Peygamber Efendimizin İslâm’ı Tebliği ve Akabe Biatları

Peygamber Efendimizin İslâm’ı tebliğ mücadelesi, Mekke’deki davet süreci, Ensâr ile buluşmaları ve Akabe Biatları’nın hicret yolunu açan tarihî önemi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), İslâm’ı tebliğ için her fırsatı değerlendiriyorlardı. Bilhassa insanların toplandığı yerlere ve toplu hâlde bulunan gruplara gidiyor ve İslâm’ı anlatıyorlardı. Hac mevsiminde kabileler Mekke-i Mükerreme’ye geldiğinde onlarla tek tek görüşüyorlardı.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEKKE PANAYIRLARINDA İSLÂM’I TEBLİĞİ

Târık bin Abdullah el-Muhâribî, bir müşahedesini şöyle anlatır:

“Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’i Zülmecaz Panayırı’nda üzerinde kırmızı bir elbise olduğu hâlde görmüştüm:

«–Ey insanlar! Lâ ilâhe illallâh, deyiniz de kurtulunuz!» diye yüksek sesle hitap ediyorlardı. Bir adam da elindeki taşla onu takip ediyor ve:

«–Ey insanlar, sakın ona inanmayınız, itaat etmeyiniz. Çünkü o yalancıdır» diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla Efendimiz’in ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere:

«–Kimdir bu zât?» diye sordum.

«–Bu, Abdulmuttalib oğullarından bir gençtir» dediler.

«–Ya onun ardına düşüp taş atan kimdir» diye sordum.

«–O da onun amcası Ebû Leheb’dir» dediler.” (Dârekutnî, III, 44-45. Krş. Ahmed, III, 492-493; Hâkim, I, 60/38-39)

Zü’l-Mecâz: Câhiliye devrinde Mekke’de Arafat’a bir fersah mesâfede kurulan bir panayırdır. Zi’l-Hicce ayı girince başlar, Zi’l-Hicce’nin 8’inci günü olan Terviye gününe kadar devam ederdi.

Zü’l-Mecâz Panayırı’nda Peygamberimize Yapılan Muhalefet

Ebü’z-Zinâd (r.a) şöyle anlatır:

Rabîa bin Ibâd ed-Dîlî (r.a), câhiliye ehlinden iken Müslüman olmuştu. O, şöyle anlattı:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Zü’l-Mecâz panayırında şu gözlerimle gördüm:

«‒Ey insanlar! “Lâ ilâhe illallah” deyiniz, kurtulunuz!» buyuruyorlardı.

Bu şekilde panayırın bütün sokaklarına tek tek giriyorlardı. İnsanlar da O’nun mübârek sözlerine taaccüp ettikleri için etrafına toplanmışlardı. Hiç kimse bir şey söylemiyor, O ise hiç susmuyordu:

«‒Ey insanlar! “Lâ ilâhe illallah” deyiniz, kurtulunuz!» buyuruyorlardı.

Ancak, ardında, şaşı gözlü, parlak yüzlü ve iki tane saç örgüsü olan bir adam:

«‒O, dinden çıkmıştır, yalancıdır!» diye bağırıyordu.

«‒Bu zât kimdir?» diye sordum:

«‒Muhammed ibn-i Abdullah! O Nebî olduğunu söylüyor.» dediler.

«‒O’nu yalanlayan şu adam kim?» dedim:

«‒Amcası Ebû Leheb» dediler.”

Hâdiseyi rivâyet eden Ebü’z-Zinâd der ki: Ben Rabîa’ya:

“‒Sen o gün küçük müydün?” diye sordum:

“‒Hayır, vallâhi, ben o gün aklı başında bir delikanlı idim!” dedi. (Ahmed, III, 492)

Ebû Cehil’in Engellemelerine Rağmen Peygamberimizin Tebliğe Devamı

Eş’as (r.a) şöyle anlatır:

Benî Mâlik bin Kinâne’den yaşlı bir zât şunları anlattı:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i Zü’l-Mecâz panayırında gördüm. Çarşıyı sokak sokak geziyor, âdetâ altını üstüne getirerek:

«‒Ey insanlar! “Lâ ilâhe illallah” deyiniz kurtulunuz!» buyuruyorlardı.

Ebû Cehil de Efendimiz (s.a.v)’in üzerine toprak saçarak:

«‒Ey insanlar, bu adam sizi aldatarak dîninizden ayırmasın! O sizden bu sözü, ilâhlarınızı terketmeniz, Lât ve Uzza’yı bırakmanız için istiyor» diye bağırıyordu.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ise ona hiç dönüp bakmıyor, mukaddes vazifelerine devam ediyorlardı.”

Biz bunları anlatan zâta heyecanla:

“‒Bize Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i târif edebilir misin!” diye ricâda bulunduk. Şöyle târif etti:

 “‒Kırmızı çizgili iki elbise giymişlerdi, uzuna yakın orta boylu idiler. Mübârek vücutları etine dolgundu. Son derece güzel yüzlü idiler. Mübârek saçları simsiyah, mübarek tenleri bembeyaz ve mübârek saçları da gür idi.” (Ahmed, IV, 63; V, 376)

Peygamber Efendimizin Tebliğ Mücadelesi ve Kızı Zeyneb’in Vefası

Hâris bin Hâris (r.a) anlatıyor:

“Babama:

«–Bu cemaat da nedir?» diye sordum. Babam:

«–İçlerinden biri başka bir dîne girmiş de onun başına toplanmışlar.» dedi.

