MEKKE’NİN FETHİ TARİHİ

Medîneli müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ne göre sulhun müddeti on yıl idi. Ancak müşrikler, her geçen gün İslâm’ın bütün Arabistan’a yayılmasından rahatsız oluyorlardı. Bunun içindir ki, yavaş yavaş sulh maddelerini ihlâl etmeye başladılar. Zaman geçtikçe de sulh maddelerine karşı saygısızlık ve cür’etlerini iyice artırdılar. Hudeybiye Antlaşması’nın üzerinden 17-18 ay kadar bir zaman geçmişti ki, kendilerine bağlı bulunan Benî Bekir kabîlesini kışkırtarak, müslüman olan Huzâalıların üzerine saldırttılar. Kendi içlerinden bâzıları da bu âdî cinâyete iştirâk ettiler.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bağlı olan Huzâa kabîlesi, baskına uğradıklarında namazda idiler. Hunharca bir katliâmla kimi secdede, kimi rükûda, kimi kıyâmda iken şehîd edildiler. Hattâ Harem’e sığındıkları hâlde, Kureyş ve Benî Bekirliler oranın haramlığını ihlâl ederek katliâma devâm ettiler. Durum, derhâl Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirildi.

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, kendisine bu acı haberi getiren Amr bin Sâlim -radıyallâhu anh-’ı dinlerken mübârek gözlerinden süzülen inci tâneleri gibi gözyaşları, gül yanaklarını ıslatıyordu. Peygamberler Sultânı Efendimiz son derece mahzûn olmuştu. Gönlü yaralı sahâbîsi Amr bin Sâlim’e tesellî sadedinde:

“–Sen yardım olundun ey Amr!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 12; Vâkıdî, II, 784-785)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her şeye rağmen müşriklerle aralarında yapılmış olan muâhedeyi hesâba katarak Huzâalılara yapılan baskın sebebiyle Mekkelilere önce bir elçi gönderdi. Çünkü onlar Hudeybiye Muâhedesi’ni çok ağır bir şekilde ihlâl etmişlerdi. Buna göre, ya öldürülen Huzâalıların diyetlerini vermeli, ya Benî Bekir kabîlesini himâyeden vazgeçmeli, ya da bu iki teklîfi de kabûl etmedikleri takdirde Hudeybiye Muâhedesi’ni geçersiz saymalı idiler.

Gözlerini kan ve kin bürümüş olan cânî müşrikler, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teblîğ ettiği bu üç tekliften son maddeyi, yâni muâhedeyi resmen bozmayı kabûl ettiler. Oysa bu, müslümanları Mekke Fethi’ne dâvet demekti.

Sonradan müşriklerin akılları başlarına geldi ise de, iş işten geçmiş, muâhede iki taraflı olarak feshedilmişti. Durumu düzeltmek için Kureyş’in reisi Ebû Süfyân, çâresiz ve bin pişman olarak Medîne yollarına düştü. Onun sulhu yenilemek maksadıyla Mekke’den çıktığını, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vahy-i ilâhî ile o anda ashâbına bildirdi. Zâten vâkî olan baskın cinâyetiyle mâtem ve hüzün havasının iyice gerginleştirdiği Medîne’de, hiç kimse Ebû Süfyân’a yüz vermedi. Öyle ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevcelerinden Ümmü Habîbe, Ebû Süfyân’ın kızı olduğu hâlde, evine kadar gelen babasının oturmak istediği minderi dahî altından çekip aldı. Ebû Süfyân şaşırdı. Hayretle:

“–Kızım, minderi mi bana, beni mi mindere lâyık görmedin?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sevgisinde fânî olan Ümmü Habîbe vâlidemiz, şöyle cevap verdi:

“–Bu minder, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âittir. Bunun için sen necis bir müşrik olarak ona oturmaya aslâ lâyık değilsin!”

Ebû Süfyân işittiği bu cevap karşısında donup kaldı:

“–Kızım, sen bizden ayrılalı bir acâip olmuşsun!” dedi.

