Modern Hayatta Unutulan Bir Değer: İslam’da Sıla-i Rahim ve Akrabalık Bağlarını Güçlendirmenin Önemi

İLAM Genel Müdür Yardımcısı Hidayet Erdoğan Hoca ile gerçekleştirilen röportajda, İslam’ın sıla-i rahim emrine yüklediği anlamı ve akrabalık bağlarını yaşatmanın gönül dünyamıza kattığı bereketi konuşuldu.

İlmi Araştırmalar Merkezi (İLAM) eğitimden sorumlu genel müdür yardımcısı Hidayet Erdoğan Hoca ile gönül iklimimize bereket tohumları serpen, huzurumuzun ve toplumsal dirliğimizin anahtarı olan sıla-i rahim mevzuunu, akrabalık bağını sürdürmenin mânevî ve ahlâkî zorunluluğunu konuştuk…

İSLAM’DA SILA-İ RAHİM: MODERN HAYATTA AKRABALIK BAĞLARINI GÜÇLENDİRMENİN ÖNEMİ

Hocam, modern hayat tarzı bizi insani ve İslami değerlerimizden uzaklaştırıyor. Günümüzde bu değerlerimizden biri olan sılâ-i rahim terk edilmeye başlandı. Konunun dinî boyutu ise yeni nesillerce pek bilinmiyor. Akrabalık bağlarını sürdürmenin İslam ahlâkındaki yeri ve önemini anlatır mısınız?

Hidayet Erdoğan: Sıla-i rahim, sadece fıtrî bir eğilimden, duygusal bir yaklaşımdan ibaret değildir; bilakis, Rabbimizin üzerimize bir vazife olarak yüklediği, gözetilmesi gereken bir emirdir. Bu emrin, Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de defaatle vurgulanması dahî, insanın bu noktada ne denli ihmalkâr olabileceğini açıkça işaret eder. Dinimiz, ferdiyetçilikten ziyade ictimailiği, uzletten ziyade ülfeti esas alır. Sıla-i rahim ise, toplumda ülfetin ve sosyal dayanışmanın ilk ve en sağlam halkasıdır.

Nisâ sûresinin ilk âyetinde:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.”  buyruluyor.

Dikkat edilirse Allah’a saygısızlığın hemen arkasından sıla-i rahime riayet etmemekten sakınılması istenmekte olup İslâm âlimleri bu âyete ve daha başka âyet ve hadislere dayanarak sıla-i rahmi gözetmenin vâcip ve sıla-i rahme riayetsizliğin haram olduğunu bildirmiştir.

Bu vacibin kapsamındaki birinci derece yakınlar kişinin anne- babası, kendi evlatları, dedesi, anneannesi, babaannesi, torunları, kardeşleri ile hala, amca, dayı ve teyzedir.

Yani, sıla-i rahim diye ifade ettiğimiz bu emir, bahsi geçen birinci derecede olan akrabalık bağları için geçerlidir. Halanın çocukları, teyzenin çocukları, dayının çocukları gibi ikinci derece akrabalar bu vacibin kapsamına girmez. Yani, bu konuda vebal yoktur. Terk edilmesi vebale sebep olan akrabalık bağı; hala ise halada, teyze ise teyzede, dayı ise dayıda biter. Bu, o kişilerle görüşülemez anlamına gelmez. Elbette görüşme, ilgi ve ünsiyet devam ettirilir. Ancak zorunluluk yoktur. Bu konuda, birinci dereceden olan yakınlarımızdan mesuliyetimiz bulunmaktadır. Diğer akrabalarımızla ise insani ve güzel ilişkilerimizi, yani ünsiyetimizi devam ettirmeliyiz.

İmam Mâverdî Hazretlerinin bir tespiti var: Cenâb-ı Hak, evlada iyilik yapmayı teyit eden bir emirle zorunlu kılmazken, anne-babaya iyilik yapmayı (ihsan) kesin bir dille emretmiştir. Bunun ardındaki ince hikmet şudur: İnsan, doğuştan gelen derin bir şefkatle evladına zaten iyilik yapar, onu ihmal etme eğilimi çok düşüktür. Ancak anne-babaya iyilik yapmakta zorlanabilir, burada bir gevşeklik ve ihmal söz konusu olabilir.

Sıla-i rahim de böyledir. Akrabalık bağını, birçoğumuz, “nasıl olsa kan bağımız var, o benim yakınımdır, ne yaparsam yapayım bana sahip çıkar” gibi bir güven yanılgısıyla kendi haline bırakıyor onu güçlendirme cihedine gitmiyoruz. Bu rehavet hali, kişiyi sanki akrabalık bağının sonsuz bir kredi gibi kendi kendine tükenmeyeceği yanılgısına iter. Oysa bu bağ, tıpkı bir bahçe gibi, sürekli sulama, bakım ve ilgi ister. İşte insanda bulunan bu ihmalkârlık potansiyeli sıla-i rahim emrinin ne ölçüde gerekli olduğunu ortaya koyar.

Sıla-i rahim, sadece uhrevi bir kazanç değil, aynı zamanda dünyevi bir berekettir; haneye huzur, aile fertleri arasına mutluluk ve emniyet tohumları eken yüce bir haslettir. Lakin günümüzde, çoğu kez incir çekirdeğini doldurmayacak kadar basit ve tamamen dünyevî sebeplerden ötürü bu vazifeyi terk ediyoruz. Hatta bir selâmı dahi çok görüyor, aradaki mesafeyi zamanla bir uçuruma dönüştürebiliyoruz. Bu sebeple, akrabalık bağı, kendi haline bırakılabilecek basit bir ilişki değil, Cenâb-ı Hakk’ın doldurmamızı istediği hayati bir boşluktur. İhmalin ve vefasızlığın bedeli ise maalesef sadece dünyevî değil, uhrevî alanda da çok ağırdır.

Sıla- ı rahim karşısında insanlar üç sınıftır:

  1. Muvaasıl: yani kimin kendisi ile irtibat kurduğuna, kaç kez ziyaret ettiğine, ne kadar, ne zaman aradığına aldırmadan kendisi sıla-i rahim görevini yapan kimselere verilen sıfattır. Bu durum hem insanî hem İslâmîdir.
  2. Mukaafi: Sadece kendine yapılan ziyaretleri, kurulan ilgi, alaka ve iletişimleri dikkate alıp onlara karşılık veren, kendiliğinden sıla-i rahim görevine dikkat etmeyen kimselere verilen sıfattır. Bu insanîdir ama İslâmî değildir.
  3. Kaati: Bu da ne gelene gider ne de kendi sıla-i rahim görevini yapar. Bu ne İslâmî ne de insanîdir. Bu kimselerle ilgili Peygamber Efendimizin “Akrabasıyla ilişkisini kesen kimse cennete giremez.” (Buhârî, Edeb 11) hadis-i şerifi ile ahirete yönelik tehdidi vardır.

Dinimizce sıla-i rahim üzerinde ısrarla durulmuş olmasındaki hikmetler nelerdir?

Hidayet Erdoğan: Sıla-i rahimin dinimizce hayatî bir emir olarak görülmesinin temelinde, akrabalık hukukunun ihmalinden doğan kırgınlığın sıradan bir kırgınlık değil, düşmanlığın en şiddetli haline dönüşebilme potansiyeli yatar.

Akrabalık, yabancılar arasındaki gibi nötr bir zemin üzerine kurulmaz; kan bağı (nesep) ve hamiyet duygusu gibi çok güçlü ve derin duygusal bir zemine dayanır.

Bir arkadaşla aranıza mesafe girince, aradaki ilişki askıya alınır. Ancak akrabalıkta durum farklıdır. Akraba, sizin iç dünyanızı, mal varlığınızı, zaaflarınızı, başarılarınızı ve hayattaki ilerlemenizi en yakından bilen kişidir. Siz bu güçlü akrabalık bağını ihmale kalktığınızda, yani “Nasıl olsa akrabamdır, bana sahip çıkar” veya günümüzde bazı katı kalplerin ifadesiyle “Akrabalarımı ben seçmedim ki yakınlık kurayım” gibi anlayışlara kapıldığınızda, aradaki boşluk normal bir soğukluğa dönüşmez. O boşluk, hemen haset (kıskançlık), münafese (haksız rekabet) ve kıyaslama gibi duygularla dolar.

Akrabalık bağını istismar eden ve hukukunu gözetmeyen kişi, dışarıdan gelen bir düşmanlıktan daha şiddetli, kökleri derine inen bir düşmanlıkla (adavet-saldırı) karşılaşır. Çünkü bu durumda yakınlık, artık hesaplaşma zeminine dönüşür. Akrabalar, birbirlerinin başarısını kıyaslar, kazancını sorgular ve en önemlisi, birbirlerinin zayıf noktalarına hassas sinir uçlarına dokunacak bilgiye sahiptirler. Bu bilgi, hasetle birleştiğinde, en yakınımızdaki kişi, bizim için en büyük tehlike haline gelir. Kalpte oluşan bu yara, dışarıdan gelen bir kırgınlık gibi kolay iyileşmez, çünkü yarayı açan kişi fıtraten en güvendiğiniz, kan bağıyla bağlı olduğunuz kişidir. Bu nedenle hikmet ehli zatlar, gözetilmeyen kardeşin farkına varılmayan bir tuzak haline gelebileceği uyarısını yapmışlardır. Bir hikmette dikkat edilmezse “Evlat kalp hastalığı, kardeş tuzak olur” deniliyor. İşte dinimiz, bizi bu derin fıtrî çöküşten korumak için sıla-i rahim üzerinde bu kadar ehemmiyetle durmuştur. Bu bağı beslemezsek, yakınlık tam tersi bir etkiyle en derin uzaklığa döner.

Bu bağı sun’î bir şekilde değil de samimi ve doğal olarak beslemenin yolu sizce nedir? Nasıl bir kalbî kıvamla hareket edilmelidir?

Hidayet Erdoğan: Bu yolda kılavuzumuz dinimizin emrettiği hukuktur. Akrabalık bağını, “Allah rızası için sevgi besleme” düzeyinden, “Allah'ın emrettiği hakları yerine getirme” düzeyine taşımalıyız. Hikmet ehli bir zat demiştir ki: “Akrabalarınızın haklarını gözeterek (bil hukûk) ilişkileri canlı tutunuz. Alakayı keserek (bil ukûk) ilişkileri kurutmayınız". Buradaki kilit kelime hukuk’tur; yani akrabalık, karşılıklı sorumluluklar ve haklar üzerine kuruludur.

Sıla-i rahimi bir hukuk sistemi olarak ele aldığımızda, pratik adımlar, sadece maddî değil, manevî boyutları da içerir:

İletişim Hukuku: En basit gibi görünen şey, aslında en mühim olanıdır. “Nasılsın, iyi misin?” demek, bir telefon açmak, bir bayram mesajı göndermek... Bu, sadece bir nezaket değil, o bağı sürekli kontrol eden bir canlılık damarıdır. Bu damarı keserseniz, aradaki bağ hızla kurur. Unutmayalım ki, iletişim ağı en sık olan toplumlar en güçlü ve en güvenilir olan toplumlardır. Bu hukuk, arama sıklığı ve kalitesiyle yerine getirilir. İletişimdeki süreklilik, "Ben seni unutmadım, sana değer veriyorum" mesajının en temel taşıyıcısıdır.

Destek ve Paylaşım Hukuku: Akrabalarımızın hayatındaki önemli anlarda yanlarında olmak, bir zorunluluktur. Sevinçte tebrik, üzüntüde taziye, hastalıkta ziyaret, başarıda takdir. Bu anlarda ilk koşan, ilk arayan biz olmalıyız. Akrabalarımız, ihtiyaç duyduğumuz anda hemen yanımızda bitiveren gizli bir ordu gibidir. Bu orduyu canlı tutmak, bizim emniyetimiz ve istikbalimiz için hayatî bir adımdır.

Maddi Hukuk (İnfak ve Yardımlaşma): Akrabadan birine yardım etmek, yabancıya yapılan yardımdan kat kat üstündür. Zira bu hem sadaka hem de sıla-i rahim sevabını bir arada barındırır. Akrabamızın maddi ihtiyacını gidermek, onlara el uzatmak, sadece bir hayır değil, aynı zamanda o bağı güçlendiren, aradaki minnet duygusunu ortadan kaldıran yüce bir fazilettir. Akrabalar, yabancılardan yardım alırken hissettikleri ezikliği, yakından yardım alırken hissetmezler; bu, onların izzetini korur. İnfak, kardeşler arasındaki haset ve rekabeti ortadan kaldıran en büyük manevî silahtır.

Hediye Hukuku ve İhtiram: Hediyeleşmek, muhabbeti artıran en güzel vesiledir. Hediye, sadece maddi değeriyle değil, gösterilen ehemmiyet ve değer bilme hissiyatıyla o bağı kuvvetlendirir. Aynı zamanda, özellikle gençlere ve bizden küçüklere karşı bile ihtiramı (saygıyı) elden bırakmamak gerekir. Eğer bir yanlışları varsa, azarlamak yerine, uzun uzun, düzgünce anlatmak, nasihat vermek için vakit ayırmak gerekiyor.

Akrabalık bağını bağlayıp sıklaştıran önemli araçlardan biri de şüphesiz ki hediyedir. Zaten hediye tebliğ ve davette de etkin bir şekilde istifade edilen genel bir ülfet aracıdır.

Hayır Dua Etmek ve Gıybetten Kaçınmak: Sıla-i rahim, sadece fiziki ziyaret ve maddi yardımla sınırlı değildir. Akrabanızın arkasından adlarını teker teker anarak hayır dua etmek, onların dünya ve ahiret saadeti için Rabbimize yakarmak, manevi hukukun en zarif şeklidir. Aynı şekilde, akrabalar hakkında gıybetten ve su-i zandan kesinlikle kaçınmak gerekir. Birinin hatası varsa, bunu diğer akrabaların arasında yaymak, o bağın kopmasına sebep olmaktır.

Bu, belki de günümüzde en çok zedelenen hukukî alandır. Çünkü insanlar, en çok akrabalarının ve yakınlarının gıybetini yapma eğilimindedir. Bu durum, sıla-i rahimi kalben yıkıma götürür Sıla-i rahimin özü olan muhabbeti bitirir.

Akrabalık bağını ihmal ettiğimizde ortaya çıkan haset, çekememezlik ve rekabet gibi duygular, toplumun çekirdeği olan aileyi ve akrabalık yapısını nasıl tahrip ediyor? Bu yıkıcı duygularla başa çıkmanın manevî ve ahlakî yolları nelerdir?

Hidayet Erdoğan: Haset ve rekabet, ülfet kavramının, yani uyum ve kaynaşmanın tam zıttıdır. Ülfetin olmadığı yerde, huzur olmaz, bereket olmaz. Akraba arasındaki haset ise, bir kişinin en zayıf noktasından vurulabilmesi demektir. Çünkü yabancılara en derin sırrınızı vermediğiniz için o sizin iyi ve zayıf noktalarınızı bilemez, ancak akrabanız sizin bütün zayıf ve güçlü yönlerinizi, geçmişinizi ve potansiyelinizi iyi bilir. Haset, sahibine bu bilgiyi bir zehirli silah olarak kullandırabilir. Bu da akrabalık bağını tamamen içten çökertir, güveni sarsar.

Bu duygularla başa çıkmanın temel yolu; tevhid bilinci yani ahiret hesabına inanmak nefs terbiyesi ve Allah’ın taksimine rıza ahlakıdır.

Haset, temelde rızık endişesinden ve Allah’ın taksimine razı olmamaktan doğar. Başkasının malına, başarısına, evladının durumuna bakıp onu çekemeyen kişi, aslında Allah’ın ona verdiğini sorguluyordur. Herkese nasibinin ayrıldığını, kimsenin rızkını yiyemeyeceğimizi, her başarının ardında ilahi bir taksim olduğunu idrak etmek, hasedin zehrini kökünden kurutur. Bu, tevhidin bir gereğidir. “Onun niçin bu kadar nimeti var, ben de aynı çalışmaları yapıyorum; onun ne özelliği var ki” düşüncesi yerine “ona veren Allah bana da verir” deyip sabrederek rızkı ve imkânları onun gerçek sahibinden beklemek gerekir

Akraba arasında dünyevi konularda haksız, yıpratıcı bir yarışa girmemek esastır. Başarısını kıskandığınız akrabanıza karşı tebrik ve takdir dilini kullanmak, nefs-i emmareye karşı bir cihaddır. Onu onurlandırmak, aslında kendinizi arındırmak ve manevi olarak yükseltmektir. Bir akrabanın başarısıyla sevinmek, kendi başarınızla sevinmekten farksızdır.

Akrabalıkta hatalar elbette olacaktır. Kusursuz insan yoktur. Ancak bu hataları sürekli büyütmek ve yüzüne vurmak yerine, af ve müsamahayı esas almak gerekir. Af, aradaki bağı sağlamlaştıran manevi çimentodur. Akrabalık bağını ayakta tutan yegâne kuvvet, işte bu müsamaha ahlakıdır. Müsamahayı gösteren, Allah katında daha üstün bir mertebeye ulaşır.

Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Birbirinizle alâkayı kesmeyin! Birbirinize sırt dönmeyin! Birbirinize kin tutmayın! Haset etmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun!” (Müslim, Birr 30).

Bu güzel sohbetiniz için teşekkür ederiz, Allah sizlerden razı olsun Hocam.

Hidayet Erdoğan: Bendeniz teşekkür ederim, Rabbim Müslümanların arasına umumi bir ülfet ve muhabbet ilkâ eylesin. Âmin.

Kaynak: Altınoluk Dergisi, Sayı: 477

İslam ve İhsan

AKRABALARIMIZA KARŞI GÖREVLERİMİZ

Akrabalarımıza Karşı Görevlerimiz

İSLAM’DA AİLE VE AKRABALIK İLİŞKİLERİ

İslam’da Aile ve Akrabalık İlişkileri

PEYGAMBER EFENDİMİZ AKRABALARINA NASIL DAVRANIRDI?

Peygamber Efendimiz Akrabalarına Nasıl Davranırdı?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.