Engelli İnsanı Ayıplamak Günâh mıdır?
Engelli insanı ayıplamak günâh mıdır?
İslâm, engelli birini küçümsemeyi, dalga geçmeyi, hor ve hakîr görmeyi, tepeden bakmayı yasaklamıştır. Engelli olmak kınanacak bir hâl değildir. Çünkü herkes her an engelli olmaya adaydır. İslâm inancında insânlar renginden, engelli oluşundan dolayı kınanamazlar, hor görülemezler.
Peygamberimiz (s.a.s) bir kişinin özel durumundan dolayı onunla dalga geçmek gibi olumsuz tavır gördüğünde müdâhale etmiş ve şöyle buyurmuşlardır:
“Kardeşinin derdine sevinip gülme! Sonra Allâh ona merhâmet eder seni o derde müptelâ kılar.”[1]
Kur’ân özürlülerin dışlanmalarını yasaklamış, Peygamber Efendimiz de onları râhatsız eden tutum ve davranışlar sergilenmesine karşı çıkmıştır. Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş olan Allâh Rasûlü, hiçbir engelli kimseyi hakîkat anlamıyla “kör, sağır ve dilsiz” vb. engellerle nitelememiştir.[2]
Allâh Rasûlü bırakın herhangi bir engellinin engeliyle tahkîr edilmesini, engelsiz kimselerin dâhî boyu veyâ rengi sebebiyle ayıplanmasına sessiz kalmamış; aksine bu tür tavırlara sert bir şekilde karşı çıkmıştır. Kaynakların zikrettiğine göre, ashâbın ileri gelenlerinden Abdullâh ibn-i Mes’ud (r.a.), hem çelimsiz ve ince bacaklı, hem de kısa boylu birisiydi. Bir gün, Medîne bahçelerinde, bir grup sahâbîyle otururken Hz. Peygamber, Hz. Abdullâh ibn-i Mes’ud’dan meyve getirmesini ister. Abdullâh ibn-i Mes’ud, hemen koşar ve hurma ağacına tırmanmaya başlar. Bir ara açılan zayıf ve ince bacakları, dikkatleri çektiğinden dolayı hafif bir gülüşmeye yol açar. Orada bulunanlar, onun ince bacaklarına bakarak, O’nu küçümser bir tavır takınırlar. Bu duruma fevkalade üzülen Yüce Peygamberimiz (s.a.s), onlara şu ikâzı yapma gereği duyar:
“Yarın mîzânda onun ince bacağı, Uhud Dağı’ndan ağır gelir. Mahşerde sevâbı Uhud Dağı’ndan daha ağır gelecek biri için, neden böyle gülüyorsunuz?”[3]
Rasûlullâh (s.a.s), bu sözleriyle, insânları çirkinlik-güzellik, sakatlık-sağlamlık gibi dış görünüşlerine göre değerlendirmeyi bırakıp, içlerinde taşıdıkları güzelliklerine ve inançlarına göre değerlendirmek gerektiğine işâret etmiştir. Kalıptan ziyâde, kalbîn ve düşüncenin özürlü olmamasını isteyen Peygamberimiz (s.a.s), sâdece Hz. Abdullâh ibn-i Mes’ud (r.a.) ile ilgili olarak değil, bütün insânların arkalarından, özellikle fizîkî kusûrlarının ve ayıplarının söylenmesinden ve alay edilmesinden son derece râhatsızlık duyarlardı ve bunu gıybet olarak telâkkî ederlerdi.[4]
Mü’min olan kişi engellilere aşağılayıcı ve kırıcı söz söylememelidir. Bir gün Hz. Âişe vâlidemiz Hz. Safiyye’nin boyunun kısalığına işâret edip “Ey Allâh’ın Rasûlü! Safiyye (şöyle) bir kadındır” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Öyle bir söz söyledin ki, eğer o, denize karışmış olsaydı, onu karıştırırdı”[5] diyerek Hazreti Âişe’yi uyarmıştır.
Sahâbeden Üsame (ra)’ın babası şöyle anlatmıştır: “Biz Rasûlullâh’ın peşinde namaz kılarken görme özürlü birisi bir çukura düştü. Biz de adamın hâline güldük. Bunun üzerine Rasûlullâh, -cezâ verir gibi- yeniden abdest alıp namazı tekrâr iâde etmemizi emretti.” der.[6]
Sağlıklı/engelsiz insânlar, her an kendilerinin de engelli konumuna gelebileceğini düşünmeli, kendilerini onların yerine koyarak onları daha gerçekçi bir şekilde anlamaya çalışmalıdır. Onlara sâdece acımak yeterli değildir. Herkes bir açıdan onlara yardımcı olmalıdır.
“Sizden biriniz kendisi için istediğini, kardeşi için de istemedikçe imân etmiş olamaz.”[7] hadîsi empati yoluyla insânları anlama ve ona göre muâmelede bulunma yöntemini bize öğretmektedir.[8] Bu yüzden engelliyi hor gören, itip kakan büyük günâha girmiş olur.