Biraz aşağı indiğimizde gördük ki Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) insanları tevhide, Allah -azze ve celle- Hazretleri’ni bir tanımaya ve O’na îmân etmeye dâvet ediyorlar. İnsanlar ise Efendimiz (s.a.v)’i reddediyor ve O’na eziyet ediyorlar. Bu hâl öğleye kadar devam etti. Günün ortasında insanlar O’nun başından dağıldılar. O esnâda, boynu açılmış bir kız, içinde su bulunan bir kap ve bir mendille çıkageldi. Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v) kabı alıp sudan içtiler ve abdest aldılar. Sonra mübarek başlarını kaldırıp:

«–Yavrucuğum, boynunu ört! Baban için korkma!» buyurdular.

«‒Bu kim?» diye sorduk;

«‒Kızı Zeyneb (r.a)!» dediler.” (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, VI, 21)

Peygamberimizin Kabileleri İslâm’a Daveti

Câbir (r.a) şöyle anlatıyor:

“Allâh Rasûlü (s.a.v) hac mevsiminde vakfe mahallinde kendini hacılara arz ediyor ve:

«Beni kavmine götürecek bir kimse yok mu? Kureyş, Rabbimin kelâmını teblîğ etmeme mânî oldu.» buyuruyorlardı.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 19-20/4734)

Bu esnâda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e Hemdân kabilesinden bir adam geldi. Allah Rasûlü (s.a.v):

“–Sen kimlerdensin?” buyurdular. Adam:

“–Hemdân kabilesinden” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Kavminin koruma gücü var mı?” diye sordular.

“–Evet” dedi.

Sonra kavminin, verdiği söze riayet etmeyeceğinden korktu ve Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelip:

“–Ben kavmimin yanına gideyim, onlara bu meseleyi haber vereyim, sonra gelecek sene Sen’in yanına geleyim!” dedi.

Efendimiz (s.a.v):

“–Olur!” buyurdular.

Adam gitti, Recep ayında Ensâr heyeti geldi. (Ahmed, III, 390)

MEDİNE’DE İSLÂM’A ZEMİN HAZIRLAYAN BULUŞMALAR

Süveyd bin Sâmit, hac veya umre için Mekke’ye gelmişti. Cesareti, şiirleri, yaşlılığı, soyu ve şerefi sebebiyle kabilesi içinde ona “Kâmil” ismi verilmişti. Rasûlullah (s.a.v), Süveyd’in Mekke’ye geldiğini işitince, gidip kendisini Yüce Allah’a îmâna ve İslâm’a davet ettiler. Süveyd:

“–Belki de sende olan, benim yanımdakinin benzeridir!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Senin yanındaki nedir?” diye sordular. Süveyd:

“–İçinde Lokman’ın hikmetli sözleri yazılı bir mecmua!” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Onu bana okuyabilir misin?” buyurdular.

Süveyd okuyunca Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Şüphesiz ki bu, güzel bir sözdür. Fakat Allah’ın bana indirdiği ve O’nun kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm bundan daha güzel ve daha üstündür! O, hidayet ve nûrdur!” buyurdular.

Sonra Allah Rasûlü (s.a.v) ona Kur’ân-ı Kerîm okudular ve kendisini İslâm’a dâvet ettiler. Süveyd İslâm’ı ne kabul etti ne de ondan uzaklaştı. Kur’ân-ı Kerîm hakkında:

“–Hiç şüphesiz ki bu, son derece güzel bir sözdür!” dedi. Sonra oradan ayrılıp Medine’ye, kavminin yanına gitti. Çok geçmeden de, Hazrecîler tarafından öldürüldü. Kabilesinden bazı kişiler:

“–Biz onun müslüman olarak öldüğünü gördük!” demişlerdir. Böyle ise, Allah ona rahmet eylesin![1]

İyâs bin Muâz’ın İslâm’la Tanışması

Buâs Harbi günlerinde Medîne’deki Evs ile Hazrec kabileleri savaşıyordu. İleri gelenleri de olmak üzere iki taraftan da pek çok insan ölüyordu. Evs, hicretten 5 veya 3 sene evvel, kendilerinden daha kalabalık olan Hazrec’e karşı Kureyş ile anlaşma yapmak üzere Mekke-i Mükerreme’ye bir heyet gönderdi. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onların geldiğini duyunca hemen yanlarına vardılar ve onları İslâm’a dâvet ettiler. Bu esnâda kendilerine Kur’ân-ı Kerîm okudular. İçlerinden, küçük yaşta bir genç olan İyâs bin Muâz:

 “‒Arkadaşlar, vallâhi bu, sizin gerçekleştirmek için geldiğiniz maksattan daha hayırlı!” dedi.

Enes bin Râfî onu azarlayınca sustu. Efendimiz (s.a.v) de yanlarından ayrıldılar.

Topluluk Medîne’ye döndü. Evs ile Hazrec arasında harp yeniden alevlendi. Sonra İyâs bin Muâz (r.a) vefât etti. Kavmi, vefât edinceye kadar onun tehlil ve tekbir getirdiğini, hamd ve tesbihte bulunduğunu işittiler. Onun müslüman olarak vefat ettiğinden hiçbirinin şüphesi yoktu. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le olan görüşmelerinde İslâm’ın hak din olduğunu anlamış ve onu kabul etmişti.[2]

Bu iki Evsli İslâm’ı kabul etmişlerse de kaynaklar onların kavimleri arasında tebliğde bulunduğunu zikretmiyor.

