Ramazan’da Bir Günü Nasıl Değerlendirmeliyiz?

Abdullah Sert Hocaefendi, Ramazan ayını bir gönül inşasına dönüştürmek için sahurdan iftara tefekkür, imsak şuuru ve nefis muhasebesine dair önemli ölçüler sunuyor.

Abdullah Sert Hocaefendi, bu hasbihalinde Ramazan’ı sadece bir aç kalma süreci değil, sahurdan iftara bir "tefekkürî ibadet" iklimi olarak tarif ediyor. İmsakın; eli, dili, gözü ve öfkeyi tutmak olduğunu hatırlatarak, bu mübarek zaman diliminin ailece yaşanan manevi bir sofraya dönüşmesi gerektiğini vurguluyor. Kur’ân’ın hayatı inşa eden ölçüleriyle buluşmayı, infak ile ümmet şuurunu kuşanmayı ve her akşamın sonunda samimi bir nefis muhasebesi yapmayı, Ramazan bereketinin asıl anahtarı olarak sunuyor.

RAMAZAN-I ŞERİF’TE BİR DERVİŞİN 24 SAATİ NASIL OLMALI?

Ramazan’da bugünü nasıl değerlendireceğiz? Malum, tabii bütün ibadetlerin önemli rükünlerinden birisi de vakittir. Zekâtta vakit var, hacda vakit var, namazda vakit var; oruçta da vakit var. Tabii oruç sahurla başlıyor. Gerçekten ben biraz da hani bu oruçla ilgili güzellikleri daha çok ailece yaşamayı biraz daha gündeme taşımak istiyorum. Yani sahur sofrasında olsun, iftar sofrasında olsun böyle bütün ailenin beraber olduğu bir güzellik Ramazan’ara çok daha ayrı bir değer katacaktır.

Ev ahalisinin, evde kalan insanların hem sahurda hem de iftar vaktinde, o iftar sofrasında böyle iftardan bir 5-10 dakika evvel oturup böyle huzurlu bir şekilde kendi iç dünyalarında Rabbiyle baş başa kalması; insanın o nimetlerin üzerine böyle bir tefekkür etmesi... Yani önüne gelen bir ekmeğin, bir bardak suyun nereleri dolaşıp geldiğini...

Hani zaman zaman ifade ediliyor, Hazreti Mevlânâ’nın; "Önünüze gelen bir bardak suyun sana gelinceye kadar kaç defa yerden yukarıya çıktığını, yukarıdan aşağı indiğini şöyle bir düşünseniz..." filan diye. Dolayısıyla ibadetlerin o tefekkür tarafını daha gündeme almalıyız.

İBADETİN RUHU: TEFEKKÜR

Allah rahmet eylesin, merhum Musa Topbaş Efendi Üstadımız böyle bir hac yolculuğumuzda demişti ki: "Hac mali ibadettir, bedeni ibadettir ama en önemlisi tefekkürî bir ibadettir." Ben kitaplarda böyle bir tefekkürî ibadet tarifini hiç görmediğim için o zaman çok dikkatimi çekmişti. Gerçekten hocam, onun için bütün ibadetlerimizin bir tefekkürî tarafı var. Ramazan’ı bütün bir aile efradı olarak yaşayabilirsek ayrı bir bereket olur.

Tabii bunun başı sahurdan başlayabilir. Orucun başlama vakti sahur olduğu için malumunuz sahurla seher arasında da çok yakın bir ilişki var. Evet, onun için de biraz daha oruçlarımızı diğer ibadetlerle de daha güçlendirmek, daha böyle tezyin etmek, güzelleştirmek için belki sahur alışkanlığımıza bir de seher alışkanlığı koyabilirsek...

Hani "zamanı değerlendirmek" diyoruz ya; mesela insan sahur yemeğine kalktığında neticede teheccüd namazı asgari iki rekâttır. Nasıl olsa elini yüzünü yıkayacak, bir abdest alacak; sofraya daha abdestli oturacaktır. Hemen iki rekât bir teheccüd namazı kılsa...

Yani teheccüd namazı herhangi bir manevi eğitimin dersi değil; çok insanlar zannediyorlar ki teheccüd, efendim, belirli bir virdde olan, evradı olan insanların mutad yaptıkları bir ibadettir. Çünkü genel bir sünnettir, Resûlullah Efendimize vacipti, yani farz hükmünde vacip ya sünnet-i müekkede. Dolayısıyla insan Ramazan’da belki böyle bir teheccüd alışkanlığını da kazanmaya çalışır. "Efendim, ben bütün sene kalkamıyorum teheccüde"; Ramazan’da olsun kalk, bir eksiğin olmaz; lakin zaten sahura kalkıyorsun.

Dolayısıyla özellikle daha özel manevi meşguliyeti olan, evrad-ı ezkarı olan insanların biraz daha sahuru daha farklı değerlendirmeleri önemli diye düşünüyorum. Ama genel halk için belki abdest alıp iki rekât teheccüd namazı kılmak ve sofraya da böyle abdestli bir şekilde oturup "Efendim işte bugün oruç tutacağım, onun için bir şeyler yemem gerekir" değil de "Şu anda Cenâb-ı Hakk’ın bana ikram ettiği bir sofra var; bu ibadete açılan bir sofra, ibadetin başlangıcı bir sofra" demek...

Yani bir ibadetin başlangıç sofrası bu; sadece maddi bir gıda değil sahur yemeği bence. Aslında hocam sahur yemeği manevi bir gıdadır, işte tefekkürî ibadet bu. Evet, sahur yemeği manevi bir gıdadır insan için. Ve Allah Teâlâ’nın "Hadi kulum ye bakalım, şimdi bir müddet sonra imsak kuruyorsun; artık bundan sonra da sadece yemeği içmeyi değil, bununla beraber birçok şeyi tutacaksın" demesidir. Yani gözünü tutacaksın, dilini tutacaksın, elini tutacaksın, öfkeni tutacaksın değil mi?

İMSAK: KENDİNİ TUTABİLMEK

İşte İstanbul’un trafiği var; aman trafikte kendini tutacaksın. Ne bileyim başka şeyler var; böyle bütün buralarda ciddi bir imsak... Yani imsak sadece yemekten içmekten kesilmek değil, belki Allah’ın böyle hani meşru olan belki bir kısmı ama bir kısmı da zaten hiç uygun olmayan şeylerden kendimizi tutabilmek, kendimizi tutabilmek...

Böyle bir duyguyla insan başlarsa tabii hemen arkasından ne var? Sabah namazımız var. Yani bazen de belki Ramazan’da şöyle hatalar da olmuyor değil; "Hocam" diyor, "İmsakı yaptım, ağırlık bastı; ondan sonra hemen yatıverdim" diyor, "Sonra kalkınca da sabah namazını kıldım." Evet, oruç farz ama onun yanında sabah namazı da farz.

Fakat şimdi tabii şöyle bir güzellik var hocam; artık İstanbul’da da bu uygulanıyor, hemen hemen diğer Türkiye’deki bütün camilerde de uygulanıyor; imsakla beraber ezan okunmuş oluyor. Diğer zamanlarda imsaktan yarım saat sonra filan okunuyor, dolayısıyla imsakla beraber sabah namazının vakti girmiş oluyor zaten. İmsakla beraber vakit gelince de sabah namazına özel itina etmek gerekir.

Sabah namazından sonra hakikaten günlük hayatımız başlıyor. O günlük hayatta da belki en çok dikkat edilecek şey oruçlu olduğumuzu unutmamak. Hani sohbetimizin başında söylediğimiz; kendimizin farkında olmak. Yani "Sen oruçlusun, sen oruçlusun, sen oruçlusun." Resûlullah Efendimiz buyuruyor ya: "Birisi oruçluyken size bir şey söylerse veya size sataşırsa, siz hemen 'Ben oruçluyum' deyin, mücadele etmeyin."

Gerçekten oruçta çok çok hikmetler var hocam. Yine Allah rahmet eylesin, merhum Mahmut Sami Efendi Hazretleri böyle sayardı; "Oruçta on haslet vardır" diye. İşte başkalarına ikram duygusu vardır, nefsin acizliği vardır, nimetlere şükür vardır, vardır...

Cenâb-ı Hak oruçtan istifade etmeyi nasip etsin bizlere. Hocam, Ramazan’ı değerlendirmek istiyorsak, 24 saate bir anlam vermek istiyorsak Ramazan’da daha çok Kur’ân-ı Kerîm ile meşgul olmak, tefekkürle meşgul olmak... Hatta Kur’ân-ı Kerîm ile meşgul olmak derken de; sadece okumak değil, belki okuduğumuz bir cüzün birkaç sayfasının manasını anlamak, anlamaya çalışmak, kısaca bir tefsirine bakmak... Baktığımız tefsirin üzerine biraz da o tefekkür boyutunda yoğunlaşmak.

KUR’AN İLE İNŞA OLMAK

Kur’ân-ı Kerîm’i kapattığımız zaman; "Bu Kur’ân-ı Kerîm’den benim fikir dünyama, gönül dünyama şu anda ne indi? Kur’ân okumadan önce nasıl düşünüyordum, şimdi Kur’ân’ı okuduktan sonra nasıl düşünmeye başladım?" gibi... Kendi içimizde Kur’ân bizde bir değişiklik meydana getiriyor mu? Yoksa şu kadar hatim okudun; elbette ki sevabı var. İnsan "elif lâm mîm" dese, hadis-i şerifte geçtiği gibi elife bir ecir, lâma bir ecir, mîme bir ecir var ama hani Kur’ân-ı Kerîm bizim hem kalbimizi, özellikle imanla amellerimizin de daha ihlasla yapılması noktasında...

Kısacası bütün hayatımızı inşa için; aile hayatımızı, ticari hayatımızı, komşuluk ilişkilerimizi, sosyal hayatımızı... Hayatımızın bütün alanlarına Cenâb-ı Hak ilahi ölçüler koymuş, Resûlullah (s.a.v.) ölçüler koymuş.

Bazen dostlarla konuşurken, özellikle gençlerle konuşurken; "Ya Kur’ân-ı Kerîm bize ne anlatır?" diyorum. "Ne anlatır hocam?" diyorlar. "Kur’ân-ı Kerîm bize yürümeyi öğretiyor" diyorum. "Rahmân'ın kulları yeryüzünde mütevazı yürürler." Kur’ân-ı Kerîm bize ses ayarı yapıyor diyorum. Daha Kur’ân-ı Kerîm ne yapacak ki bize? Sesimizi ayarlıyor, yürüyüşümüzü tanzim ediyor, zamanımızı tanzim ediyor; hangi saatte kalkacağız, hangi saatte yatacağız, nasıl evleneceğiz, nasıl boşanacağız? Boşanacaksak boşanmanın bile kuralı var.

Nasıl baba olacağız, nasıl aile olacağız, nasıl anne olacağız, nasıl evlat olacağız değil mi? Dolayısıyla da ben hani Ramazan’da elbette herkesin elinde bir Kur’ân var, bazen dinliyorlar, bazen okuyuyorlar ama biraz da Kur’ân ilişkimizi daha hayatı yönlendiren, hayatı kuşatan; Kur’ân’ı tamamen hayatın içine çeken, bizim içimize çeken bir Kur’ân ilişkimiz olsa diye hatırlamaya çalışıyorum.

Bu bakımdan merhum Musa Efendi Üstadımız -Allah ukbada kendilerine büyük izzetler bağışlasın inşallah- hakikaten onun en çok hayran olduğum, gıpta ettiğim hususlarından birisi de Kur’ân ilişkisiydi. Yani Kur’ân’ın hem zahirine tazim etmesi hem okurken gösterilen edep, adap... Bunlar çok çok önemli.

Ve sık sık da şunu söylerdi: "Çok okumak değil; tertipli, belli bir düzen içerisinde, devamlı ama farkına vararak okumak, edeple okumak." İllâ "Şu zamanda şu kadar hatim yapacağım" değil hocam; bugün okuyayım şöyle, adeta biz Kur’ân-ı Kerîm’in önünde diz çökelim. Evet, Kur’ân-ı Kerîm’in önünde diz çökererek okumak... Böyle kendini bırakmışsın koltuğun üzerine, ondan sonra işte...

Hatta mümkünse Kur’ân-ı Kerîm’i yine o sahifelerden okumak. Şimdi biraz daha teknolojik aletlerden de okuyoruz ama evet, okunur mu? Fıkhen okunur ama o sahifeler daha farklı bir şey. Sahifelerden okumak daha önemli, o kâğıttan okumak çok daha önemli Kur’ân-ı Kerîm’i. Çünkü orada başka şey yok ama bizim okuduğumuz aletlerin içinde başka birçok şeyler de var. O bakımdan Ramazan’ı hocam, 24 saatini böyle gerçekten Kur’ân-ı Kerîm okuyarak...

İNFAK VE ÜMMET ŞUURU

Özellikle tabii Ramazan’ın belki de çok çok daha önemli hususlarından birisi infak meselesidir. Yani herkes kendi imkânlarına göre; bazen sofrasına bir insan çağırarak veya bir sofraya bir şey göndermek suretiyle veya bir başka insanın ihtiyacını gidermek suretiyle... Şu anda gerçekten ümmetin mazlum coğrafyası çoğaldı. Gazze ayrı bir alem, Suriye ayrı bir alem; bir arkadaşımız yakında Çad'a gitti, ayrı bir alem; Sudan’da mülteciler...

Şöyle hani etrafımıza bir baktığımız zaman İslam coğrafyasında şu Ramazan’ı bekleyen o kadar çok insan var ki; "Bari Ramazan’da bize eller uzansın, dualar uzansın" diyen. Dolayısıyla Ramazan’ı biraz daha ümmet şuuruyla yaşamak da çok önemli. Bunu da sadece belirli vakitlere değil; hani elbette ki istirahate de ihtiyacımız var, dünya işlerimizi de göreceğiz ama insan hayatı programlarsa hocam; ibadete zaman ayırabilir, duaya zaman ayırabilir, hizmete zaman ayırabilir, infaka zaman ayırabilir, okumaya zaman ayırabilir. Bütün mesele insanın kendisini programlaması.

Cenâb-ı Hak bize tabii belirli programlar yapmış Ramazan için ama bu programların içerisine biz kendimiz biraz daha özel programlar koyarsak; mâsivâla, malâyâni ile meşgul olmadan, sokakta, çarşıda, pazarda vakit geçirmeden... Kendimizi biraz daha bu verilen bir aylık süreyi, hani bir arının peteğini göze göze işlediği gibi, her göze bir şey koyabilirsek...

Bazen böyle bir petek alıyorsunuz, yarısı boş mesela gözelerin. İnsan hayatı da böyle hocam. Hayat veriliyor bize, sayılı veriliyor ama biz hepsini dolduramıyoruz. Baktığınız zaman çoğu boş; arada bir namazımız var belki ne bileyim bir iki güzel sözümüz var ama hayat ondan ibaret değil ki. İbadetlerimizi güzel yaptığımız gibi iş hayatımızı da dikkatli bir şekilde, harama helale dikkat ederek yaparsak onlar da gözeleri dolduruyor. Yani "Kulum alışveriş yaparken benden gafil değildir" diye niye ayet-i kerimede buyuruluyor ya: "Onlar öyle eroğlu erlerdir ki alışveriş onları namazdan alıkoymaz, zekâttan alıkoymaz ve Allah’ı zikirden alıkoymaz." Yani unutmazlar. Cenâb-ı Hak en başta "Allah’ı zikirden alıkoymaz, namazdan alıkoymaz, zekâttan alıkoymaz" diyor.

KORKU VE ÜMİT ARASINDA BİR HAYAT

Dünya hayatı ve en önemlisi de Cenâb-ı Hakk’ın o huzurunda olduklarını fark ederek, öte alemdeki kalplerin böyle sağa sola kaydığı zamandan korku içinde yaşarlar. O korku insanı hayattan koparan bir korku değil; çok tatlı bir şekilde insanı hayata bağlayan ve daha titiz yaşamayı insana telkin eden tatlı bir korkudur.

Ama insanoğlu korkusuz yaşıyor hocam; günahtan korkmuyor, hatadan korkmuyor, affedersiniz günahı ifşa etmekten korkmuyor. Şimdi burada benim aklıma şey geldi: Bizde Müslümanın hayatı "beyne'l-havf ve'r-recâ" olmalı. Evet, korkuyla ümit arası. Yani insan Allah’tan korktuğu kadar ümitli olacak, Allah’tan ümidi kadar da korkusu olacak.

Sadece insan ümit ederse eşkıya olur, doğru; ama sadece korkarsanız bu sefer de evham gelir, o da bakarsınız adam cinnet getirir. Halbuki bu ikisinin birbiriyle dengeli olması lazım. Dengeli olacak hocam ama her daim recâ hali önde olacak. Evet, recâlı havfımız...

O recâların rastgele bir yere gitmesine, hani "eşkıyalığa yol açar" buyurdunuz ya, oraya yol açmamak için korkularımız falan vazifesini görecek ama hep ümidimiz önde olacak. Ümitler önde fakat korkularımız onları kontrol etmiş olacak, ümitlerimizi kontrol etmiş olacak hocam. Zaten "sebakat rahmetî alâ gadabî" hadis-i şerifi... Evet, rahmet hep önde olacak.

Tabii burada da belki de Ramazan’ın yine ifade buyurduğunuz en önemli şeyi imsaktır. "İmsak" diyoruz ya; Ramazan bir defa bize elimizi haramdan, gözümüzü haramdan, dilimizi, ağzımızı, midemizi haramdan uzak tutmayı... Tutmak dediğimiz o değil mi imsak? Evet. Dolayısıyla mesela insanın hıncını, öfkesini tutması; o da aynı gene bu imsakın içerisine girer.

Biz hareketlerimizi aklımızla, imanımızla, inancımızla eğer frenleyebiliyorsak, hayatımızı buna göre programlayabiliyorsak işte o zaman istenen kul vasfını kazanabiliriz. Belki şu da olabilir hocam; hani sizler ta böyle yıllar önce tanıştığımızda Haris el-Muhâsibî’nin kitabını okumuştunuz. Evet, "er-Riâye"yi okuyordunuz. Tasavvuf dediğimiz veya manevi terbiye dediğimiz hayatın en önemli alanlarından biri de günlük muhasebedir. Evet, belki Ramazan’da insan böyle her akşamda bir küçük muhasebe yapmalı.

Acaba bugünkü tuttuğum oruç beni Cenâb-ı Hak’ka ne kadar yaklaştırdı? Bugünkü tuttuğum oruçta oruca zarar verecek şeyler oldu mu, olmadı mı? Yani bugünkü orucu bir değerlendireyim veyahut da bugünü bir değerlendireyim. Çünkü oruçlu bir günümü, imsaktan iftara kadarki zamanı bir değerlendireyim; acaba yarın için daha dikkat etmem gereken hususlar var mı diye böyle akşamları bir muhasebe de yapmalı diye düşünüyorum. Muhasebemiz ne kadar güçlü olursa ertesi güne daha güzel hazırlanırız diye düşünüyorum.

İslam ve İhsan

RAMAZAN’I NASIL İHYA EDERİM?

Ramazan’ı Nasıl İhya Ederim?

RAMAZAN’I DAHA İYİ NASIL DEĞERLENDİREBİLİRİZ?

Ramazan’ı Daha İyi Nasıl Değerlendirebiliriz?

RAMAZAN’IN KIYMETİ VE BEREKETİNDEN İSTİFADE YOLLARI

Ramazan’ın Kıymeti ve Bereketinden İstifade Yolları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.