Geçmiş ümmetler arasında, özellikle zihinsel engellileri şeytân ve cinlerin musallat olduğu kimseler olarak gören ve bu sebeple ateşe atıp yakanlar olmuştur. İslâm ise engellilerin hakları konusunda önemli prensipler getirmiş, îmân edenlerin, çeşitli sebeple insânları küçük görme ve aşağılamalarını dahî yasaklamıştır:
“Ey îmân edenler! Bir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin; belki de o alaya aldıkları kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; belki o alaya aldıkları kendilerinden daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın; birbirinizi incitici, aşağılayıcı kötü lakaplarla çağırmayın. Bir insân îmân ettikten sonra onu fâsıklığı çağrıştıran bir isimle çağırmak ne kötü bir davranıştır ve böyle yapıp îmândan sonra fâsıklık damgası yemek de ne kötüdür. Bu tür davranışların ardından kim tevbe edip Allâh’a yönelmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.”[9]
Gıybet, bir kimsenin arkasından konuşmaktır. Halk arasında dedikodu kelimesiyle ifâde edilen gıybet, sözle olduğu gibi yazı, îmâ, işâret ve taklit gibi davranışlarla da olur. Dedikodusu yapılan söz veyâ davranış o kimsede varsa bu gıybet, o kimsede yoksa iftirâ olur. Rabbimiz gıybetin çok çirkin bir davranış olduğunu belirtmiş ve gıybet yapanların kardeşinin ölü etini yemiş gibi olacağını açıklamıştır.[10]
İğneleyici îmâ ve hareketlerin sorumluluğu büyüktür. Yüce Rabbimiz Hümeze sûresinde;
“Ayıp kusûr arayan ve göz kaş işâretleriyle alay edenlerin vay hâline”[11] buyurduktan sonra göz, kaş işâretleri, îmâlar ve taklitler ile dalga geçen kimselerin “hutame” adı verilen ateşe atılacaklarını belirtmiştir.[12]
Tüm insânlar, insân olması özelliğiyle saygındır. İnsanın saygınlığını zedeleyecek tüm davranışlardan kaçınmak Müslümanlar için görevdir. Bundan dolayı dînimiz, bir başkasıyla alay etmeyi, eğlenmeyi kesin bir şekilde yasaklamıştır. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm), bütün insânların -engelli olsun olmasın- birbirlerini küçümsememelerini, birbirlerinin hak ve hukûkunu gözetmelerini sıkı sıkıya tembihlemiştir:
“Bir kişinin kardeşini küçümsemesi kötülük olarak ona yeter.”[13]
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmâna teslîm etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyâcını gideren kimsenin Allâh da ihtiyâcını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allâh Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılardan birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusûrunu örterse, Allâh Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusûrunu örter.”[14]
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hiyânet etmez, yalan söylemez ve yardımı terketmez. Her Müslümanın, diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı harâmdır. Takvâ buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor ve hakîr görmesi yeter.”[15]
Engelli olmak, hor görülmek, itilip kakılmak, küçümsenmek sebebi değildir. Zîrâ insânlar, kendi tercîhi olmayan durumlardan dolayı aslâ kınanamazlar. Bu insânları kınamak, insânî ve ahlâkî değerlerden yoksun olmakdır.
Mısır’da bulunan eski bir eserde şu ifâdelere rastlanmıştır: “Bir körle gülüp alay etme! Bir cüceyi aşağılama! Ağır felçli bir insânın durumunu daha da zorlaştırma… Tanrı’nın yarattığı zekâ engelli bir insânla alay etme.”[16]
Engelliye Allâh’ın cezâlandırdığı kimse olarak bakılamaz. Erdemli olan insân, şekle ve görünüşe önem vermez. O, kişinin nefsini tezkiye edip etmediğine, rûhunu güzelleştirip ahlâkını mükemmel hâle getirip getirmediğine bakar.
Dipnotlar:
[1] Tirmizî, “Kıyâme” 54.
[2] Erul, Bünyamin; “I. Oturum, Konu: Engelliler İle İlgili Hadislerin Analizi”, Ülkemizde Engelliler Gerçeği ve İslâm Sempozyumu, s.67-85.
[3] İbni Sa’d, Tabakât, 3: 155.
[4] Seyyar, Ali; Yıldızlar Engel Tanımaz, Bedensel Özürlü Sahabelerin Hayâtı; s.20.
[5] Tirmizî, “Kıyâme” 51 (2502). IV. 660.
[6] Dârekutnî, es-Sünen, I, 295
[7] Buhârî, “İmân” 7 (13); Müslim, “İmân” 71.
[8] Sancaklı, Saffet, Hz. Peygamber’in Engellilere Karşı Bakış Açısının Tesbiti, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, Yıl: 2006, Sayı: 2.
[9] Hucurât: 49/11.
[10] Hucurât: 49/12.
[11] Hümeze: 104/1
[12] Hümeze: 104/4-9.
[13] Müslim, “Birr” 32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, “Edeb” 35; Tirmizî, “Birr” 18; İbni Mâce, “Zühd” 23.
[14] Buhârî, “Mezâlim” 3; Müslim, “Birr” 58.
[15] Tirmizî, “Birr” 18.
[16] Küçük, Seher; Engeller Hep Birlikte Aşılır, Şebnem Dergisi, Sayı: 160 (Haziran 2018)
Kaynak: Hasan Serhat YETER, Engellinin İlmihâli, 2022








YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!