İslam'ın ilk döneminde kafirler, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) nazarında gördükleri ve vicdânen kabul ettikleri hakîkat karşısında nefsaniyetlerine tabi oldukları için İslam'ı reddetmişlerdi.
Kibir ve ucub târihi, İblisten başlayarak Nemrudlar, Fir’avunlar, Kârûnlar ve Ebû Cehiller gibi nice ahmakların âleme ibret olan âkıbetlerini sergilemektedir. Bu zavallılar silsilesi, sayıya gelmeyecek kadar uzundur.
Onlar, aklın, rûhun ve nefsin ulaşabileceği son noktaya ulaştılar. Nefs-i emmârenin şerrinden kurtulup nefs-i kâmileye nâil oldular. Nefislerini sorgulayan insanlar hâline geldiler. Nefsânî arzularını körelttiler, fıtrattan gelen ulvî istîdatlarını tekâmül ettirerek “Hakk’a vuslat” yolunda mesâfe aldılar. Vahşî, bedevî insanlar, melekler misâli latîf bir hâle büründüler.
Dünya, imtihan gereği iyinin ve kötünün bir nevi savaş alanıdır. Herkes davranışına göre imtihanı ya kazanmakta veya kaybetmektedir. İmtihan kolay değildir. Neticesi ya ebedi saadet veya ebedi felakettir.
Hayatta her şeye nefsâniyet penceresinden bakmaya karar verip kendini o yönde şartlandıran biri, dâimâ kabukta takılı kalır, hiçbir şeyin özüne ve hakîkatine nüfûz edemez.
Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi'nin baştacı olan Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi'nin lisanından hareketle Allah'ın alemlere tebliğ vazifesiyle gönderdiği bir rivayette 124 bin olan, Kur'an-ı Kerim'de -alimlerin genel kabulünden hareketle- adı geçen 25 nebiden ikisinin çektiği çileler...
Fahr-i Kâinât Efendimizʼi Hazret-i EbûBekir de gördü Ebû Cehil de. Fakat göz, gönle bir gözlük mesâbesindedir ve asıl gören; gönüldür.