Selmân-ı Pâk -radıyallâhu anh-; âlim, zâhid, dünyaya değer vermeyen, lüks ve israftan uzak duran, alçak gönüllü, güzel ahlâklı, parlak zekâya sahip, kahraman ve fedâkâr bir sahâbî idi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e husûsî bir yakınlığı vardı. Peygamber Efendimiz zamanında fetvâ veren sahâbîlerden biriydi. Hayatı boyunca İslâm’ı bulmak ve onu insanlara öğretmekle meşgul olmuştur. Fârisîlerin ilk müslüman olanıdır.[1]
Hak dostu ârif kullar, nefislerine karşı dâimâ teyakkuz hâlinde bulunmuş, en ufak bir gurur, kibir ve enâniyet durumunda derhâl kendi nefislerine haddini bildirmişlerdir.
İnsanı Hakkʼa vuslat yolunda en çok geri bırakan da, nefsânî arzuları sebebiyle üzerine aldığı bu nevî fazla yüklerdir. Bu yüklerin altında ezilmiş bir ruhla mânevî mesâfeler kat edilemez.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatının en önemli boyutu, ümmetin geleceği endişesi idi. O Efendiler Efendisi, onlarca, hattâ yüzlerce sahâbîsini bir mânâda ümmetin gelecek îmârını gerçekleştirmek için hazırlamıştı.
Şunu aslâ unutmamak gerekir ki hiçbir meşrû gayeye, gayr-i meşrû bir yoldan gidilemez. Bu yüzden, ulvî bir gayeye hizmet etme iddiâsıyla Allâh’ın yasaklarını mübah sayanlara aslâ itaat ve teslîmiyet gösterilemez. Zira bu bir itaat değil, isyandır. Halkın hercümerç olmasına, toplumun fitne-fesâda düşmesine sebeptir.
Ashâb-ı kirâm hac ve umreye çok ehemmiyet verir, Kâbe’yi tavâf edebilmek için can atar ve bu ulvî ibadetleri hiç terk etmezlerdi. O mübârek beldelerin rûhânî havasını doya doya teneffüs eder, Harameyn’e nüzûl eden mânevî gıdâlarla ruhlarını doyururlardı.
Ashâb-ı kirâm, dinlerini muhafaza edebilmek ve Mekke müşriklerinin zulmünden kurtulmak için vatanlarını, evlâtlarını ve mallarını terk ederek uzak diyarlara hicret ettiler.
Nebevî terbiye ile yetişen sahâbe-i kirâmın hayat tarzı bizler için eşsiz bir numûnedir. Onların âhiret yurdunu özleyişleri ve şehîd olma iştiyakları dillere destandır.
Kalpte, Allah için buğz etme hassâsiyeti kaybolursa, gayr-i müslimlerin nefsânî hayat tarzını taklit neticesinde yavaş yavaş aradaki farklar ortadan kalkmaya başlar. Îmânı bir halat kabul edersek, Allah için muhâlefet hissi zayıflayınca, halatın liflerinin tek tek kopmaya başlayacağı muhakkaktır.
Hazret-i Ömer Efendimiz bu üç soruya cevap vermeden bir şahsın tanınamayacağını söylüyor.