Fakat Ümmü Habîbe:

“–Hayır, Allâh beni İslâm ile şereflendirdi.” diyerek îmânın her şeyin üzerinde olan ulvî değerini hatırlattı. (İbn-i Hişâm, IV, 12-13)

Başta Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olmak üzere bütün ashâbın takındığı bu tavır karşısında çâresiz bir şekilde Mekke’ye dönmek zorunda kalan Ebû Süfyân, etrâfını çeviren Mekkelilere sulhun mümkün olmadığını aktarırken şaşkınlığını gizleyemiyor:

“–Ben, kalpleri tek bir kalp üzere olan bir kavmin yanından geliyorum. Vallâhi, onlardan fayda umduğum küçük-büyük, kadın-erkek herkesle konuştum, ancak bir netîce alamadım!” diyordu. (Abdürrezzâk, V, 375)

Bu arada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sefer hazırlığı için emir buyurdular. Yakın kabîleleri Medîne’ye çağırırken, uzaktakileri ise yerlerinde bekleyip orduya yolda iştirâk etmelerini irâde buyurdular. Son derece gizli bir şekilde hareket ediliyordu. Düşmanın, Medîne’deki bu hummâlı faâliyetten şüphelenmemesi için de, Sûriye taraflarına bir müfreze gönderen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her tarafı sıkı bir kontrol altına almıştı. Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla büyük fethi kansız bir şekilde netîcelendirmek arzusunda ısrarlı idiler. Bunun için birçok stratejik tedbirler almışlardı:

Öncelikle, ashâbına sefer için hazırlanmalarını emrettiği hâlde, nereye gidileceğini gizli tutarak niyetini açıklamadı. Hattâ en yakın dostu ve sırdaşı Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bile Mekke’ye gidileceğini anlamamış, kızı ve Rasûlullâh’ın zevcesi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya seferin nereye olacağını sormuştu. O da:

“−Bilmiyorum. Belki Benî Süleymlere belki Sakîflere belki de Hevâzinlere gitmek istiyor olabilir!” demişti. (İbn-i Hişâm, IV, 14)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yine Mekkelilerin herhangi bir savaş hazırlığı yapmamaları ve sulh yoluyla fethin gerçekleşebilmesi için yolları tutturmuş, Mekke’ye hiçbir haber ve câsusun gitmesine imkân vermemiş ve şöyle duâ etmiştir:

“Allâh’ım! Yurtlarına ansızın varıncaya kadar, Kureyşlilerin câsus ve habercilerini tut, onları görmez ve işitmez kıl. Kureyşlilerin gözlerini bağla ki, beni birdenbire karşılarında bulsunlar.” (İbn-i Hişâm, IV, 14)

Peygamber Efendimiz Medîne’den hareket ettiğinde de, yine Kureyşlileri şaşırtmak için aksi istikâmetteki müttefik kabîlelere uğramış, dâire biçiminde bir yol tâkip ederek hedefinin ne olduğuna dâir belirsizliği iyice artırmıştır. Mekke yakınlarına varınca her askerin ayrı bir ateş yakarak psikolojik tesir ile sayının çok zannedilmesini temin etmesi de bu maksatladır.

Yine aynı maksatla, mîkat yeri olan Zülhuleyfe’de ihrâma girmeyerek seferin yönü husûsundaki gizliliği devâm ettirmiştir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- güç ve kuvveti elde ettikten sonra, bu gücü insanları öldürüp ülkelerini fethetmek için değil, onların gönüllerini Allâh’a açmak, gerçek saâdete, yâni hidâyete kavuşmalarını sağlamak için kullanmıştır. Zîrâ O, âlemlere rahmet ve hidâyet olarak gönderilen bir “Rahmet Peygamberi” idi.

Allâh Teâlâ müslümanların savaş ve barış husûsundaki bu anlayışlarını, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyurmaktadır:

“Mü’minlere yeryüzünde bir iktidar verdiğimizde, onlar namazı dosdoğru kılarlar, zekâtlarını verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti de yalnız Allâh’a âittir.” (el-Hac, 41)

Bütün ashâb-ı kirâm hazarâtı, bu gizliliğe riâyet ederken, Bedir gâzîlerinden Hâtıb bin Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bir kadınla da göndermişti. Bundan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vahiyle haberi oldu ve kadının yerini söyleyerek Hazret-i Ali, Zübeyr ve Mikdâd -radıyallâhu anhüm ecmaîn-’i, o kadını yakalayıp getirmekle vazîfelendirdi. Kadın, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in işâret buyurduğu yerde yakalandı. Üzerindeki mektup alınıp Rasûlullâh’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:

“Ey Kureyş! Allâh’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allâh’a yemin ederim ki, Rasûlullâh üzerinize tek başına da gelse Allâh, O’nu size gâlip kılacak, vaadini yerine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 278)

Aslında bu ifâdeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp sordu:

“–Ey Hâtıb! Bunu niye yaptın?”

Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:

“–Yâ Rasûlallâh! Yanınızda bulunan Muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koruyacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnettarlık kazanarak, âilemi, çoluk-çocuğumu korumak istedim. Yoksa vallâhi ben onların câsusu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. Müslüman olduktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallâhi benim Allâh ve Rasûlü’ne olan îmânım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi.

Bunun üzerine merhamet ummânı olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti.” buyurdu ve onu affetti.

Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hazret-i Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir Harbi’ne katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:

“−Ama o Bedir Seferi’ne katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allâh Teâlâ Hazretleri Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret ettim!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî, 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 161)

Bununla birlikte Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o sırada nâzil olan şu âyet-i kerîmeler muvâcehesinde, Allâh’ın düşmanlarıyla dostluk yapılmaması gerektiği husûsunu, başta Hâtıb olmak üzere, bütün ashâb-ı kirâma teblîğ buyurdular:

“Ey îmân edenler! Eğer Ben’im yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, Ben’im de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizlice muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin! Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. (Onlar) Rabbiniz Allâh’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i de sizi de yurdunuzdan çıkardılar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse), doğru yoldan sapmış olur.

(Biliniz ki) şâyet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zâten (onlar, hiç şüphesiz sizin îmandan vazgeçip de) inkâr etmenizi istemektedirler. (Yine biliniz ki) kıyâmet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermez. Çünkü Allâh, aranızı ayırır. Allâh yaptıklarınızı görendir.” (el-Mümtehine, 1-3)

Bu âyet-i kerîmelerle, müslümanların çoluk-çocuk, mal-mülk gibi sebeplerle kâfirlerle dostluk kurmaları yasaklanmıştır. Nitekim Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Kenan, îmân etmeyenler arasında bulunduğu için helâk olmuştur. Aynı şekilde Lût -aleyhisselâm-’ın karısı da fâsıklarla ihtilât ettiği için fâsıklaşmış ve kahr-ı ilâhîye dûçâr olmuştur. Dolayısıyla onların, bir peygamberle olan cismânî yakınlıkları, hiçbir kıymet ifâde etmemiştir.

***

Hicretin sekizinci yılında Ramazan Ayı’nın onuncu günü Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, on bin kişilik muazzam îmân ordusuyla Medîne’den ayrıldılar. Cihâd üzere olduklarından yolda iftar ettiler. Ashâba da böyle emir buyurdular.

Cuhfe denilen mevkîye vardıklarında Hazret-i Abbâs ile karşılaşıldı. Daha evvel müslüman olmuş bulunan Abbâs -radıyallâhu anh-, bunu gizleyerek Mekke’de kalmış, oradan Kureyş’in durumunu her zaman Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rapor etmişti. Mekke-i Mükerreme’de kalmasının bir sebebi de, uhdesinde bulunan hacılara su dağıtma vazîfesini îfâ etmesiydi. Nihâyet vaktin geldiğini düşünerek, o da hicret etmek için ehl ü ıyâli ile birlikte yola çıkmıştı. Buna çok sevinen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ben peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi, sen de Muhâcirlerin sonuncusu oldun!..” buyurdular. (Ali el-Müttakî, XI, 699/33387)

Mekke Fethi’ne doğru yapılan bu muhteşem yolculuk esnâsında bütün bir beşeriyete ibret olacak muazzam bir tablo sergilendi. Bu, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzının bir eseriydi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ordusu sel gibi akıyordu. Arabistan’ın dört bir tarafından yeni müslüman olmuş kabîleler kâfile kâfile İslâm ordusuna iltihâk ediyorlardı. Deyim yerindeyse bir mahşer ortamı yaşanıyordu. Âlemlerin Efendisi bu muhteşem ordusuyla Arc mevkiinden hareket edip Talub’a doğru yol alırken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir kelp gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu kelp ve yavrularının başına nöbetçi dikti. Anne kelbin ve yavrularının, fetih coşkusu içinde geçen İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundu.

Bu ne müthiş bir manzaradır! Acabâ beşer târihi böyle bir merhamet tablosuna daha önce hiç şâhid olmuş mudur?

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’nin Fethi gibi târihî açıdan mühim bir dönüm noktası olan büyük bir hâdise esnâsında dahî belki teferruat sayılabilecek en ince bir mesele ile meşgûl olmuş, kendisini bir anne kelb ve yavrularından mes’ûl hissetmiştir. Dolayısıyla bu hâdiseden alacağımız diğer bir ders de, idârî mevkîlere sâhip kimselerin de, en ince teferruâtına kadar her şeyden mes’ûl olduklarının idrâki içinde bulunmaları ve muhtemel hâdiselere karşı dâimâ teyakkuz hâlinde olmalarıdır.

***

O sırada Mekkeliler, olan bitenden habersizdi. İslâm ordusunun, beldelerine bir konaklık mesâfedeki Merru’z-Zahrân Vâdisi’ne yerleştiğini öğrenip Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in emriyle her birliğin ayrı ayrı ateş yakmasıyla oluşan ihtişamlı manzarayı gördüklerinde dehşete kapıldılar. Akılları başlarından gitti.

Ebû Süfyân, yandaşları olan Hakîm bin Hizâm ve Büdeyl’i yanına alarak merakla etrâfı kolaçan etmek için Mekke’den çıkmıştı. İslâm askerlerinin yakmış olduğu binlerce ateşi görünce şaşırdılar. Onların hangi kavim ve kabîleye âit olduğunu tahmin etmeye çalıştılar. Fakat oraya konaklayanların Peygamber Efendimiz ve ashâbı olabileceği ihtimâli hiç akıllarına gelmedi. Mekke, çepeçevre kıskaca alınmış olduğundan, Ebû Süfyân ve yanındakiler çok geçmeden yakalanıp Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e getirildiler.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Ebû Süfyân’ın öldürülmesi için Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında dolaşırken, amcası Abbâs -radıyallâhu anh- da onun affedilmesini taleb ediyordu. Eşsiz siyâsî dehâsı ile muhteşem bir harp taktiği uygulayan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, amcasına hitâb ederek:

“–Ebû Süfyân’ı al, ordunun geçit yerine götür! İslâm ordusunun ihtişâmını seyrettir!” buyurdu.

Bu, Kureyş’in reisi olan Ebû Süfyân’ı, müşriklerin müslümanlara karşı boş yere çaba göstermesini engelleyecek bir hâlet-i rûhiyeye hazırlamak demekti. Böylece müşrikler, mukâvemet göstermeyince, kan dökülmesi de önlenmiş olacaktı.

Hazret-i Abbâs -radıyallâhu anh-, Ebû Süfyân’ı alarak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in işâret buyurduğu geçide götürdü. O sırada İslâm ordusu hareket etmiş, birlikler hâlinde ilerliyordu. Her kâfilenin îmanlı yüreklerinden taşan اَللهُ أَكْبَرُ sadâları Arş’a kadar yükseliyordu.

Ebû Süfyân’ın bu manzara karşısında gözleri kamaştı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in birliği geçerken de dehşet ve hayretini gizleyemeyerek:

“–Ey Abbâs! Kardeşinin oğlu, saltanatını ne kadar da büyütmüş!..” dedi.

Abbâs -radıyallâhu anh- müdâhale etti:

“–Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir...” dedi.

Ebû Süfyân da:

“−Evet, evet!” diyerek doğruladı. (Buhârî, Meğâzî, 48; Heysemî, VI, 164; İbn-i Sa’d, II, 135; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 242)

Sonra oradan ayrılarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına geldiler. Âlemlerin Efendisi sordular:

“–Ey Ebû Süfyân! Hâlâ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ diyeceğin vakit gelmedi mi?”

Ebû Süfyân, biraz düşündükten sonra kelime-i tevhîdi söyledi. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i tasdîk cümlesini telaffuz etmemişti. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tekrar sordular:

“–Benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu söyleyeceğin vakit gelmedi mi?”

Ebû Süfyân, bu suâle cevap vermek için biraz mühlet istediyse de, Hazret-i Abbâs’ın îkâzıyla kelime-i şehâdeti bütünüyle telaffuz etti. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu taltîf ve kalbini İslâm’a ısındırma sadedinde Mekke halkının emniyette olacağı yerleri sayarken, Ebû Süfyân’ın evini de zikrederek şöyle buyurdular:

“Kim ki Mescid-i Harâm’a girerse emniyettedir. Kim ki evinden dışarı çıkmazsa emniyettedir. Kim ki Ebû Süfyân’ın evine sığınırsa o da emniyettedir!” (Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3021-3022; Heysemî, VI, 164-166; İbn-i Hişâm, IV, 22)

Serbest bırakılan Ebû Süfyân Mekke’ye dönerken Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbına son hitâbını îrâd buyuruyordu:

“Size karşı herhangi bir saldırı vâkî olmadıkça, hiç kimseye kılıç çekmeyiniz!” (İbn-i Hişâm, IV, 28)

Bundan sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dört kola ayırdığı İslâm ordusuna hareket emrini verdi. Böylece Mekke, dört bir taraftan yankılanan tekbîr sesleriyle doldu.

Sekiz yıl evvel iki deve ve üç kişi ile Mekke’den mahzun bir şekilde ayrılan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bugün Allâh’ın lutfu ile on bin kişilik muazzam ve muhteşem bir kuvvetle mübârek beldeye giriyordu. O gün yurdundan çıkarılmış mazlum bir ferd, bugün yurdunu fetheden muzaffer bir fâtihti. Fakat O, bununla aslâ gurûra kapılmayarak devesinin boynu üzerinde secde eder bir vaziyette, yâni bu nîmeti lutfeden Allâh’a şükür hâlinde Mekke’ye giriyordu. Başını Allâh Teâlâ’ya karşı tevâzû ile o derece eğmişti ki, sakalının uçları neredeyse devenin semerine değmekteydi. O esnâda devamlı olarak:

«Ey Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır!» diyordu. (Vâkıdî, II, 824; Buhârî, Rikâk, 1)

Nebevî ahlâk ile ahlâklanmış olan ashâb-ı kirâmın hâli de Allâh Rasûlü’nün hâlinden pek farklı değildi.

İslâm ordusu hemen hemen hiçbir mukâvemetle karşılaşmadı. Bu hususta Ebû Süfyân’a tatbîk edilen taktik bereketiyle, onun, Mekkelilerin müslümanlara karşı koymamaları için gayret etmesi hayli netîce vermiş, kimse muazzam İslâm ordusuna karşı çıkmaya cesâret edememişti. Yalnız Hâlid bin Velîd’in Mekke’ye girdiği yerde ufak bir çatışma olmuş, o da çabuk yatıştırılmıştı.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Fetih Sûresi’ni okuyarak ashâb-ı kirâmla birlikte Kâbe-i Muazzama’ya yöneldi. Devesinden inmeden Kâbe’yi tavâf ettikten sonra:

“…Hak geldi, bâtıl yok oldu!..” (el-İsrâ, 81) âyet-i kerîmesini tilâvet buyurarak elindeki değnekle Kâbe’deki putları bizzat devirmeye başladı. (Buhârî, Meğâzî, 48; Müslim, Cihâd, 87; Vâkıdî, II, 831-832)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Beytullâh’ta tasvirler görünce, içeri girmedi. Önce onların imhâ edilmesini emretti. Sahâbîler derhâl emri yerine getirdiler.

İçeride Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl -aleyhimesselâm-’ın ellerinde fal okları bulunur vaziyetteki sûretlerini gördüğünde Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurdu:

“Allâh, bu sûretleri yapan müşriklerin canını alsın. Vallâhi bu peygamberler asla oklarla kısmet aramadılar. (Bilâkis bundan nehyettiler.)” (Buhârî, Enbiyâ 8, Hacc 54, Meğâzî 48)

Büyük Hak dostu Mevlânâ -kuddise sirruh-, bir ömür boyu akla hayâle gelmedik çileleri göğüsleyerek putları kıran Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ne kadar minnettâr olmamız gerektiğini şöyle ifâde buyurur:

“Ey bugün müslüman bulunan kimse! Eğer Hazret-i Ahmed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın sa’y ü gayreti ve putları kırdırmak husûsundaki himmeti olmasaydı, şimdi sen de ecdâdın gibi putlara tapardın.”

Müslümanlar, Mekke’yi fethettikleri gün, sabaha kadar tekbîr ve tehlîl getirdiler, devamlı olarak Kâbe’yi tavâf ettiler. Bunu gören Ebû Süfyân, zevcesi Hind’e:

“–Sen bunun Allâh’tan olduğu kanaatinde misin?” diye sordu.

Hind:

“–Evet! Bu, Allâh tarafından olan bir iştir!” dedi.

Ertesi gün Ebû Süfyân, erkenden Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Allâh Rasûlü ona akşam hanımıyla arasında cereyân eden konuşmayı nakletti.

Ebû Süfyân:

“–Şehâdet ederim ki, Sen Allâh’ın Rasûlü’sün! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, bu sözümü Allâh ile Hind’den başkası işitmemiştir!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 296)

Fetihten sonra Mekkeliler çocuklarını Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürüyor, O da onların başlarını sıvazlıyor ve kendilerine duâ ediyordu. (Ahmed, IV, 32)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafa-1, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle