Şeriatın Hakikati: Kulluğun Nuru, Ahlâkın Zirvesi

İlâhî nizamın zâhir ve bâtın boyutunu birleştiren şeriat, kulluğun özünü ve manevî terakkinin yolunu gösterir.

Şeriat-ı Ahmediyye Allah Teâlâ tarafından insanlığa verilmiş olan nizamların en mükemmel ve muhteşemidir. İslam dininin en yüksek ahlâkî boyutunu temsil etmektedir. Rabbimizin iradesine teslimiyeti sembolize eden şeriat, bütün kulluk ameliyesinin temelini teşkil eder. Dinin bütün bâtınî zenginliği onda yatar. İçsel huzur ve uyumun anahtarıdır. Şeriat günlük ekmeğimiz, tasavvuf ise onun hazmedilmesidir. Şeriata ittiba; elest bezminde yaptığımız sözleşmenin şartlarını ve kulluk sorumluluğunu yerine getirmektir; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” “Evet, muhakkak ki öylesin!” (A’raf,172).

DUÂNIN ADABINA GİRİŞ: TEVAZU VE HAMD İLE BAŞLAMAK

Şeriatta en önemli hikmet şudur: Cenab-ı Allah’a tam teslimiyet olmadan manevî terakki olmaz.  Halik-ı Azîm’imize karşı muhabbetimizi göstermemizin, sonsuz itaat şevkiyle ve ihlâsla şeriatına tabi olmaktan daha güzel bir yolu yoktur. Nifârî Hazretlerinin ifadesiyle; “Allah’ın sana sarılmanı tavsiye ettiği ip (Âl-i İmran, 103) bir vesiledir ve o şeriattır. Vesilelerin en kavîsi ve en gerçeği odur. Kara ve denizin karanlıklarında (En’âm,97) kişiye yolunu gösterecek olan nur, O’nun elindedir.”

Sultan Veled’in Farsça ‘Aşknâme’ şiirine Hasan Halid el-Mevlevi’nin yazdığı şerhi; şeriat üzere yapabilecek en derin, en kapsamlı tefekkürü dikkatimize sunmuştur: “Din, şeriat lisanında ilâhî bir hükümdür ki akıl sahibi insanı kendi iradesiyle bizzat hayırlı olan şeye sevk eder. Namaz, zekât, oruç, hac ve İslam’ın diğer farzı olan aşk! İbadetleri yaparken çekilen meşakkatler, zekât gibi şeriatin emrettiği vergiler, ‘aşk aynasının cilasıdır’. Hazreti Aşk ister ki bunlarla müminlerin kalp ayineleri parlarsın, tâ ki onda âşık ve maşuk yüzünden kendi kemâlatını müşahede edebilsin.”

İslam’a özgü olan bir hikmet vardır ki; huşunun, hayretin, muhabbetin en üst derecesi, semavî kanunun sınırları içinde yaşanır. Esasen, dinin terbiyesi altına ne kadar girersek nurun zirvesine o kadar çıkarız.  Alınan terbiyenin derecesi ne kadar yüksekse, ilahî varlığın tecellilerini  müşahede de o kadar büyük olur. Kur’an-ı Kerîm’de bildirildiği gibi; “Allah’ın kalbini İslam’a açtığı kimse Rabbinden bir nur üzeredir.” (Zümer, 22)

İslam’da yüce ahlâk, mânen sarhoş olup kendinden geçme ile kazanılmaz. Ancak Allah’a kulluk ve hizmetten, emirlerine itaatten en büyük lezzeti alanlar bu mertebeye ulaşabilir. Bu tutum, bu itaat etmekten alınan neşe Allah dostlarını, velilerini sıradan bir insandan ayıran şeydir. Allah Teâlâ buyurur ki; “Müminler öyle kimselerdir ki Allah'ın adı anıldığında kalpleri titrer ve Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellilerini gördüklerinde ise imanları kuvvetlenir.” (Enfal, 2)

RESÛLULLAH’IN ÖĞRETTİĞİ BAŞLANGIÇ: ALLAH’I SENA VE SALAVÂT

İlahî hükümler ümmet-i Muhammed’in fertleri için bir mirac ve işraktir. Çünkü bu hükümler Allah’ın nuruyla donanmıştır. İlahî emirlerin aynı ezelî cevherden kaynaklandığını görürüz, zira onlar Allah’ın arzusudur ve Seyyidü’l Mürselin Habibullah tarafından insanlığa sunulmuştur. O aleyh-is-salât-ü-vesselâm getirdiğinden ayrı değildir. Kendisiyle gönderilen şeriatı; azîm ahlâkı, sözleri ve bütün tatbikatlarıyla kuvvetlendirmiş ve sağlamlaştırmıştır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz aleyhis-salât-ü-ves-selâm güzel ahlâkı itmam etmiş ve şeriatın sultanı olmuştur. Sevgili Efendimiz bütün irşad makamlarının sahibidir. Bir hadis-i şerifte; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” buyurmuştur. Ahlâkın kendinde tamamlanmış olduğunu söylemek değil, ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini anlatmaktadır.