Akabe’de Ensâr ile İlk Buluşma ve İslâm’ın Medine’de Yayılışı

Ensâr ile buluşmanın asıl semereli başlangıcı, Hazrec’den bir heyet ile hac mevsiminde Minâ’daki Akabe’de oldu.

Allah Rasûlü (s.a.v) yanlarına varıp:

“‒Siz kimsiniz?” buyurdular.

“‒Hazrec’den bir grup”

“‒Yahûdilerle anlaşmalı olan kimselerden mi?”

“‒Evet”

“‒Oturmaz mısınız, sizinle biraz konuşayım?”

“‒Tabiî ki”

Efendimiz (s.a.v) ile birlikte oturdular. Allah Rasûlü (s.a.v) onları Allah -azze ve celle- Hazretleri’ne dâvet ettiler, onlara İslâm’ı arzettiler ve Kur’ân-ı Kerîm tilâvet buyurdular.[3]

Medîneliler orada müslüman oldular ve şehirlerine gidip İslâm’ı tebliğe başladılar.

Bu buluşmadan daha iki sene evvel tekrar alevlenen Buâs Harbi’nin bıraktığı düşmanlık ve dağınıklıktan sonra Medîneliler, aralarını bularak gönüllerini birbirine bağlayacak bir akidenin ihtiyacını hissetmeye başlamışlardı. Allah Teâlâ bu sebebi halkederek onları İslâm’a hazırlamıştı.

Aynı şekilde Buâs Harbi’nde reislerinin öldürülmüş olması da, liderlik ve kibir yarışını hafifletmişti. Gücü ve idâreyi kaybetme korkusunun olmaması da insanların İslâm’a girişini kolaylaştırdı. Mekke’nin yaşlı önderleri ise ancak Bedir’de temizlenebildi. Onlar yoldan çekilince Mekke’nin gençleri İslâm’ı daha kolay kabul etmeye başladılar.

Hz. Âişe (r.a) şöle buyurur:

“Buâs Günü, Allah Teâlâ’nın Rasûlü’nün gelişine bir hazırlık olarak var ettiği bir gündür. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Medine’ye geldiklerinde (Evs ve Hazrecliler’in) toplulukları dağılmış, önde gelenleri öldürülmüş ve yaralan­mışlardı. İşte Allah Teâlâ, Medînelileri İslâm’a kolayca girmeye hazırlamak için Rasûlü’ne bir ikrâm olarak, gelişinden hemen az önce o günleri yaşattı.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 1)

Ensâr’ın, yahûdilere komşu olmaları da onları vahiy, nübüvvet, öldükten sonra yeniden diriliş, Cennet, Cehennem gibi meselelere âşinâ kılmıştı. Bu durum, onların zihnini İslâm’ı anlamaya hazır hâle getirmişti.

BİRİNCİ AKABE BİATI İLE MEDİNE’DE İSLÂM’IN YAYILIŞI

Hazrec heyetinin görüşmesinden bir sene sonra, Bi’setin 11. senesinde Ensâr, Mekke-i Mükerreme’ye geldi ve 1. Akabe Bey’ati gerçekleşti.

10 Hazrec’den, 2 Evs’ten 12 kişi vardı. Bir sene evvel ilk görüşmeye katılan Hazrecliler, Evs’ten bazı insanların da müslüman olmasını sağlayarak, bu iki kabilenin İslâm sancağı altında birleşmesini başlatmış oldular.

Birinci Akabe gecesinde beyʻat eden ve on iki nakîbin biri bulunan, Bedir ashâbından Ubâde bin Sâmit (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v), etrâfında ashâbından bir cemâat olduğu halde şöyle buyurdular:

«Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ etmemek, evlâdınızı öldürmemek, kendiliğinizden uyduracağınız hiçbir yalanla (kimseye) bühtân etmemek, mârûf olan hususlarda (idâreciye) isyân etmemek üzere bana beyʻat ediniz (yâni söz veriniz!) İçinizden sözünde duran olursa ecri (ve mükâfâtı) Allâh’ın zimmet-i fazl u keremindedir (O’na âittir). Kim de bu dediklerimden birini yapıp ondan dolayı dünyâda cezâya çarptırılırsa bu cezâ ona keffârettir. Kim de bunlardan birini yapar, ancak Allâh Teâlâ (dünyada günâhını) örterse onun işi Allâh’a kalır: (Âhirette) dilerse onu affeder, dilerse cezâlandırır.»

Biz de bu şartlar üzere O’na bey’at ettik.” (Buhârî, Îmân, 11)

Günâhların cezasıyla ilgili hükümler henüz inzâl buyrulmadığı için, bu cürümleri işleyenler Allah’a havâle ediliyor. Bu da, rivayetteki ifadelerin ilk zamanlara âit olduğunu ve Birinci Akabe Bey’atı’ndan bahsettiğini tekid ediyor. Daha sonra bu hüküm değişmiştir.

Ensâr-ı kirâm, İkinci Akabe Beyʻati’nde, evlâd ü ıyallerini nasıl müdâfaa ve himâye ediyorlarsa Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i de öylece müdâfaa ve himâye etmek üzere beyʻat etmişler ve ahidlerini bihakkın îfâ ederek kendilerinden sonra tâ kıyamete kadar İslâm’a girmiş ve girecek bütün insanlara velî nimet olmuşlardır.

Gelecek sene hac mevsiminde tekrar gelmek üzere söz verip ayrıldılar. O hâlde ilk bey’at, muvakkat, belli bir müddet için yapılan bir bey’attı. İkincisi ise, esastır ve hicret onun üzerine binâ edilmiştir. Ancak hicretten sonra tahakkuk edecek maddeler ihtivâ etmektedir.

Birinci Bey’at yapılıp Ensâr Medîne’ye dönünce Allah Rasûlü (s.a.v) Mus’ab bin Umeyr’i gönderdiler ve onlara Kur’ân-ı Kerîm okutmasını, İslâm’ı öğretmesini ve onları dînî ilimlerde derinleştirmesini emrettiler. Mus’ab (r.a) vazifesini en güzel şekilde îfâ etti, İslâm onun eliyle Medîne-i Münevvere’de yayıldı. Mus’ab (r.a) İkinci Akabe Bey’atı’ndan evvel Mekke-i Mükerreme’ye döndü.[4]

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve müslümanların ısrarlı dâvetleri, emsalsiz sabırları ve gayretleri neticesinde beklenen meyveler, Efendimiz (s.a.v)’in kavminden uzak bir bölgeden, Kureyş hâricinden geldi. Tâ ki insanlar, İslâm’ın tabiatı ve kaynağı husûsunda şüpheye düşmesin, onu kabul etmeleri daha kolay olsun! Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in ilk ensârı, kendi çevresinden ve kabilesinden olmadı ki insanlar O’nun dâvetini, kavminin arzuları ve çevre şartları tarafından dokunan, kabîle ve kavim asabiyetiyle ortaya çıkan bir dâvet zannetmesinler.

Yine insanların şüphe etmemesi için Efendimiz (s.a.v) ümmî idiler, okuma-yazma bilmezlerdi, kültür ve medeniyet tanımayan ümmî bir topluluk içinden gönderilmişlerdi. Ve yine bunun için Allah Teâlâ O’nu kerem, emîn olma ve nezâhet gibi güzelliklerde bütün âlemlere misâl kılmıştı.

Ashâb-ı kirâm, sadece dilde müslüman olmamışlardı. Onlar, Efendimiz (s.a.v)’e verdikleri sözün ne mânâya geldiğini ve kendilerine ne gibi mes’ûliyetler yüklediğini biliyorlardı. İslâm’ı hayatlarının her alanına yaydılar ve hayat nizamları tamamen değişti. Bugünkü müslümanların da aynı yolu tâkip etmesi lâzımdır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Sana indirilene ve Sen’den önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a (o azgın şeytana) inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (en-Nisâ, 60)

Mus’ab bin Umeyr’in muallim olarak gönderilmesi, İslâmî dâvette sadece Allah Rasûlü’nün ve âlimlerin değil, bütün müslümanların vazife alması lâzım geldiğini gösteriyor. Mus’ab (r.a), Medînelilere Kur’an okumayı, ahkâmını ve namazın nasıl ikâme edileceğini öğretiyordu. İslâm’a giren herkes, cihâd etmek ve İslâm’ı tebliğ etmek üzere Allah’a ve Rasûlü’ne söz veriyor demektir. Zira bunlar bütün Müslümanlara farzdır.

İKİNCİ AKABE BİATI VE ENSÂR’IN PEYGAMBERİMİZE VERDİĞİ SÖZ

Bi’setin 11. Senesinde oldu. 12 kişi gittiler, bir sene sonra yetmiş küsur kişi olarak geldiler. Birinci Akabe Bey’ati’nden dönerken kendi içlerine kapanmayı ve evlerinin köşesine çekilmeyi hiç düşünmediler. İslâm’ı tebliğ ve tâlim etmek için var kuvvetleriyle gayret gösterdiler. İşte bu, her zaman ve mekânda bütün Müslümanların vazifesidir.

Câbir (r.a) şöyle anlatır:

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Mekke’de on sene kaldılar. Ukâz ve Mecenne panayırlarında insanların konak yerlerine giderlerdi. Hac zamanlarında da Mina’da insanlara tebliğde bulunurlardı. Son zamanlarda şöyle buyuruyorlardı:

“–Rabbimin risâletini tebliğ edebilmem için beni kim barındırır, bana kim yardım eder? Bunun karşılığında ona Cennet vardır!”

Vaziyet o hâle geldi ki bir kişi Yemen veya Mısır’dan yola çıkarken kavmi yanına gelir ve:

“–Kureyşli delikanlıdan sakın, aman seni dininden döndürmesin!” diye tembih ederlerdi.

Allah Rasûlü (s.a.v) arasında yürürken O’nu parmakla gösterirlerdi.

Hâl böyle iken Allah Teâlâ Yesrib’den bizi gönderdi. Biz O’nu aramıza aldık, barındırdık, kendisini tasdik ettik. Bizden biri çıkar O’na iman ederdi, O da ona Kur’ân okuturdu. Bundan sonra o kişi âilesine döner ve onun vesilesiyle hepsi müslüman olurlardı. Öyle bir hâle geldi ki Ensâr’ın yurtlarından, içinde bir grup Müslümanın olmadığı hiçbir yurt kalmadı. İslâm’a girdiklerini de açıkça söylüyorlardı. Sonra Müslümanların hepsi bir araya gelerek bir toplantı yaptılar.

“–Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i ne zamana kadar Mekke dağlarında tard edilir ve korkutulur vaziyette bırakacağız?!” dedik.

Bizden 70 kişi yola çıktık ve Hac günlerinde Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in yanına vardık. Akabe vâdisinde buluşmak üzere anlaştık. Birer ikişer hepimiz yanlarında toplandık:

“–Ey Allah’ın Rasûlü! Size ne üzerine bey’at edeceğiz?” dedik.

“–Rahat zamanlarınızda da sıkıntılı zamanlarınızda da dinleyip itaat etmek, darlıkta da bollukta da Allah yolunda infak etmek, iyilikleri anlatıp kötülüklerden sakındırmak, Allah için konuşmak ve Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamak ve yine bana yardımcı olmak; yanınıza geldiğimde, kendinizi, zevcelerinizi ve çocuklarınızı nelerden koruyorsanız beni de onlardan korumak üzere bey’at edeceksiniz! Bunun karşılığında da size Cennet var!” buyurdular.

Kalktık ve kendisine bey’at ettik. En küçüğümüz olan Es’ad ibn-i Zürâre, Muhterem Efendimiz’in mübarek ellerini tuttu ve şöyle hitap etti:

“–Yavaş olun ey Yesribliler! Biz ancak O’nun Rasûlullah (s.a.v) olduğunu bildiğimiz için hayvanlarımızı buraya sürüp geldik! Bugün O’nu buradan çıkarıp yurdumuza götürmek, bütün Araplarla bağımızı kesmek, en hayırlılarınızın ölmesi ve kılıçların sizi biçmesi demektir.

Şimdi siz tüm bunlara sabredip ecrinizi Allah Teâlâ’dan bekleyebilecek misiniz yoksa korkaklık yaparak canınızın derdine mi düşeceksiniz? Bunu burada açıkça söyleyiniz! Böyle yapmanız Allah katında sizin için daha geçerli bir mâzerettir.”

Oradakiler:

“–Çekil önümüzden ey Es’ad! Vallahi bu bey’atı kesinlikle bırakmayız ve onu asla bozmayız!” dediler.

Kalktık ve bey’at ettik. Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz bizden bey’at aldılar ve şartlarını ileri sürdüler. Buna mukabil Cenâb-ı Hakk’ın bize Cennet’i vereceğini müjdelediler. (Ahmed, III, 322-323, 339-340; Hâkim, II, 681-682/4251)

Ensâr birer ikişer toplandığında Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in muhterem amcaları Abbâs (r.a):

“Kardeşimin oğlu! Sana gelen bu kavim kimdir bilmiyorum! Ben Yesrib ehlini tanırım ama bunları tanımıyorum, bunlar hep genç!” dedi. (Ahmed, III, 339)

Hz. Abbas’ın bu sözü, hey’ette gençlerin gâlib olduğunu gösteriyor.

İkinci Akabe Biatı’nın Harp Biatı Olarak Anılması

Ensâr, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e, O’na itaat ve yardım etmek ve O’nunla birlikte harp etmek üzere bey’at etti. Bu sebeple Ubâde bin Sâmit (r.a), Akabe Bey’atı’nı “Harb Bey’atı” diye isimlendirmiş ve:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e harp etmek üzere bey’at ettik” buyurmuştur. (Ahmed, V, 316)

Birinci bey’atta, kadınlara arzedilen maddeler üzerine bey’at ettiler.[5] Henüz harbe izin verilmemişti.

İkinci bey’atta ise farklı maddeler de vardı. Çünkü Cenâb-ı Hak, Rasûlü’ne, ileride kıtâle izin vereceğini vahyetmişti. Ensâr-ı kirâm, izin verildiğinde kırmızı-siyah bütün İslâm düşmanlarıyla harbetmek üzere söz verdiler. Bu sebeple ikinciye “Harp Bey’atı” denildi.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar ki Rabbımız bir Allah’tır demelerinden başka bir sebep, bir hak olmaksızın diyarlarından çıkarıldılar. Allah’ın da insanların bir kısmını bir kısmıyla def’etmesi olmasa idi her halde manastırlar, kiliseler, havralar, mescidler yıkılırdı ki bunlarda Allah’ın ismi çok zikrolunur ve elbette Allah kendine yardım edeni mansûr kılacaktır. Şüphe yok ki Allah çok kuvvetli, çok Azîz’dir.” (el-Hac, 39-40)

Ensâr’ın Peygamber Efendimiz’e Verdikleri Bağlılık Sözü

Ensâr’ın en bilgililerinden olan Ubeydullah ibn-i Ka’b, Akabe’de bulunup Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e bey’at eden babası Ka’b ibn-i Mâlik’ten şöyle nakleder:

Kavmimizin müşrik hacılarının arasında (Medîne’den Mekke’ye doğru) yola çıktık. O zamana kadar namaz kılmaya başlamış ve dinimizi öğrenmiştik. Yanımızda büyüğümüz ve efendimiz Berâ bin Mârûr da vardı. Medine’den çıkıp yola koyulunca Berâ (r.a) bize:

“–Kardeşlerim, aklıma bir fikir geldi, bu hususta bana uyar mısınız uymaz mısınız bilmiyorum!” dedi. Biz:

“–Nedir o fikir?” dedik.

“–Şu binaya (Kâbe’ye) sırtımı dönmek istemiyorum, namazlarımı ona doğru kılmak istiyorum.” dedi. Biz:

“–Vallahi bize Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in Şam’a (Mescid-i Aksâ’ya) doğru namaz kıldığı haber verildi. O’na muhâlefet etmek istemiyoruz!” dedik. O:

“–Ben Kâbe’ye doğru kılacağım!” dedi. Biz:

“–Sen bilirsin lâkin biz öyle yapmayız” dedik.

Bundan sonra namaz vakti geldiğinde biz Şam’a doğru, o ise Kâbe’ye doğru namaz kılardı. Bu şekilde Mekke’ye vardık. Biz bu hareketi sebebiyle onu ayıpladık ancak o Kâbe’ye dönmekte ısrar etti. Mekke’ye varınca bana:

“–Kardeşimin oğlu! Haydi, Allah Rasûlü’ne gidelim ve yolda benim yaptığım şeyi soralım! Vallahi bana muhalefet ettiğinizi görünce bu hareketimden dolayı içime bir şüphe düştü!” dedi.

Dışarı çıktık, Allah Rasûlü’nü sormaya başladık. Zira O’nu tanımıyorduk, daha evvel hiç görmemiştik. Mekke’li biriyle karşılaştık, ona sorduk. Bize:

“–Kendisini tanıyor musunuz?” dedi.

“–Hayır” dedik.

“–Amcası Abbâs ibn-i Abdülmuttalib’i tanıyor musunuz?” dedi.

“–Evet!” dedik. Abbâs’ı tanıyorduk, çünkü ticaret için devamlı yanımıza gelirdi. Mekkeli:

“–Mescid’e girdiğinizde Abbâs ile birlikte oturan kişi O’dur.” dedi.

Hemen Mescid’e girdik. Abbâs (r.a) oturuyordu, Rasûlullah (s.a.v) de yanında oturuyorlardı. Onlara selâm verdik, sonra da yanlarına oturduk. Rasûlullah (s.a.v), Abbâs’a:

“–Bu iki adamı tanıyor musun ey Ebü’l-Fadl!” buyurdular. O da:

“–Evet, bu Berâ bin Mârûr, kavminin efendisi; bu da Kâ’b ibn-i Mâlik!” dedi.

Vallahi Allah Rasûlü’nün:

“–Şâir mi?” diye sormalarını hiç unutamam! Abbâs:

“–Evet.” dedi.

Berâ bin Mârûr (r.a):

“–Ey Allah’ın Nebîsi! Ben bu yolculuğa çıktım. Allah Teâlâ beni İslâm’a hidayet eyledi. Şu binayı arkama almak istemedim ve ona doğru namaz kıldım. Arkadaşlarım bu hususta bana muhalefet ettiler. Böyle olunca benim de içime bir şüphe düştü. Bu hususta ne buyurursunuz ey Allah’ın Rasûlü?” dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

“–Sen zaten bir kıble üzere idin, ona devam etseydin!” buyurdular.

Berâ (r.a), Allah Rasûlü’nün kıblesine geri döndü ve bizimle birlikte Şam’a yöneldi. Âilesi onun ölünceye kadar Kâbe’ye doğru namaz kıldığını söylüyorlar ama onların dediği gibi değil. Biz bu meseleyi onlardan daha iyi biliyoruz.

Daha sonra hac için (Mekke’den Arafat’a doğru) yola çıktık. Teşrik günlerinin ortasında Akabe’de buluşmak üzere Allah Rasûlü ile anlaştık. Haccı bitirip Efendimiz’le anlaştığımız gece de gelince, bizimle birlikte olan ve henüz müslüman olmayan Abdullah ibn-i Amr ibn-i Harâm ile konuştuk. Câbir’in babası olan bu zât kavmimizin efendilerinden biriydi. Biz o esnâda, beraber geldiğimiz ve kavmimizden olan müşriklerden hâlimizi gizliyorduk. Abdullah ibn-i Amr’a:

“–Ey Ebû Câbir! Sen bizim efendilerimizden ve eşrafımızdan birisin! İçinde bulunduğun halden hiç hoşlanmıyoruz. Yarın Cehennem odunu olmandan korkuyoruz!” dedik.

Onu İslâm’a dâvet ettim ve Allah Rasûlü ile olan sözleşmemizi kendisine haber verdim. O da müslüman oldu ve bizimle birlikte Akabe’de bulundu. Orada seçilen temsilcilerden biri oldu.

O gece kavmimizle birlikte konakladığımız yerde uyuduk. Gecenin üçte biri geçince yerlerimizden kalkıp Allah Rasûlü ile buluşmak için sözleştiğimiz yere gittik. Kavmimizin arasından kuş gibi gizlice süzülüp çıkıyor, kimseye hissettirmiyorduk. Akabe’nin yanındaki vâdide toplandık. 70 erkek idik. Yanımızda hanımlarımızdan da iki kişi vardı. Ümmü Umâre Nüseybe bint-i Kâb (r.a) ki Mâzin ibn-i Neccar Oğulları kadınlarından biridir. Bir de Esmâ bint-i Amr ibn-i Adiyy ibn-i Sâbit (r.a), Benî Selime kadınlarından. Ümmü Menîʻ diye bilinir.

Vâdide toplandık Rasûlullah’ı bekliyorduk. Çok geçmeden yanımıza geldiler. O gün yanlarında muhterem amcaları Abbâs ibn-i Abdülmuttalib de vardı. O zaman o hâlâ kavminin dininde idi, ancak kardeşinin oğlunun bu mühim görüşmesinde orada olmak istemişti. O’nun işini sağlama almak istiyordu. Oturduğumuzda ilk konuşan Abbâs oldu ve şöyle dedi:

“–Ey Hazrec cemaati!”

Araplar Evs olsun Hazrec olsun Ensâr’ı (Medinelileri) genel olarak “Hazrec” diye isimlendirirlerdi.

“–Muhammed (s.a.v) bizim yanımızda, mâlûmunuz olduğu üzere yüce bir mevkîye sahiptir. Biz onu bizimle aynı görüşte olan kavmimizden koruduk. O, kavmi içinde izzet ve şeref üzere yaşamaktadır ve beldesinde muhafaza altındadır.”

Biz Hz. Abbas’a:

“–Söylediklerini işittik” dedikten sonra Allah Rasûlü’ne:

“–Buyurun, konuşun ey Allah’ın Rasûlü! Kendiniz ve Rabbiniz için bizden dilediğiniz sözü alınız!” dedik.

Rasûlullah (s.a.v) konuştular, Kur’ân-ı Kerîm tilâvet buyurdular, bizi Allah -azze ve celle- Hazretleri’ne dâvet ettiler ve İslâm’a sıkı sarılmaya teşvik ettiler. Sonra da:

“–Kadınlarınızı ve evlatlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumak üzere sizden beyʻat alıyorum!” buyurdular.

Berâ bin Mârûr (r.a), Allah Rasûlü’nün mübarek elini tuttu ve:

“–Evet, Sen’i hak üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki hanımlarımızı ve âilelerimizi koruduğumuz şeylerden Siz’i de koruyacağız! Bizden beyʻat alın ey Allah’ın Rasûlü! Biz harp ve silah ehli insanlarız. Bu vasıf bize babadan oğula miras olarak nakledile nakledile gelmiştir…” diye konuşmaya başladı.

Berâ (r.a), Rasûlullah (s.a.v) ile konuşmaya devam ederken Abdüleşhel Oğulları’nın halîfi (anlaşmalısı) olan Ebü’l-Heysem ibn-i Teyyihân (r.a) araya girdi ve:

“–Yâ Rasûlallah! Bizimle insanlar arasında bağlar (anlaşmalar) vardı. Biz şimdi onları koparıyoruz. Biz böyle yaptıktan sonra Allah Teâlâ Sana, kavminin yanına dönmenin daha iyi olacağı fikrini verirse, bizi bırakıp gider misiniz?” dedi.

 Rasûlullah (s.a.v) tebessüm ettiler, sonra da şöyle buyurdular:

“–Bilâkis kanım kanınızla, kabrim de kabrinizle beraber olacaktır! Sizden hiçbir zaman ayrılmam! Ben sizdenim, siz de bendensiniz! Sizin harp ettiğinizle harp eder, sulh yaptığınızla sulh yaparım!”

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–İçinizden bana on iki nakîb (temsilci) çıkarın, kavimleri adına temsilci olsunlar!” buyurdular.

On iki nakîb çıkardılar, dokuzu Hazrec’den, üçü Evs’ten idi.

Elini Allah Rasûlü’nün eline ilk vuran Berâ bin Mârûr (r.a) oldu, sonra insanlar peş peşe beyʻat ettiler.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bizden bey’at alınca şeytan, Akabe’nin tepesinden, hayatımda işittiğim en yüksek sesle bağırdı:

“–Ey Cübâcib ehli! (Ey Mina’daki konaklarda bulunan insanlar!) Müzemmem ve yanındaki dinden çıkan insanlardan haberiniz var mı? Sizinle harp etmek için toplandılar!” diyordu.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Bu Akabe’nin Ezebb’idir, (oradaki bir şeytandır), İbn-i Ezyeb’dir. Dinle ey Allah’ın düşmanı! Vallahi bir gün senin de hesabını göreceğim!” buyurdular.

Sonra Rasûlullah (s.a.v) bize:

“–Haydi, kalkın, konak yerlerinize gidin!” buyurdular.

Abbâs ibn-i Ubâde bin Nadle (r.a), Allah Rasûlü’ne:

“–Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki eğer isterseniz yarın kılıçlarımızla Mina halkının üzerine hücum edebiliriz!” dedi.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Bana henüz böyle bir şey emredilmedi!” buyurdular.

Konak yerlerimize dönüp uyuduk. Sabah olunca Kureyş’ten büyük bir grup konak yerimize geldi ve:

“–Ey Hazrecliler! Bize ulaştığına göre siz bizim şu arkadaşımıza gelmişsiniz! O’nu bizim aramızdan çıkarıp götürmek istiyormuşsunuz! Bizimle harp etmek için O’na beyʻat ediyormuşsunuz! Vallahi Araplar arasında sizin kadar kendileriyle savaşmak istemediğimiz başka bir kabile yoktur!” dediler.

Kavmimizin orada bulunan müşrikleri hemen ayağa fırladılar, Allah adına yeminler ederek böyle bir şeyin olmadığını ve böyle bir şeyi hiç bilmediklerini söylediler. Onlar doğru söylüyorlardı, çünkü bizim yaptığımız beyʻatten haberleri yoktu. O esnâda biz Müslümanlar birbirimize bakıyorduk.

Kureyşliler ayağa kalktılar. İçlerinde Hâris ibn-i Hişâm ibn-i Muğîre el-Mahzûmî de vardı. Ayaklarında iki yeni ayakkabı vardı. Ben de insanların konuşmalarına katılmış olmak ve konuyu değiştirmek için bir söz söyleyerek:

“–Ey Ebû Câbir! Sen bizim efendilerimizden biri olduğun hâlde şu Kureyşli gencin ayakkabıları gibi bir ayakkabı alamıyorsun!” dedim.

Hâris bu sözümü duydu, hemen ayakkabıları çıkarıp bana attı ve:

“–Allah’a yemin ederim ki onları giyeceksin!” dedi.

Ebû Câbir:

“–Genci kızdırdın vallahi, ayakkabılarını ona geri ver!” dedi.

“–Vallahi onları geri vermem, bu uğurlu bir şey! Eğer bu hayra yormam doğru çıkarsa ileride onun üzerindeki şeyleri soyup ganimet olarak alacağım!” dedim. (Ahmed, III, 460-461)

Cennet Vaadiyle Yapılan Bey‘at

Bu bey’ata riâyet edenlere Cennet vaad edildi.

Abdullâh bin Revâha (r.a) ayağa kalkarak, Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Yâ Rasûlallâh! Rabbin ve kendin için bize istediğin şartı koşabilirsin.” dedi.

Habîb-i Hüdâ -aleyhi ekmelü’t-tehâyâ- Efendimiz şöyle buyurdular:

“–Rabbim için şartım, O’na ibâdet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımdaki şartım ise, canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumanızdır.”

Medîne’den gelen mübârek sahâbe topluluğu sordular:

“–Böyle yaparsak karşılığında bize ne vardır?”

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cevâben:

“–Cennet vardır!” buyurunca, oradakiler:

“–Ne kârlı bir alışveriş! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!” dediler.

Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu[6]:

“Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O hâlde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin! İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” (et-Tevbe, 111)

İşte bu şekilde İkinci kabe Bey’atı da selâmetle yapılmış oldu. Ensâr-ı kirâm Medîne’ye döndüler ve büyük bir aşk ve iştiyakla Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hicretini beklemeye başladılar.

Berâ bin Mârûr’a Vefa

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) hicret edip Medîne’yi şereflendirdiklerinde, Akabe Beyʻati’ne katılmış olan Berâ bin Mârûr Hazretleri’ni sordular. Ashâb-ı kirâm:

“−O vefât etti ve malının üçte birini size vasiyet etti ey Allâh’ın Rasûlü! Bir de vefatı iyice yaklaşınca yönünün kıbleye doğru çevrilmesini vasiyet etti.” dediler.

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v):

“−Fıtrata uygun olan davranışı bulmuş. Bana vasiyet ettiği üçte biri de evlatlarına iâde ediyorum.” buyurdular.

Sonra gidip cenaze namazını kıldılar ve:

“Allâh’ım, onu affet, ona rahmet et ve onu Cennet’ine koy…” diye dua ettiler. (Hâkim, I, 55/1305)

Üseyd (r.a): Evs Kabilesinin Temsilcisi

Üseyd (r.a), İkinci Akabe gecesi Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından Evs kabilesi üzerine nakîb (temsilci) tâyîn edilen sahâbîdir. (Ebû Dâvûd, Tahâret, 121/317; Ahmed, VI, 57)

Ehl-i Bedir’den En Son Vefat Eden Sahabî: Ebü’l-Yeser

Ebü’l-Yeser Kâ’b bin Amr (r.a), 20 yaşındayken Akabe Bey’atleri’nde ve Bedir’de bulunmuştur. Ehl-i Bedir’den en son vefat eden sahabîdir. Medine’de hicrî 55 senesinde vefat etmiştir. Allah hepsinden râzı olsun!

Ubâde bin Velîd (r.a) şöyle anlatır:

“Ben ve babam, vefât etmeden evvel kendilerinden ilim elde edelim diye Ensâr’ın ikamet ettiği mahalleye gittik. İlk rastladığımız kişi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in sahâbîsi Ebü’l-Yeser oldu. Beraberinde bir de hizmetçisi vardı ki, elinde sahîfelerden müteşekkil bir bohça taşıyordu…”

Ubâde (r.a) bu sahâbîden bazı bilgiler aldıktan sonra diğer sahâbîleri de ziyaret edip onlardan öğrendiği bilgileri uzun uzun nakleder. (Müslim, Zühd, 74)

Dipnotlar:

[1] Bkz. İbn-i Hişam, II, 34-36; Belâzurî, I, 238; Taberî, Târih, II, 233; Beyhakî, Delâil, II, 419; İbn-i Esîr, Kâmil, II, 94-95; Halebî, II, 160.

[2] Ahmed, V, 427; Hâkim, III, 199/4831; İbn-i Hişâm, II, 36-37.

[3] İbn-i Hişâm, II, 37-39.

[4] İbn-i Hişâm, I, 438.

[5] Bkz. Mümtehıne, 12.

[6] İbn-i Kesîr, Tefsîr, IV, 218.

Kaynak: Murat Kaya, Siyer-i Nebi

İslam ve İhsan

AKABE’DE İSLAM’LA TANIŞAN İLK MEDİNELİLER

Akabe’de İslam’la Tanışan İlk Medineliler

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN TEBLİĞ VE DAVETİNDEKİ SAFHALAR

Peygamber Efendimiz’in Tebliğ ve Davetindeki Safhalar

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle