Peygamber Efendimiz'i Sevmenin Alâmeti Nedir?

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e karşı kaba davranan, uzaktan bağıran, O’na saygısızlık yapan kimseler de akletmeyen, sefîh kimselerdir. Buradan bize çıkacak diğer bir netice de, Allâh Rasûlü’nü nasıl örnek almamız gerektiğidir? Hayatımızı, Allâh Rasûlü’nün hayatıyla nasıl mîzan etmeliyiz?

Abdullah bin Hişâm’ın anlattığı şu hâdise, Rasûlullâh’a muhabbetin hangi seviyede olması gerektiğini göstermesi bakımından çok mânidardır:

“Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunuyorduk. Rasûl-i Ekrem, orada bulunanlardan Hazret-i Ömer’in elini avucunun içine almış oturuyordu. O sırada Ömer -radıyallahu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!” diyerek Rasûlullâh’a olan muhabbetini ifâde etti.

Onun bu sözüne karşılık Peygamber Efendimiz:

“–Hayır, canımı kudret elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki ben sana canından da sevgili oluncaya kadar hakîkî îmân etmiş sayılmazsın!” buyurdu.

Hazret-i Ömer -radıyallahu anh- hemen:

“–O hâlde vallâhi şimdi Sen bana canımdan da çok sevgilisin yâ Rasûlallâh!” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–İşte şimdi oldu ey Ömer!” buyurdu . (Buhârî, Eymân, 3)

PEYGAMBERİMİZİ SEVMEK BİZLERE FARZ KILINMIŞTIR!

İşte Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e böylesi bir aşk ve muhabbetle tâbî olmalıyız. O’nu gönül tahtımızın yegâne sultanı ve hayâtımızın rehberi kılmalıyız. Çünkü O’nu sevmek bize farz kılınmıştır.[1] Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de:

اَلنَّبِيُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِن۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ

“Peygamber, mü’minler nazarında kendi canlarından daha önce gelir…” (el-Ahzâb, 6) buyurmuştur. O, bize kendi canlarımızdan daha yakın ve daha ileridir.

Bu itibarla Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbet, hadîs-i şerîfte de hakikî îmânın şartı olarak zikredilmiştir:

“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki; sizden biriniz, ben kendisine; anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakikî mânâda îmân etmiş olamaz.” (Buhârî, Îman, 8)

Bu itibarla sahâbe-i kirâm Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in en ufak bir arzusuna dahî:

“Anam, babam, canım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” diyerek koşturmuş ve her vesîleyle O’na olan sevdâlarını tescil ettirmişlerdir.

Bu muhabbete lâkayt kalmak, hele hürmetsiz davranmak, bir cehâlet eseridir. Bu muhabbete sarılmak da, kurtuluş reçetesidir.

PEYGAMBERİMİZİ SEVMENİN ALÂMETİ

İnsan, çok sevdiğini çokça anlatır, her vesîleyle sevdiğinden söz açar ve hep onun etrafındaki konulardan bahseder.

Kendisini sırf işine kaptırmış bir işadamı devamlı ticaretinden bahseder. Şöyle kazandım, böyle kaybettim. Şunda şu kazanç var, bunda bu kazanç var, vesâire... Kimi evlâdına aşırı düşkündür, her zaman, her yerde evlâdından bahseder.

Fakat sahâbe-i kirâm ve evliyâullah hep meftun oldukları Peygamber Efendimiz’den büyük bir hayranlıkla bahsetmişler ve bundan târifsiz bir lezzet duymuşlardır. İşte tanıma, taklîd etme ve âhirette O’nunla beraber olma iştiyâkı ile dolu bir Peygamber aşkı! Cenâb-ı Hak, Efendimiz’i yakından tanımayı ve sevmeyi hepimize ihsan eylesin. Âmîn!..

Âlemin varlık sebebi olan “muhabbet”teki sırlardan biri de, sevenin, sevilenin hâliyle hâllenme yoluna girmesidir. Seven, ne kadar istidat ve iktidarsız olsa da muhabbet beslediği kimsenin şânına göre bir netice elde eder.

O'NU LÂYIKIYLA ANLATABİLMEK ZOR!

Hâlid bin Velid -radıyallahu anh- bir seriyye esnâsında müslüman bir aşîretin yanında konaklamıştı. Aşîret reisi ona:

“–Bize Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i anlatır mısınız?” dedi.

Hâlid bin Velid -radıyallahu anh-:

“–Allah Rasûlü’nün o ebedî güzelliklerini anlatmaya gücüm yetmez. Tafsîlâtıyla anlatmamı istersen bu mümkün değil!” dedi.

Reis:

“–Bildiğin kadarıyla anlat! Kısa ve öz olarak târif et!” deyince Hazret-i Hâlid şu karşılığı verdi:

اَلرَّسُولُ عَلٰى قَدْرِ الْمُرْسِلِ

“–Gönderilen, gönderenin kadrince olur!.. (Gönderen, Âlemlerin Rabbi, Kâinâtın Hâlıkı olduğuna göre, gönderilenin şânını var sen hesâb et!)”[2]

Cenâb-ı Hak, kalplerimize ashâb-ı kirâmın Hazret-i Peygamber’e olan aşkından hisseler nasîb eylesin! Hayâtımızı, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbetiyle güzelleştirmeyi ihsan buyursun!

Âmîn!..

Dipnotlar: [1] Bkz. et-Tevbe, 24. [2] Münâvî, V, 92/6478; Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye Tercümesi, İstanbul 1984, s. 417.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Emsalsiz Örnek Şahsiyet, Erkam Yayınları.

İslam ve İhsan

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.