İslam dini ile Yüce Rabbimiz vahyi tamamlamış ve mutlak hakîkat dinini tesis etmiştir. Bu, “sırat-ı müstakim”dir, mutlak doğru yoldur, kemal-i mutlak tarîkıdır, Allah’ın isim ve sıfatlarına ulaştıran ezelî istikamettir. O, “tarikat-ı Muhammedî”dir ve Efendimiz’in “ahlâk-ı Muhammedî”sini temsil eder.

Peygamber Efendimiz aleyhis-salât-ü-ves-selâm kâmil bir din getirdi, zâhirî ve batınî âyetleri birleştirdi, dünyevî ve uhrevî hakikatleri cem etti. Böylelikle varlığın birliğine vesile olan zâhirî ve bâtınî ilim arasında mükemmel bir denge geliştiridi ve manevî hayatın nihaî şekilde başarılması için bütün kapılar sonuna kadar açıldı.

Yusuf Ali tefsirinde şöyle der; “Hz. Peygamber bütün insanlık için güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildi. Kur'ân, Hakk'ın vahyinin en son noktası ve sonudur. Kendisinden önceki kutsî metinleri tasdik eder, hataları düzeltir ve Cenab-ı Hakk'a doğru ibadet etmek, doğru kulluk etmek isteyenler için bütün konuları tüm detaylarıyla açıklar.”

DİLİMİZİ TEMİZLEYEN DUA ÜSLUBU: ÖNCE HAMD, SONRA TALEP

Rasûlullah Efendimiz aleyhis-salât-ü-ves-selâm müminlere miraç hediyesini, secde hazinesini, Fatiha-i şerif anahtarını, teheccüd hazinesini, teslimiyet erdemini, esmaü’l hüsna hazinesini, sünnet-i seniyyeyi ve Allah’tan en yüce lütuf olan “ahlâk-ı Muhammedî” ile ahlâklanma şerefini bahşetmiştir. Bunlar İslam’ın nurudur ve ümmet-i Muhammed bundan istifade eder. Bu güzellik, mübarek Mevlid Kandili, Regaib Kandili, Miraç Kandili, Berat Kandili, Kadir Gecesi gibi mübarek gecelerde haşmetiyle parıldar. Bu geceler, Cenab-ı Allah’tan ümmet-i Muhammed'e; huzura, saadete, selamete ve ebedî mutluluğa ulaştıran birer davettirler.

Efendimiz Muhammed aleyhis-salât-ü-ves-selâm dışında hiç kimse şeriat sevgisini ve kulluğun güzelliğini bu kadar mükemmel ifade etmemiştir. Onun muhteşem halleri ve güzel ahlâkı olmasaydı dinî kurallar mekanik bir rutinden başka bir şey olmazdı. O, ilahî emirleri sevgili ümmetine olan katıksız muhabbetle yerine getirdi.

Peygamberler ve evliyalar şeriatla saf ruhlarını doyurmaktan başka bir şey yapmadılar. İbadetleri esnasında sürekli ilâhî zevki, en yüksek muhabbeti, saf coşkuyu, huşûyu, hayranlığı, şaşkınlığı, imrenmeyi hissettiler. Bu duygular onları ebedî cemâl ve kemâl âlemlerine götürüyordu. İlâhî zevk Cenâb-ı Hakk’ın sevdiklerinin, evliyaların, âşıkların yüce hâlidir. Rablerine teslîmiyetten, ibadetten, hizmet etmekten, tefekkür, fedakârlık, itaat, secde ve cihaddan zevk alırlar.

Susuzluğumuz ve ihtiyaçlarımız şeriat ile fazlasıyla karşılanır. Farkında olsak da olmasak da hac, namaz, zekât, oruç aslında insanın en çok özlediği şeylerdir. İbadetin ötesindeki ibadeti aramalıyız. Orucun, namazın, haccın, zekâtın ruhuna ermeliyiz ki beş şartın amaç değil; araç olduğunun farkına varabilelim.

Mabud ile âbid arasındaki ilahî sohbet namazın özüdür. Ölmeden önce ölmek, bedenden ve ruhtan geçmek haccın ruhudur. Fedakârlık, başkaları için yaşama sanatı, verme sanatı zekâtın kalbidir. Nefsini dünyevî her şeyden sıyırıp Allah’a yönelmek, Hâlik’ımızın sonsuz lütuf ve nimetlerinin farkında olmak orucun anlamıdır.

İhlaslı kullar ibadet ederken Rablerine yalvardıklarında kendilerini unuturlar. Dua esnasında adeta benlikleri ölür. Sadaka verdiklerinde kendileri iflas edecek derecede her şeylerini verirler. Secdeye vardıklarında fenayı yaşar, kendi varlıklarından geçerler. Hacca gittiklerinde ölmeden evvel ölürler. Oruçta kalpleriyle ve akıllarıyla oruç tutarlar, iftarı ise öldüklerinde açarlar. Namazda mahlûkat âleminin sınırlarını, ‘sidretü’l-müntehayı’ aşarlar.

Kaynak: Rabia Brodbeck, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478

İslam ve İhsan

ŞERİATSIZ İSLAM OLUR MU?

Şeriatsız İslam Olur mu?

ŞERÎATİN ÜÇ KISMI VARDIR

Şerîatin Üç Kısmı Vardır

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle