Allah’a kulluğu hürriyet, nefse esâreti gerçek kölelik olarak yo-rumlayan tasavvufî anlayışın dînî temelleri var mıdır? Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz kısaca cevaplıyor...
“Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet ise nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır” hadisini nasıl anlamalıyız? Nefsin hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyler.
Nefisle mücadele nasıl olur? Nefse karşı nefis için veya Allah için mücadele edilirse ne olur?
Kalbin en önemli özelliklerinden birisi, hiç şüphesiz onun iç ve dış âmiller sebebiyle sürekli bir değişim ve dönüşüm içinde bulunmasıdır. Bu anlamda kalplerimizin kaymaması ve sebat etmesi için 8 esas...
Hazreti Mevlânâ insanın gizli düşmanını şöyle anlatır: “Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsâ da, Fir’avun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar! Bu sebeple birbirine düşman bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!”
Nefisle mücâdelede muvaffak olmak için zikre devam ve teslîmiyet şarttır. Nefisle cihad en büyük cihaddır. Çünkü o bitip tükenmeyen ve ardı arkası kesilmeyen ve ölünceye kadar yapılan bir mücâdeledir.
Nefse en ağır gelen şey “secde” etmektir. Şeytan da “secde” emrine karşı çıktığı için ebediyyen lânetlenmiştir. Nefisle mücâhede, secdenin çoğaltılmasıyla mümkündür. Bu sebeple ibadeti arttırmak gerekir.
Duyguları akıl, tecrübe ve vahyin ışığında uyarmak, ciddî ve meşrû işlere yönlendirmek gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani cennet böyle bir mücâhede ile kazanılabilecektir.
Nefsinle mücadelende, onun kölesi misin? Onu teşvik etmek mi, yoksa ona sert davranmak mı daha tesirli; yola gelmesinde… Kendini beğenir mi, yoksa yerer mi sürekli?
Dinimizin övüp takdir ettiği yiğit, yarışta, güreşte rakîbini yenen kimse değil, kin ve öfkeyle dolduğu zaman nefsini kötü bir söz ve davranıştan alıkoyabilendir. Bu sebeple bir hadîs-i şerîfte: “Nefisle mücâdele, düşmanla mücâdeleden daha zordur” buyurulmuştur. Bir başka hadiste ise: “En azılı düşmanın nefsindir” denilmiştir (bk. Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, I, 143).