Suudi Arabistan ve Yemen Krizi: Husiler, İran ve Bâbülmendep’te Değişen Dengeler
Suudi Arabistan-Yemen krizinde Husilerin yükselişi, İran’ın etkisi, ABD’nin tutumu ve Hürmüz-Bâbülmendep hattında değişen dengeler.
Ortadoğu’da dengeler öylesine hızlı değişiyor ki artık yalnızca “İran ile ABD arasında ne oluyor?” sorusunu sormak yetmiyor. Yemen’de Husilerin Kızıldeniz ve Babülmendep hattında ağırlığını artırması, ardından saldırılarını ve tehditlerini Suudi Arabistan’ın iç bölgelerine doğru taşınması, çok daha büyük ve sarsıcı soruları gündeme getiriyor.
ABD, İran ve Husilerle yürüttüğü pazarlık sürecinde kendi müttefiki Suudi Arabistan’ı neden yüz üstü bıraktı? “Büyük Şeytan” olarak nitelediği ABD ile pazarlık masasına oturan, Babülmendep’in Suudi Arabistan hariç ABD ve İsrail de dahil, herkese açık olduğunu ilan eden Husiler için bundan sonraki hedef İran ile birlikte Suudi Arabistan’ı çevrelemek mi? Riyad şimdi ne yapacak? ABD’ye güvenerek yoluna devam edecek mi, bu güvenin Riyad yönetimine faturası ne olacak? Yoksa Husilerle yeni bir pazarlık kapısını mı aralayacak, ya da İran ve Yemen denklemine karşı yeni bölgesel ittifaklara mı yönelecek? Bir başka soru ise çok daha tehlikeli: Yemen’de başlayan çatışma yeniden mezhep eksenli bir Sünni-Şii gerilimine dönüşebilir mi?
Eğer bu çatışma daha da genişlerse, bunun sonuçları yalnızca birkaç ülkenin sınırları içerisinde kalmayabilir. Enerjiden ticarete, deniz güvenliğinden mezhep dengelerine kadar bütün İslam dünyasını etkileyebilecek yeni bir dönem başlayabilir.
Bu ayki Dünya Gündemi sayfalarımızda, Suudi Arabistan, Husi ayrışmasının tarihi kökenlerinden başlayarak bugünlere nasıl gelindiğini ve bundan sonra bölgeyi nelerin beklediğine ilişkin öngörüleri yakın plana alacağız.
YEMEN NEDEN RİYAD İÇİN HEP BİR GÜVENLİK SORUNU OLDU?
İki komşu ülke arasındaki gerilimin tarihi arka planı ile başlayalım. Arabistan Yarımadası'nda yağmur alan tek yer güneybatı köşesidir, yani Yemen. Bu yüzden tarih boyunca insanlar oraya yerleşti, şehirler orada kuruldu, devletler orada doğdu: Sebe, Himyer gibi... Romalılar oraya "Mutlu Arabistan" (Arabia Felix) diyordu.
Suudi Arabistan'ın çekirdeği olan Necd ise yarımadanın kurak iç bölgesiydi. Ne tarım ne şehir ne de kalabalık bir nüfus vardı. Yani 20. yüzyıla kadar bu iki bölge arasındaki ilişkide üstte olan taraf Yemen'di. Petrol bu sıralamayı tersine çevirdi ama sadece maddi olarak. 1930'larda petrol bulununca kuzey aniden zenginleşti, güney ise yerinde saydı. Bugün Suudi Arabistan zengin, Yemen ise yarımadanın en yoksul ülkesi.
Yemen'in nüfusu 42 milyona yakın. Suudi Arabistan'ın toplam nüfusu 36 milyon dolayında olsa da bunun önemli bir kısmı yabancı işçilerden oluşuyor; yani öz Suudi vatandaşı sayısı Yemen'inkinin belirgin şekilde altında. Özetle Riyad; kendisinden daha kalabalık, çok daha genç ve çok daha yoksul bir toplumla 1.300 kilometrelik bir sınırı paylaşıyor. Riyad yönetimi bunu risk olarak görüyor.
ZEYDÎ İMAMETTEN ARAP SOĞUK SAVAŞI’NA
Kuzey Yemen’de yüzyıllar boyunca hüküm süren Zeydî imamet, Riyad’la köklü bir mezhebî ve kültürel gerilim taşıyordu. Husiler, İran’ın nüfuzuna girmeden çok önce de bu tarihsel çatışma hattının önemli aktörlerinden biriydi.
1962’de Zeydî imametini deviren cumhuriyetçi darbe, Yemen’i Arap Soğuk Savaşı’nın merkezine taşıdı. Mısır cumhuriyetçileri, Suudi Arabistan ise kraliyetçileri destekledi. Riyad açısından mesele artık yalnızca Yemen değildi; devrimci fikirlerin sınırlarına taşınması, doğrudan rejim güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüyordu.
Suudi Arabistan’ın bugün de izlerini taşıyan Yemen politikası işte bu dönemde şekillendi: Yemen’i ne tamamen çökertecek ne de güçlenip bağımsız bir aktöre dönüşecek bir noktaya getirmek. Kabile şeyhlerini finanse eden “Yemen Özel Komitesi” de bu siyasetin başlıca kurumsal araçlarından birine dönüştü.
RİYAD’IN YEMEN DENKLEMİNDEKİ KIRMIZI ÇİZGİSİ
1990’da Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesi Riyad’ı zaten rahatsız etmişti. Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in 1990-91 Körfez Savaşı’nda Irak’a yakın durması ise bardağı taşırdı. Suudi Arabistan, yaklaşık bir milyon Yemenli işçiyi sınır dışı ederek karşılık verdi. Bu karar Yemen ekonomisini ağır biçimde sarstı, ülkedeki yoksulluğu daha da derinleştirdi.
Yemen’in Körfez İşbirliği Konseyi’ne hiçbir zaman dahil edilmemesi de Riyad’ın bu yaklaşımının bir başka yansımasıydı. Zira coğrafyanın en kalabalık ve en yoksul ülkesinin Körfez sistemine dahil edilmesi, bölgenin siyasi ve ekonomik dengelerini değiştirebilirdi.
BÖLGEDE YAŞANAN HER SAVAŞ HUSİLERİ GÜÇLENDİRDİ
2004-2010 arasında Suudi Arabistan’ın vesayetindeki meşru Yemen hükümetleriyle Husiler arasında birden fazla savaş yaşandı. İlk bakışta Yemen devleti ile silahlı bir grup arasındaki çatışmalar gibi görünen bu çatışmalar, zaman içerisinde Husilere önemli bir savaş tecrübesi kazandırdı. Husiler, İran’ın sağladığı askeri ve lojistik destekle her çatışmadan sonra yalnızca askeri olarak değil, siyasi olarak da güçlendi.
Yemen yönetimi içindeki parçalanmalar, aşiret dengeleri, siyasi rekabetler, ideolojik farklılıklar ve iktidar mücadeleleri Husilere geniş bir manevra alanı açtı. 2011’de Arap Baharı ile başlayan halk devrimine katılmamalarına rağmen Ensarullah Hareketi adı altında 18 Mart 2013'te başlayan Ulusal Diyalog Konferansı'na katılarak siyasi kazanımlar elde etmeyi sürdürdüler.
ARAP BAHARI HUSİLERE ALTIN FIRSAT SUNDU
Arap Baharı Yemen'e ulaştığında Müslüman Kardeşler çizgisindeki Islah Partisi, muhalefet blokunun en örgütlü ve güçlü unsurlarından biriydi. 2011'deki ayaklanmada da önemli rol oynadı. Ancak Suudi Arabistan açısından asıl öncelik, Ali Abdullah Salih rejiminin devrilmesinden sonra ortaya çıkacak güç boşluğunu kontrol altında tutmak ve Yemen'in Riyad'ın nüfuz alanından çıkmasını engellemekti.
Yemen’de Müslüman Kardeşler çizgisindeki Islah hareketinin muhtemel iktidarı Riyad yönetimini endişelendirdi. 2012'den sonra bu endişe Riyad açısından daha da büyüdü. Mısır'da Muhammed Mursi iktidarı ve onu destekleyen Türkiye ve Katar faktörü Riyad'ın kaygısını artırdı. Riyad'ın gözünde artık Islah yalnızca Yemenli bir siyasi parti değildi; bölgesel İhvan ağının Yemen ayağı olma potansiyeli taşıyordu.
“DÜŞMANIMIN DÜŞMANI” MANTIĞI TERS TEPTİ
Riyad’ın Müslüman Kardeşler çizgisindeki Islah’ın güçlenmesinden rahatsızlığı, Yemen denkleminde önemli bir rol oynadı. 2011’de 33 yıllık iktidarını kaybeden Ali Abdullah Salih ise daha sonra, yıllarca savaştığı Husilerle Islah’ı tasfiye etmek için işbirliğine gitti. BAE’nin İhvan/Islah karşıtlığı ve Husilerin Islah’ı kendi nüfuz alanlarındaki başlıca rakip olarak görmesi de tabloyu tamamladı. Dört farklı aktör, farklı gerekçelerle aynı noktada buluştu: Islah’ın zayıflatılması. Bu ortak zemin Yemen’de dengeleri kökten değiştirdi ve Husilerin önünü açan sürecin en önemli dönemeçlerinden biri oldu. Islah zayıfladı, devlet içindeki Sünni siyasi, askeri denge bozuldu. Salih-Husi ittifakı güç kazandı. Nihayetinde 2014’te Husiler San’a’yı ele geçirdi. Salih’in Husilerle kurduğu ittifak ise 2017’de bozuldu. Suudi Arabistan’a yaklaşarak Husilere karşı cephe açmasının ardından, 4 Aralık 2017’de Husiler tarafından San’a yakınlarında düzenlenen pusuda öldürüldü.
Müslüman Kardeşler çizgisindeki Islah'ın Yemen'de iktidar olmasını engelleme arayışı bir diğer ifadeyle “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı Husilerin önünü açan siyasi denklemin oluşmasına katkıda bulundu. Yemen’de Husiler ve dolayısıyla İran lehine değişen dengeler tersine çevirmek için Suudi Arabistan, Arap Koalisyonu ile 2015'te Yemen’e yönelik askeri müdahaleye mecbur kaldı.
2015’te Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan Arap Koalisyonu’nun “Kararlılık Fırtınası” adını verdikleri Yemen operasyonu yıllar sürse de sonuç vermedi. Sonrasında devreye alınan abluka Yemen’de çok ciddi insani krizlerin yaşanmasına neden oldu. Ancak büyük yıkıma ve yaşatılan insani felaketlere rağmen, Arap koalisyonu Yemen’de ilan ettiği ana stratejik hedeflere ulaşamadı.
Suudi Arabistan’ın sahadaki müttefiklerine askeri yardımı sınırlı tutması, Yemen ordusunu tek bir yapıda birleştirmek yerine, devlet bünyesi dışında Suudi ve BAE fonlu paralel kuvvetler kurarak ordunun bölünmesine yol açması bu başarısızlığın ardındaki nedenler arasında sayılıyor. Yemen meşru hükümetin Riyad’dan yönetilmesi, kararları vesayet altında ve kurumları çalışmaz halde bir yapıya dönüşmüş olması bu başarısızlığın diğer nedenleri arasında sayılıyor.
Suudi Arabistan ile BAE’nin Yemen’deki çıkarları 2015’teki müdahaleden hemen sonra aynı görünse de, özellikle 2017-2018’den itibaren belirgin biçimde ayrıştı; 2019’da ise bu ayrışma açık bir güç mücadelesine dönüştü.
Bu süreçte İran ise müttefikine, askeri eğitimlerin yanı sıra füze, İHA ve deniz sistemleri gibi geniş ve kısıtlamasız bir silah desteği sundu Nihayetinde 11 yıllık savaşın sonunda Husilerin geriletilmesi şöyle dursun daha güçlü bir aktöre dönüşmesinin önüne geçilemedi. 2022'de BM öncülüğünde taraflar arasında ateşkes sağlansa da bu ateşkes kalıcı bir barış anlaşmasına dönüştürülemedi.
HUSİLER İÇİN FİLİSTİN DAVASI: AMAÇ MI, ARAÇ MI?
7 Ekim Aksa Tufanı sonrasında oluşan jeopolitik konjonktür, Husilere Yemen sınırlarını aşan güçlü bir meşruiyet ve hareket alanı sağladı. Husiler, saldırıdan yalnızca birkaç gün sonra Gazze’ye destek ilan ederek Filistin meselesini bölgesel mücadelenin merkezine taşıdı. Böylece Yemen’deki iktidar mücadelesinin ötesine geçerek Arap ve İslam dünyasında kendisine yeni bir siyasi alan açtı.
Ancak burada asıl soru şudur: Husiler Filistin davasını mı savunuyor, yoksa Filistin davasını kendi bölgesel güç projelerinin bir kaldıracı olarak mı kullanıyor? Zira İran’ın bölgesel siyasetinde de Filistin meselesi, yalnızca bir dava olarak değil, nüfuz alanını genişleten ve bölgesel güç projeksiyonunu meşrulaştıran önemli bir araç olarak kullanılıyor. Husilerin Gazze savaşı sonrasında izlediği çizgi de bu açıdan İran modelini hatırlatıyor.
Bir hareketin İsrail’e saldırması, onu otomatik olarak “direniş hareketi” haline getirmez. Filistin Âlimleri Heyeti’nin, “Gazze’ye destek olmak, hiç kimseye Yemen halkına zulmetme veya onların kanını helal görme hakkı vermez” açıklaması da bu ayrımı ortaya koyuyor.
Bu nedenle Husilerin Gazze’deki eylemlerinden önce Yemen’deki pratiğine bakmak gerekiyor. Çünkü Husilerin tarihsel varlık nedeni Filistin meselesi değil, Yemen’deki iktidar mücadelesidir. Hareket; toprak kontrol eden, rakip Yemenli gruplarla savaşan, kendi yönetim mekanizmalarını kuran ve Yemen’in tamamı üzerinde iktidar iddiasında bulunan silahlı bir siyasi aktördür. Yemen’deki uygulamaları da çeşitli çevrelerce baskı, ihlal ve katliam iddialarıyla eleştirilmektedir.
Bu tablo, “direniş” söyleminin Husilerin Yemen’deki siyasi ve askeri hedeflerini perdeleyip perdelemediği sorusunu gündeme getiriyor. Bu perspektife göre Gazze, Husiler açısından yalnızca desteklenen bir dava değil; Yemen’deki iktidar mücadelesini, bölgesel nüfuz arayışını ve askeri kapasitesini tahkim eden güçlü bir siyasi kaldıraç işlevi görüyor. Dolayısıyla Husilerin Filistin politikasını, yalnızca ideolojik bir dayanışma üzerinden okumak eksik kalabilir. Filistin davası, İran örneğinde olduğu gibi, Husiler için de bölgesel güç mücadelesinin taşıyıcı unsurlarından birine dönüşmüş görünüyor.
HÜRMÜZ’DEN BÂBÜLMENDEP’E UZANAN YENİ DENKLEMİN KRİTİĞİ
Ortaya çıkan jeopolitiği genel bir değerlendirmeyle toparlayacak olursak; Hürmüz ve Bâbülmendep’te yaşanan son gelişmeler, İran’ın Hürmüz’de oluşturduğu baskıyı Yemen üzerinden Bâbülmendep’e taşıyabildiğini gösteriyor. Husilerin Bâbülmendep çevresindeki stratejik kazanımları ise Suudi Arabistan’ı Washington, Husiler ve bölgesel dengeler arasında daha kırılgan bir konuma itti. 2015’te “meşruiyeti geri getirme” hedefiyle Yemen savaşına giren Riyad, bugün Husilerin güneyden enerji hatlarını ve deniz ticaretini tehdit edebildiği bir tabloyla karşı karşıya.
Üstelik Riyad’ın Washington’dan beklediği güvenlik desteğinin sınırlı kalması, bu kırılganlığı daha görünür hale getiriyor. ABD ile Husiler arasında yürütülen temaslarda Amerikan gemilerinin güvenliğinin öncelenmesi, Suudi çıkarlarının ise aynı ölçüde güvence altına alınmaması, Riyad’ın güvenlik mimarisine ilişkin soru işaretlerini büyütüyor. Son dönemde Husilerin Suudi hedeflerine yönelik füze ve İHA saldırılarını artırması da bu baskının artık yalnızca teorik bir risk olmadığını ortaya koyuyor.
Burada daha büyük stratejik soru, İran’a yönelik bir savaşın İran sınırları içinde tutulup tutulamayacağıdır. Tahran’ın doğrudan çatışmanın maliyetini Husiler, Irak’taki silahlı gruplar, füze ve İHA kapasitesi ile deniz geçiş yolları üzerinden bölgeye yayma imkânı bulunuyor. Bu nedenle Riyad açısından mesele yalnızca askerî savunma değil; enerji ihracatının, deniz ticaretinin ve ekonomik dönüşüm programlarının savaşın etkilerinden korunmasıdır. Nitekim Hürmüz’deki baskının ardından Suudi Arabistan’ın alternatif ihracat güzergâhı olarak kullandığı Kızıldeniz hattının da Husilerin baskısı altına girmesi, iki boğaz arasındaki stratejik bağlantıyı açık biçimde ortaya koyuyor.
Bu tablo, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan arasındaki güvenlik işbirliğinin de önümüzdeki dönemde daha somut bir anlam kazanabileceği bir zemin oluşturuyor. Riyad açısından mesele artık yalnızca Yemen’de Husilerle mücadele etmek değil; Körfez’den Kızıldeniz’e uzanan enerji ve deniz güvenliği hattını koruyabilmek.
Velhasıl, önümüzdeki dönemin temel sorusu şudur: İran, Husiler üzerinden Bâbülmendep’i Hürmüz’le birlikte kullanarak enerji hatlarını, deniz ticaretini ve Körfez’in güvenlik mimarisini ne ölçüde baskı altında tutabilecek?
Bu nedenle Hürmüz ve Bâbülmendep’i iki ayrı kriz alanı olarak değil, Ortadoğu’nun enerji ve güvenlik dengelerini birbirine bağlayan tek bir stratejik hat olarak okumak gerekiyor. Bu hattaki güç dengesi değiştikçe İran, Yemen, Irak ve Körfez’in güvenlik mimarisi de değişecektir. Dolayısıyla bugün yaşananlar yalnızca yeni bir savaş cephesi değil; Ortadoğu’nun önümüzdeki yıllardaki siyasi, ekonomik ve güvenlik düzenini belirleyebilecek daha büyük bir kırılmanın habercisi olabilir.
Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488








YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!