Musibetler Karşısında Havf ve Reca Dengesi Nasıl Korunur?

Musibetler ve afetler karşısında havf ve recâ dengesini korumanın; sabır, dua, tedbir ve tevekkül ile Allah’ın rahmetine sığınmanın önemi anlatılıyor.

İnsan hayatı, “havf ve recâ”, yani “korku ve ümit”lerin çalkantısı içinde seyreder. Bir mü’minin gönlünde havf ve recânın karşılıklı bir âhenk ve denge içinde yaşanması zarurîdir. Zira korkunun ifratından (aşırı korkudan) “yeis”, tefritinden (aşırı korkusuzluktan) ise “emniyet ve kendini kurtulmuş görme” hissi hâsıl olur.

Bu itibarla Allah Teâlâ’nın azâbından emîn olmak veya zıddı olan rahmetinden ümitsizliğe düşmek, men edilmiştir. Kâmil bir mü’min, bu iki hâli dengeli bir şekilde devam ettiren kimsedir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“(O müttakî kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfar etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar. Rab’lerine, azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infâk ederler.” (es-Secde, 16)

AFETLER KARŞISINDA İLÂHÎ İKAZ VE İBRET

Mutlak yeis, yani ümitsizlik, insanın kendisini ilâhî af ve mağfiretin dışında görme gafletidir. Neticede Allâh’ın rahmet tecelliyâtını, kudret ve azametini inkâr etmektir.

Mutlak yeisin tam zıddı olan mutlak emniyet de, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i ilâhiyyesinden “Kahhâr” sıfatına karşı duyarsız kalmak veya ilâhî azâbı küçümsemektir.

Hâsılı Allah korkusunu mutlak yeis hududuna getirmemek ve aynı zamanda ümidi de mutlak teminat derecesine yaklaştırmayıp dengeyi muhafaza etmek lâzımdır. Yaşanan büyük deprem hâdisesi gibi fevkalâde hâller, bu dengeyi muhafaza etmenin güçleşmesi gibi bir netice doğurur.

Bir mü’min “Cennetʼe bir tek kişi girecek!” dense “Acaba ben miyim?”; “Cehennemʼe bir tek kişi girecek!” dense “Yoksa ben miyim?” hâlet-i rûhiyesi içinde bulunmalıdır.

Allah -celle celâlühû-, ilâhî korkuları kalplere işlemek ve kullarını hevâ-heveslere ve şehvetlere düşmekten korumak için; göklerden indirdiği, yerlerden infilâk ettirdiği birtakım âfet ve musîbetlerle de onları îkaz ve terbiye etmektedir. Bu âfetlerin gelişigüzel vukûa geldiğini, yani bir tesâdüfün neticesi olduğunu zannetmek, müthiş bir gaflet ve hüsrandır.

Meçhul ufuklardan kopup gelen âfetlerin binlerce kişiyi ölüme ve yaralanmaya sürüklemesi, sayısız insanları bîçâre ve bîkes bırakması, hikmetsiz ve ibretsiz değildir. Aksi hâlde Dünyaʼya geliş ve gidişin, kâinattaki ilâhî program ve hassas nizâmın mantıkî mânâsını kabûl ve îzah etmek imkânsızlaşır. Bu âfetler, hiç şüphesiz aynı zamanda Kâinâtın Hâlıkı’nın azamet, kudret ve îkaz tecellîleridir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“İçinde bulunduğumuz Cihan, hudutlu ve fânîdir. Aslolan, ebedî ve sonsuz âhiret yurdudur. Aklını başına topla da bu Cihânʼın soluk nakışlarını, bozulacak olan şekillerini ve eriyecek olan sûretlerini ebedî âleme karşı kalbinde bir perde hâline getirme!”

“Her ne kadar bu Dünya, senin nazarında çok büyük ve nihayetsiz ise de bilesin ki, ilâhî kudret karşısında o, bir zerre bile değildir. Gözünü aç da bir bak; bir zelzele, bir kasırga, bir sel felâketi, Dünyaʼyı ve içindekileri ne hâle getiriyor!”

İşte ülkemizde daha yeni yaşanan[1] ve “kıyâmete küçük bir misal olacak” dehşetengiz sahneler! İşte yerle bir olmuş mâmûreler! İşte Hazret-i Peygamber’in bir kıyâmet alâmeti olarak zikrettiği ânî ve toplu ölümler!..

Bütün bunlarda bizler için sayısız ders ve ibretler vardır. Dolayısıyla, yaşanan âfetleri sırf zâhirî sebeplerle değil, mânevî bir perspektiften de tahlil ederek gereken ibretleri almak gerekir. Yani bu büyük hâdiseleri yalnızca materyalist bir dünya görüşü ile değil, îmânî ve İslâmî ölçülerle, ilâhî takdîr yönünden de değerlendirmekten gâfil kalınmamalıdır.

KÂİNATTAKİ İLÂHÎ NİZAM VE SEBEPLERİN HAKİKATİ

Kâinat; mikro âlemden makro âleme kadar ilâhî bir nizam ve hassâsiyet içinde programlanmıştır. Güneşʼin ve semâdaki birçok cesîm kütlenin hareketinden ve bir atomun içindeki en küçük varlıkların deverânından esrarlı ışınlara kadar hepsi, beşerî idrâk ve hayâl ötesi bir kudret akışı hâlinde seyreder.

İlâhî irâdenin programına her şey tâbî durumdadır. Bir îmansız dahî, Güneşʼin süratinin artması veya azalmasına, günün 24 saatin altına inmesi veya üstüne çıkmasına ihtimal vermez. Vicdânen ilâhî irâdenin gücünü takdir eder. Ancak nefsâniyeti îcâbı reddeder. Böylece, kâinattaki nizâmın temel kanun ve kâidelerini “tabiat kanunları” diyerek kendiliğinden birer kuvvet ve kudret kaynağı şeklinde ifâde etme gafletinde bulunur. Oysa bütün bu kanun ve kâideler, kısaca “âdetullah” veya “sünnetullah” denilen hakîkatlerdir.

Hiç şüphesiz bu âlem, sebepler âlemidir. Sebeplerin müsebbibi olan Allah -celle celâlühû-, her şeyin husûle gelmesini diğer bazı sebeplere bağlamıştır. Zira ilâhî irâde, sebepsiz tecellî etmiş olsaydı, ne o tecellînin şiddetine tahammül olunabilir, ne de bu âlemin bir imtihan âlemi olma vasfı bâkî kalırdı.

Dolayısıyla îman ve irfan sahipleri, sadece sebeplere değil, asıl müsebbip ve müessire dikkat kesilirler. Bu mânevî ufka nâil olamayanlar ise, sebepler içinde âvâre bir şekilde dolaşıp dururlar. Sadece fizikî sebeplere, yani fay hatlarına takılı kalırlar.

Cenâb-ı Hak, münkir ve zâlimleri cezâlandırmak için, bazı tabiat hâdiselerini alışageldiğimiz ilâhî programın dışında, yani maddî ve mânevî azaplara bağlı olarak tahakkuk ettirir. Ateşin, suyun, rüzgârın ve diğer tabiî unsurların muhtevâsında müşâhede edilen yapıcı vasfı ikinci plâna iterek, tahrip edici bir kuvvet hâline getirir.

Dolayısıyla tabiatta meydana gelen hâdiselerin temelindeki murâd-ı ilâhîyi veya çoğu kere de izn-i ilâhîyi görmemek, kısır ve bazen de kör bir perspektife takılıp kalmak demektir. Bu gaflete düşenleri îkaz sadedinde Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

“Unutma ki bu Dünya, ilâhî kudret önünde âdeta bir saman çöpüne benzer. İlâhî irâde, bazen onu yükseltir, bazen alçaltır. Bazen sağlam, bazen kırık dökük bir hâlde bulundurur. Onu bazen sağa, bazen sola götürür. Bazen gül bahçesi hâline getirir, bazen de diken hâline...”

Zira Cenâb-ı Hak, bu âlemin bir imtihan âlemi olmasını murâd etmiş, bu sebeple âlemde “kahır” ve “lûtuf” gibi iki zıt keyfiyeti iç içe tecellî ettirmiştir.

Musibetler ve İlâhî İmtihanın Hikmeti

Lûtuf tecellîsi; kulların istihkaklarına bağlı olmamakla birlikte bazen samimî duâ, niyaz, sadaka ve çeşitli amel-i sâlihler vesîlesiyle de tahakkuk eder.

Kahır tecellîsi ise, evveliyetle haram, zulüm ve yaygınlaşan azgınlıklar sebebiyle gerçekleşir. Bununla beraber, bazen de kulun sabır, tevekkül ve teslîmiyet imtihanını gerçekleştirmek ve bu sebeple onu mânen yüceltmek maksadına bağlı olarak tecellî eder. Böylece Cenâb-ı Hak, kullarını zaman zaman muhtelif şekillerde imtihan etmektedir. Bunu âyet-i kerîmede şöyle beyan buyurur:

“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan ederiz. (Ey Rasûlüm!) Sabredenleri müjdele!” (el-Bakara, 155)

Peygamberlerin dahî, mâsumiyetlerine rağmen, çok büyük eziyetlere mâruz kalarak âdeta çile çemberinden geçirilmeleri de bu hikmete mebnîdir.

Hz. Eyyûb’un (a.s.) İmtihanı

Eyyûb -aleyhisselâm-’ın bu husustaki imtihanı pek câlib-i dikkattir:

Cenâb-ı Hak, bu şânı yüce peygamberini imtihan etmeyi murâd edince evvelâ mallarını elinden aldı. Bir sel ile koyunlarını, bir rüzgâr ile de ekinlerini mahvetti. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını vefat ettirdi. Daha sonra da bütün bunlar karşısında telâşesiz, büyük bir tevekkül ve sükûnetle rızâ hâlini yaşayan Eyyûb -aleyhisselâm-’a da ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- bu hastalık hâlinde de şikâyet ve feryatta bulunmadı. Teslîmiyetini muhafaza etti.

Onun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allah Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdi ve ona âile efrâdını, ayrıca bunlarla birlikte eski hayatını misli ile iâde etti.

Bu misal de gösteriyor ki, birtakım âfetlerde hükmen şehid durumundaki masum çocukların, sâlih kimselerin ve bu iptilâ ile günahları mağfiret olunması istenen kulların bulunması da tabiîdir. Bu husustaki hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Bir kul için, Allah Teâlâ kendi katında bir derece takdir etmiş de, o kul, o dereceye ameli ile erişememişse, Cenâb-ı Hak, Dünyaʼda onu bazı musîbetlere müptelâ kılar. Sonra da kendisine o belâya karşı sabır ihsân eder ki, o dereceye erişebilsin!” (Ramûzu’l-Ehâdîs, s. 60)

“Kulun Allah indinde bir mevkii vardır ki, ona ibadetle erişemez. O mevkiye erişinceye kadar Allah, ona hoşuna gitmeyen şeyler (iptilâlar, musîbetler) verir.” (İbn-i Hibbân, Sahîh, VII, 169/2908)

Hz. Mûsâ’nın (a.s.) Şahit Olduğu İmtihan ve İlâhî Hikmet

Hazret-i Mûsâ, Tûr-i Sînâ’ya giderken, yolu üzerinde bir şahsa rastladı. O şahıs Hazret-i Mûsâ’ya:

“–Ey Kelîmullâh! Bir hâcetim var; ne olur, Tûr-i Sînâ’da Rabbime niyâz eyle de kabûl buyursun!..” dedi.

Hazret-i Mûsâ:

“–Hâcetin nedir? Söyle de ona göre duâ edeyim...” deyince o kişi:

“–Ey Allâh’ın Peygamberi! Bu, benimle Rabbim arasında bir sırdır.” dedi.

Vaktâki Mûsâ -aleyhisselâm- Tûr-i Sînâ’ya vardı, Rabbiyle konuştu ve o kişinin de hâceti için duâ etti. Cenâb-ı Hak da bu duâyı kabûl buyurduğunu kendisine bildirdi. Buna sevinen Hazret-i Mûsâ, bu müjdeyi vermek için dönüşte o kişiye rastladığı yere uğradı. Bir de baktı ki, canavarlar onu öldürüp parçalamış! Bu hâle son derece taaccüb etti ve:

“–Yâ Rabbi! Bu nasıl bir sırdır? Onun hâcetini kabûl eylemiştin?” diye niyazda bulundu.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, kendisine şöyle buyurdu:

“–Ey Mûsâ! O kulum Ben’den öyle bir mânevî makam istedi ki, kendi gayret ve amelleriyle arzusuna nâil olması aslâ mümkün değildi. Bunun için ona görmüş olduğun iptilâyı verdim. Böylece onu, bu iptilâ ile katımda arzu ettiği makâma yükselttim.”

Yine hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Allah Teâlâ Hazretleri, bir kula bir musîbet veya daha fazlasını vermişse, ancak bu musîbet sebebiyle onun günahını affetmek veya yine bu musîbet sebebiyle ulaştıracağı bir dereceyi ihsan etmek gibi iki maksatla vermiştir.” (Ramûzu’l-Ehâdîs, s. 370)

Bunun içindir ki kahır tecellîsi, ümitsizliğe; lûtuf ise, mutlak bir emniyet ve itmi’nâna sebep olmamalıdır.

Diğer taraftan belli bir periyoda bağlanmamış birer sünnetullah olan zelzeleler, yangınlar, harpler, düşman işgalleri, tâunlar, kuraklıklar ve bunların zıddı olan rahmet ve bereketler; kulların kalbî yapısına göre şekillenirler.

 Günah, İsyan ve Musibetler Arasındaki İlişki

Kulların ekserîsi sırât-ı müstakîm üzereyse, yağmurlar bereket ve rahmet olarak iner, saâdet ve huzura vesîle olur. Ancak cemiyetteki fertlerin ekseriyeti nefsânî temâyüllere meyletmişse ve galebe şerde ise, yani vicdanlar kirlenmişse, kalplerde isyan hattı vukû bulur ki bu da rahmet olan yağmurların sel felâketine dönmesine veya tamamen kesilip kuraklık âfeti olmasına, bazen de zelzelelere zâhirî bir âmil olarak gösterilen altımızdaki fay hatlarının infilâkına sebep olur.

Bu tip acı hâdiseler, hiç şüphesiz insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir. Yani vicdanların kirlenmesiyle ruhlarda yaşanan mânevî depremin ardından yeryüzünün felâketleri tahakkuk safhasına girer. Âyette buyrulur:

“...Bir toplum, kendilerindeki özellikleri değiştirmedikçe, Allah Teâlâ, onlarda bulunan (nîmetini) değiştirmez!..” (er-Ra‘d, 11)

Allah -celle celâlühû-, hâşâ zâlim değildir. Fakat birçok felâketin âsî ve zâlim kulların hak etmesiyle zuhûra geldiği, bir gerçektir. İlâhî nizâma ve kudsî esaslara karşı koyanların ilâhî intikâmın acı tatbikatıyla karşılaşmaları kaçınılmazdır.

Allah Teâlâ buyurur:

“...O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahî bilir. Yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir kitaptadır.” (el-En‘âm, 59)

Musibetlerin Zâhirî ve Mânevî Sebepleri

Allâh’ın izni olmadan bir yaprak dahî düşmez iken koca bir ülkenin gelişigüzel ve şuursuz bir şekilde sallandığını kabûl etmek, idrâk ve iz’an dışıdır. Her şey bir hikmet ve sırra mebnîdir.

Bu felâket, elbette birtakım zâhirî sebeplerle vukûa gelmiş, binâların çürüklüğünden kurtarmadaki kifâyetsizliğe kadar çeşitli müessirler, onun çapının büyümesinde rol oynamıştır. Bununla beraber, görebildiğimiz ve göremediğimiz, şahsını tâyin edebildiğimiz ve edemediğimiz pek çok insanın kalbî âleminden, yani isyan veya itaat duygularından fiilî hareketlerine kadar birçok mânevî müessirin de rol oynadığı, bir hakîkattir.

Hâdisenin sırf akıl süzgecine takılan yönlerini görüp de bu mânevî müessirleri görmezden gelmek, çok büyük bir hatâdır. Hele bazı gâfillerin, isyanlarına nedâmet getirecekleri yerde onu daha şiddetli bir sûrette ortaya koymaktan çekinmemeleri, ne hazin bir aldanıştır. Üstelik musîbet, zâhirî ve bâtınî yönüyle henüz tamamen atlatılmış gözükmemekte iken...

Hazret-i Mevlânâ böyleleri için ne güzel buyurur:

“Dertlerine devâ olarak gelen ilâhî ihtarlardan gönle şifâ bir ilâç gibi istifâde edecekken onu kendilerine can alıcı bir zehir hâline getirenlere çok yazık! İşte bu yüzdendir ki Cenâb-ı Hakk’ın gazap perdesi, onların gözlerindeki karanlığı daha da artırmaktadır. Onlar, önlerinde kendilerini helâk için bekleyen ateş dolu Cehennem çukurunu göremiyorlar! Vay hâllerine!..”

TEDBİR, TEVEKKÜL VE İLÂHÎ TAKDİR DENGESİ

Gelmesi muhtemel âfetler hususunda gereken tedbirleri almak da elbette zarurîdir. Îcâb eden beşerî gayret ve tedbirlere riâyet edildikten sonra, Allâh’a tevekkül edilmelidir. Aksi hâlde, içi boş ve kuru bir tevekkül faydasızdır.

Hazret-i Ömer’in Tedbir ve Kader Anlayışı

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, yıkılmak üzere olan bir duvarın yanından geçerken oradan hızlı bir şekilde, âdeta kaçarcasına geçmişti. Yanında bulunanlardan bazıları:

“–Ey Mü’minlerin Emîri! Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Allâh’ın bir kaderinden diğer bir kaderine sığınıyorum.” buyurdu.

Ancak maddeci bir görüşle bakanlar, tedbirin rolü hususunda mübâlağaya kaçarlar ve:

“‒Evler sağlam yapılmış olsaydı, bu belâ başımıza gelmezdi.” diye düşünürler.

Hâlbuki oluş, ilâhî takdîre dayanınca; asıl müessir, tedbiri mağlûp eder, murâd-ı ilâhî yine gerçekleşir. Yani deprem, 7.4 şiddetinde olmaz da, farazâ 11.4 şiddetinde olur veya başka bir sebep zuhûr ediverir.

Bunun günümüzdeki misâli; Japonya’daki Kobe depremidir. Orada her türlü tedbir alınmıştı. Evler ahşap olarak inşâ edilmişti. Ama ne yazık ki, deprem felâketiyle birlikte gaz boruları infilâk etti, büyük bir yangın çıktı ve altı bin insanın yanarak ölmesi engellenemedi. Hâsılı Kobe’deki yirmi saniye, insanların yıllardır biriktirdikleri her şeyi yok etmeye kâfî geldi.

Demek ki biz kuluz. Tedbirle mükellefiz. Fakat bilmek îcâb eder ki tedbir, takdire rağmen bir netice veremez. Takdire uygun düştüğü müddetçe ondan bir netice hâsıl olur. Bu hakîkatin tersine hareket etmek; tıpkı Semud Kavmiʼnin düştüğü helâk çukuruna yuvarlanmak demektir.

Semudlular, kendilerinden önce isyanları ve azgınlıkları sebebiyle gazaba dûçâr olan Âd Kavmiʼnin helâkini, azâb-ı ilâhîden başka bir sebebe bağlayarak gaflet mahmurluğu içinde:

“‒Âd Kavmi, sağlam binalar yapmadıkları için helâk oldular. Zira onlar, evlerini kumlar üzerine yapmışlardı. Biz ise sağlam kayalar üzerine yaptık. Gelen fırtınalardan herhangi bir zarar görmeyiz.” demişlerdi. Sonra da yüksek yerlere kayaları oymak sûretiyle kendilerine ustaca evler yapmışlardı.

Ancak onlar da, Âd Kavmi gibi Rab’lerine âsî olarak sapıklığa düştüklerinden, azâba uğratıldılar. Altlarından gelen şiddetli bir sayha, onları helâk etti.

Allah Teâlâ buyurur:

“Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semud Kavmi gerçekten Rab’lerini inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semud Kavmi (Allâh’ın rahmetinden) uzak kılındı.” (Hûd, 67-68)

Bu hakîkat çerçevesinde düşündüğümüz zaman, bir kısım âfetlerden kurtulmanın çâreleri olarak sırf sağlam binalar ve emin mekânlar edinmeyi ön plâna almanın kâfî olmadığı açıkça görülür. Zira yeryüzünde fesat, fitne, nankörlük, isyan, günah ve azgınlık gibi Cenâb-ı Hakk’ın gazabını celbeden durumların artması, azâb-ı ilâhînin tuğyân etmesine sebep olur. Karada ve denizde düzen bozulur, felâketler ardı ardına gelir. Bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat belirir (düzen ve âhenk bozulur, âfetler zuhûr eder) ki Allah (insanların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (er-Rûm, 41)

Musibetler Karşısında İstiğfar, Dua ve Yardımlaşma

Âyet-i kerîmede kulların azgınlıklarına dünyada verilen cezâ hususunda “bir kısmı” ifâdesi kullanılmakta ve asıl azâbın âhirette olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca bu cezânın bir tembih ve îkaz mâhiyeti taşıyıp kulları azgınlıklardan sakındırma vasfında olduğu da beyan edilmektedir.

Dolayısıyla böyle hâdiselerin vukû bulduğu zamanlarda diğer vakitlerde olduğundan daha ziyâde Cenâb-ı Hakk’a sığınmak ve istiğfârı dilden düşürmemek îcâb eder. Zira Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede:

“...Onlar istiğfar ettikleri takdirde Allah kendilerine azâb edecek değildir.” (el-Enfâl, 33) buyuruyor.

İstiğfarla birlikte, belâların def’i, hayırların celbi için, iki rekât hâcet namazı kılıp Rahmân olan Allah Teâlâ’nın merhamet ve şefkatine ilticâ etmeliyiz.

Allah -celle celâlühû- buyurur:

“Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin!..” (el-Bakara, 153)

Ayrıca hadîs-i şerîfte buyrulan:

“Bir kimse bir musîbetzedeyi tâziye ederse (yani maddî ve mânevî bakımdan gönlünü hoş ederse), onun ecrinin bir misli ona da verilir.” (Tirmizî, Cenâiz, 71/1073) beyânındaki sırrı yaşamalıyız.

Zira o musîbetzedelerin yerinde bizler olabilirdik; onlar da bizim yerimizde olabilirdi. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz ahvâlin şükrü sadedinde, onlara karşı bir infak seferberliğine girmemiz zarurîdir. Âfet bölgelerindeki o mahrum, mağmum, yaralı ve yorgun insanlara “şefkat alâ halkıllâh” şuuruyla ellerimizi ve gönüllerimizi uzatmalı, imkânlarımız ölçüsünde acı ve ıztıraplarına merhem olmalıyız.

Diğer taraftan Hazret-i Mevlânâ’nın:

“Böyle durumda sen Allâh’a yalvarmaya bak! Ağlayıp inle, tesbîhe sarıl, amel-i sâlihleri artır!” buyurduğu gibi hayır-hasenâtı ve sâlih amelleri artırmalıyız.

Çünkü bizler, binlerce kulun ölümüyle neticelenen elîm bir âfetten sonra tekrar dünyaya döndürülmüş ve kendilerine amel-i sâlih için mühlet verilmiş kimseler durumundayız. Artık âdeta yeniden bağışlanmış bir hayatı yaşıyoruz. Öyle ki, bu durumda Mahşer günü; “Ey Rabbimiz! Bizleri tekrar dünyaya gönder de amel-i sâlih işleyelim!” demeye de mâzeretimiz kalmamıştır.

O hâlde, yaşanan acı ve îkaz dolu hâdiseler, bizler için ciddî bir intibâha vesîle olmalıdır. Bu vesîleyle derin bir tefekkür-i mevt iklîmine girerek “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile hayatımızı rızâ-yı ilâhî istikâmetinde yeniden tanzim etmeliyiz. Husûsiyle Hakk’a tevekkül ve rızânın sekînet ve muvâzene ufkunda gönlümüzü; sabır, teslîmiyet, istikâmet ve duâlar ile yoğurmalıyız.

Tûr-i Sînâ Depreminde Hazret-i Mûsâ’nın Duâsı

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Tûr-i Sînâ’da yaşanan deprem üzerine Cenâb-ı Hakk’a ilticâsını ihtivâ eden şu âyet-i kerîme, ne güzel bir ibret, istikâmet ve duâ tâlimidir:

“Mûsâ tâyin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş kişi seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki; «Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de helâk ederdin! İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, Sen’in imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize merhamet edip acı! Sen bağışlayanların en hayırlısısın!»” (el-A‘râf, 155)

Görüldüğü üzere, peygamberler dahî ilâhî imtihanların dışında kalmamıştır. Muhtelif şekillerdeki belâ ve musîbetlerle; tevekkül, teslîmiyet, rızâ, Allah korkusu ve muhabbeti gibi hususlarda âdeta gönül kontrolünden geçirilmişlerdir. Neticede hepsi de dâimâ “havf ve recâ” hâlini muhafaza etmişler ve Cenâb-ı Hakk’ın takdir, tebcil ve taltif buyurduğu seçkinler zümresinin birer sertâcı olmuşlardır.

O hâlde bizlere gereken de her hâlükârda, yani rahat ve geniş zamanlarda da, sıkıntı ve darlık zamanlarında da “havf ve recâ” dengesini muhafaza edip Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı istikâmetinde yaşayabilmektir. Onun için, tahakkuk eden ibretli hâdiselerden gerekli dersleri alıp amel-i sâlihlere sarılmamız zarurîdir.

Hârûn Reşîd’in Hamamda Yaşadığı Hadiseden Çıkarılacak İbret

Anlatılır ki:

Halîfe Hârun Reşid hamama gitmişti. Hamamcı, herhangi bir kasıt olmaksızın yanlışlıkla kaynar sudan döktü. Bunun üzerine Hârun Reşid, haşlanan vücudunun şiddetli ıztırapları içinde dışarı çıkarak binlerce sadaka dağıttı ve şöyle dedi:

“–Bugün hamamın suyuna tahammül edemiyorum. Kıyâmet günü nâr-ı cahîme gönderirlerse hâlim nice olur!”

Burada da görüldüğü üzere ârifler, her vesîleyle ilâhî hikmete yönelirler ve istikbâldeki âleme hazırlık telâşı içinde olurlar. Yegâne kaygıları, huzûr-i ilâhîde durumlarının ne olacağıdır.

Yûnus Emre’nin Âhiret Kaygısı

Yûnus Emre Hazretleri’nin şu şiiri de bu kaygının bir ifâdesidir:

Acep bu benim canım,

Âzâd ola mı yâ Rab?!

Yoksa yedi tamuda,

Yanıp kala mı yâ Rab?!

Acep benim bu hâlim,

Yer altında ahvâlim,

Varıp yatacak yerim,

Akrep dola mı yâ Rab?!

Yûnus kabre vardıkta,

Münker-Nekir geldikte,

Rabbin kimdir dedikte,

Dilim döne mi yâ Rab?!

Bu hâl, hadîs-i şerîfte buyrulan:

“Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.”[2] ifâdelerindeki hakîkate binâendir.

Onun için dünya ve âhirette huzur ve saâdete nâiliyet bakımından, bu fânî âlemde rükû ve secdelerimiz, duâ ve niyazlarımız, kulluk gözyaşlarıyla yoğrularak Hakk’ın rahmet deryasına dâhil olmalıdır.

Ağlamak ve İlâhî Rahmete Nâil Olmak

Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:

“Ağlayıp inlemek, sağlam ve sarsılmayan büyük bir sermayedir. Allâhʼın rahmeti ise çok kuvvetli bir dayanaktır.

Ey gülüp duran gâfil! Gülmenin zevkini tattın, bir de ağlamanın zevkini tat. Tecrübe et ki, o şeker madenidir.

Allah için ağlayan göz, ne mübârek bir gözdür. Allah için ağlayan bir kalp, ne mübârek bir kalptir.

Ağlayıp inleyene muhakkak merhamet edilir. Rabbin lûtuf ve merhamet deryâsı, ağlayanlar için taşar.”

Bu meyanda Şeyh Sâdî de şöyle der:

“Bulut ağlamayınca çimenler nasıl güler?! Ağlamayan çocuk, annesinden nasıl süt emer?!..”

Bir âşık vardı. Hiç durmadan mâşukunun mahallesinde gözyaşı döküp inlerdi. Sebebini sordular. Şöyle cevap verdi:

“‒Sevdiğimin mahallesinin toprağını bir gün gelip de aramızda toz kalkmasın diye gözyaşlarımla suluyorum...”

Eğer bu hususta hadîs-i şerîfteki:

“Allah korkusuyla gözyaşı döken kişi, sağılmış süt memeye dönmedikçe Cehennemʼe girmez.”[3] müjdesine nâil olabilirsek ne mutlu bize!..

Dipnotlar:

[1] 1999 Marmara depremi.

[2] Müslim, Fedâil, 134.

[3] Tirmizî, Zühd, 9.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

KORKU VE ÜMİT DENGESİ

Korku ve Ümit Dengesi

ALLAH KORKUSU, HAVF VE RECA İLE İLGİLİ ÖRNEKLER

Allah Korkusu, Havf ve Reca ile İlgili Örnekler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle