Rahimden Rahmete: Sıla-i Rahimin Unuttuğumuz Hikmeti

Rahmet kapılarını aralayan sıla-i rahim, sadece akrabalık bağı değil; Allah’ın kullarına uzanan bir rahmet vesilesidir. Peki biz bu ilahî bağın hikmetini ne kadar hatırlıyoruz?

Hicretin yedinci senesinde Mekke’de kuraklık ve kıtlık baş göstermişti. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi kendisini öz yurdundan çıkaran, dahası her fırsatta düşmanlık yapan Mekkelilerin bu haline kayıtsız kalmadı. Yardım için 500 dinarlık bir bağış gönderdiği gibi Ebû Süfyân’a bol miktarda Medine hurması yolladı. Gösterilen bu âlicenap davranış karşısında Ebû Süfyân: “Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabalık hakkını gözetti” demekten kendini alamadı.

RAHİMDEN RAHMETE: SILA-İ RAHİMİN UNUTTUĞUMUZ HİKMETİ

Sıla-i Rahim: Rahmetin Bağı

En güzel örneklerini Âlemlere Rahmet Efendimizin hayatında gördüğümüz “sıla-i rahim” akrabalarla ilişkileri yaşatma çabasıdır. “Sıla” kelimesi ulaşmak, bağ kurmak, kavuşmak anlamlarına gelir. Rahim ise hem merhamet hem rahmetin mekânı hem de Rabbimizin “er-Rahîm” ismidir. Rahimde rahmetle yoğrulan, varlığını rahmetin sıcaklığı içinde bulan insan aynı rahim bağı ile bağlı olduğu yakınlarına göstereceği alâka ile yalnız kan bağını değil, ilahi rahmet bağını da gözetmiş olur. Rabbimiz: “Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının” (Nisâ, 1) buyurmuştur.

Sıla-ı rahim geniş mânâda aynı rahimden gelen insanlarla yakınlık ve ülfeti ifade etse de esas mânâda akrabalık hak ve hukukunun ifa edilmesi gayretidir. Kendisine öncelikle yakınlık gösterilecek akrabalar; baba, anne, dede, nine, kardeşler, amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzelerdir. Sonra yakınlık derecesine göre nesep bağı olan diğer akrabalar, dostlar, inananlar ve diğer insanlar gelir. Ulema ilk halkaya gösterilecek alâkanın vacip olduğunda ittifak etmiştir. 

Akrabaya karşı ilk vazife irtibatı koparmamak, selam alıp selam verecek, hak ve hukuku gözetecek bir yakınlığı muhafaza etmektir. Akabinde imkân nispetinde maddî ve mânevî fayda temin etmeye çalışmak gerekir. En büyük fayda iyiliği emredip kötülükten sakındırmak yoluyla akrabanın dünyasını ve ahiretini imar ve ihyaya gayret etmektir. Özellikle günümüzde akrabaya hakkı ve sabrı tavsiye etmek, iyilikte yardımlaşıp kötülükte yardımlaşmamak en kıymetli vazifelerdendir.

Cahiliyede akrabalık, varoluşun merkezindeydi. “Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa yardım et” sözü, o dönemin yasasıydı. İslam akrabalık bağının kendisini değil, muhtevasını dönüştürmüş, nesep değil, rahmet akrabalığına çağırmıştır. Peygamberimiz: “Kardeşine zalim de olsa, mazlum da olsa yardım et” sözünü aynen almış, fakat muhteşem bir dokunuşla anlamını değiştirmiştir: “Zalimse, onu zulmünden alıkoymakla yardım et.” Böylece yardımın ölçüsü kan bağı değil, hak ve adalet olmuş, bu dönüşümle birlikte, kabile dayanışması yerini iman dayanışmasına bırakmıştır.

Kur’an’ımız: “Akrabaya iyi davranın” (Nisâ, 4/36), “Akrabaya hakkını ver” (İsrâ, 17/26) gibi emirlerle akrabalık bağının muhafazasını ister. Muhafazanın sınırının ne olduğu bellidir: “Kendinizin, anne babanızın ve akrabalarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun.” (Nisâ, 4/135) Bu denge, Kur’an’ın ahlâk anlayışının özüdür. Akrabalık, adaleti gölgeleyemez. Sıla-i rahim, adaletle çerçevelenmiş bir yakınlık tezahürü olarak herkesi kucaklayan bir rahmete dönüşmezse kuru bir tarafgirlikten öteye gitmez.

İslam’da akrabalık, yalnız soy bağı değil, aynı zamanda bir iman ve ahlâk bağıdır. “Mü’minler ancak kardeştir” (Hucurât, 49/10) buyruğu iman kardeşliğini soy kardeşliğinin üstüne çıkarır. Kan bağı, rahmetin ilk halkasıdır; ama merkezinde iman olmayan bir bağ kudsiyetini yitirir. Hz. İbrahim’in babasına olan tavrı ya da asi oğlunu ailesinden sayan Hz. Nuh’a yöneltilen ilahi ikaz bunun örnekleridir. Allah’a isyanın olduğu yerde akrabalığın hükmü kalmaz. Gerçek akrabalık, iman ve adalet çizgisinde buluşan ruhların akrabalığıdır.

Sıla-i rahim sadece insani bir erdem değil, ilahi bir yükümlülüktür: “Demek idareyi elinize alınca fesat çıkaracak, akrabalık bağlarını bile keseceksiniz öyle mi? İşte onlar, Allah’ın rahmetinden kovduğu kimselerdir.” (Muhammed, 47/22-23) Fesadın en görünür tezahürü akrabalık ilişkilerini dinamitlemektir. Rahmet veren unutulursa, rahmet kesilir. Akrabalık bağlarını koruyan Allah’ın düzenini korumuş olur.

Sıla-i Rahim: İmanın ve İhsanın Gereği

Akrabalık münasebetinde nazik nokta alâkanın bir mütekabiliyete değil sabır ve sevgiye istinat etmesi zaruretidir. Bir adam, “Yâ Rasûlallah, akrabamı ziyaret ediyorum, onlar bana sırt çeviriyor; ben iyilik ediyorum, onlar kötülük ediyor,” deyince Efendimiz şöyle buyurmuştu: “Eğer dediğin gibiyse, onlara sıcak kül yediriyorsun. Bu hâl üzere devam edersen, Allah seninle beraber bir yardımcı bulunduracaktır.” (Müslim, Birr 22)

Rahim, insanla Allah arasındaki görünmez hattır, hududu her şeyi kuşatmıştır. Bu yüzden hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Rahim, Rahman’dan bir bağdır. Kim onu korursa Rahman da onunla bağını korur; kim koparırsa, Allah da ondan koparır.” (Tirmizî, Birr 16) Sıla-i rahim, ilahi bağın yeryüzündeki tecellisidir. Rahmet, akraba akrabayı gözettikçe diri kalır. Akrabalık hakkını gözetmek bu yüzden yalnız aile hukukunu değil, rahmetin yeryüzündeki tecellisine vesile olmaktır.

Peygamber Efendimizin hayatı sıla-i rahmin müstesna örnekleriyle doludur. Sütannesi Halime’yi gördüğünde ayağa kalkar, “Bu benim annemdir!” der, omzundaki örtüyü yere sererdi. Huneyn Savaşı’nda esir düşen sütkardeşi Şeyma’ya gözleri dolarak “Hoş geldin” demişti. Dadısı Ümmü Eymen’i sık sık ziyaret eder, kendisine “Anamdan sonra annem, benim ev halkımdan geride sağ kalan kimsedir.” diyerek iltifat ederdi. Bir kurban kesecek olsa muhakkak Hazret-i Hatîce’nin akrabâlarına da bir pay gönderirdi.

Peygamberimiz amcası Ebû Talib’in hanımı Fatıma Hatun vefât ettiğinde “Bugün annem vefat etti” diyerek ağlamış, gömleğini ona kefen yapmış, cenaze namazını kıldırıp, kabri içinde bir müddet uzanmıştı. Bu davranışının sebebini soranlara ise “Ebû Tâlib’den sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiç kimse yoktur. Ahirette cennet elbiselerinden giymesi için ona gömleğimi kefen yaptım. Kabre ısınması için de oraya bir müddet uzandım” buyurmuştu.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, sıla-i rahmi sadece Müslüman olanlara değil, iman etmeyen akrabalara kadar genişletmiştir: “Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 60/8) Bu ayeti okuduktan sonra Efendimiz şöyle buyurmuştur: “En faziletli sadaka, akrabaya verilendir; çünkü onda hem sadaka, hem sıla sevabı vardır.” (Tirmizî, Zekât 24)

Modern çağın insanı kendisini kendine yeter bir varlık sanıyor. En yakınlarına bile tahammül gösteremeyişi yalnızlığını asaleti zannetmesinden. Hâlbuki asalet yalnızlıkta değil, yakınlara gösterilen alâkanın kalitesindedir. İnsanın akrabasına tahammülsüzlüğü kendisini o kurguya yerleştirene tahammülsüzlüktür. Yaratıcıya karşı bu isyan tavrı rahmetin aramızdan çekilmesine sebep oluyor. Modern insanın bağlantısı çok ama kendisini daha çok insan kılacak, rahmeti celbedecek bağlarını kurutuyor. Rahim ve rahmetle kurulan bağlar bizim daha çok insan olma fırsatımızdır. Akrabaya gösterilen alâka kendi var oluş hakikatimize gösterdiğimiz alâkadır. Bu alâka anne rahminde başlamış, bir bağ ve bir rahmetle ilahi olana bağlanmıştır.

Rahim ve rahmet ilişkisi, modern insanın kaybettiği en temel denge noktasıdır. İnsan özünde ilişkiler ve irtibatlar ile var olur; kimliğini, hafızasını ve vicdanını insânî münasebetler içerisinde bulur ve yaşar. Anne, baba, kardeş, amca, teyze, dayı ve hala gibi akrabalık rolleri insana kök kazandıran varlık halkalarıdır. Bu halkaların aynasında kendimizi tanır ve şahsiyetimizi fark ederiz. Akrabalık, zamanın hızında savrulan insanı sabitleyen görünmez bir eksendir. Her kuşaktan gelen dua, hatıra, hikâye insanı insan kılar; sıla-i rahim, bu hafızayı diri tutmanın adıdır.

Unutulan Bağ: Modern Hayatta Sıla-i Rahim

Modern dünya bireyselliği kutsayarak akrabalığı yok sayıyor. Bugün insan anne babasına bile yabancılaşmış durumdadır. Sıla-i rahim, bu kopuşa karşı bir direniştir. Çünkü insanı insan yapan sır akrabalık bağında ve bu bağa gösterdiği itinada saklıdır. Akrabayı aramak, alâka kurmak, mesaj atmak, dua etmek, ziyaret etmek, irtibatı canlı tutmak yalnızlığın ortasında rahmeti yeniden dolaşıma sokmaktır. Çünkü nebevi ifadesiyle “mükâfatı en hızlı verilen hayır, iyilik ve sıla-i rahimdir.” (Ebû Dâvûd, Edeb 51)

İnsan kendisini var eden bağlarından koptukça özgürleştiğini sanıyor. Ama fakirleşiyor, farkında değil. Kariyer, başarı ve özgürlük adına feda edilen bağlar insanın dengesini bozuyor. Sıla-i rahim çağrısı bir psikolojik şifa ve sosyolojik denge çağrısıdır. Çünkü aile bağlarını gözetmek, insana güven duygusunu, şefkati ve sadakati yeniden öğretir. İnsan evinde güvenmeyi öğrenmeden dünyada kimseye güvenemez. Her hatırlayış, bir ihyadır; her ziyaret, bir duadır. Bugün insanı yeniden insan kılacak şey kopmuş bağları rahmetle onarmaktır.

Akrabalık bağı, insan ile Allah arasında uzanan rahmet zincirinin yeryüzündeki halkasıdır. O halkayı koparmak, insanın kendi kaynağıyla bağını koparmasıdır. Varlığın ilk kucağı merhamettir; insan orada sevgiye muhtaç bir varlık olarak yoğrulur. Varlığı kucaklayan en büyük mânâ yine merhamettir. Bu yüzden sıla-i rahim anne karnında aşina olduğumuz bir kurbiyetin âlemdeki tecellisi ile buluşmak, onunla yaşamak ve onu yaşatma azmi ve çabasına yardımcı olmaktır. İnsan akrabalık bağlarını diri tuttuğunda, içine konduğu halkaya razı olduğunu ispat etmiş olur. Bu rıza o halkaya bizi koyana rızadır.

Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477

İslam ve İhsan

AKRABALIK İLİŞKİLERİ NASIL OLMALIDIR?

Akrabalık İlişkileri Nasıl Olmalıdır?

SILA-İ RAHİM (AKRABA ZİYARETİ) YAPMANIN ÖNEMİ NEDİR?

Sıla-i Rahim (Akraba Ziyareti) Yapmanın Önemi Nedir?

SILA-İ RAHİM YAPMANIN ÖNEMİ VE DİNİ HÜKMÜ NEDİR?

Sıla-i Rahim Yapmanın Önemi ve Dini Hükmü Nedir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.