Nefsin Hikmeti: Büyük Engel Nasıl Aşılır?

İnsanın varlık serüveninde nefsin hikmeti nedir ve aşılmaz görünen bu engel nasıl manevi bir yükselişe dönüşür?

Bir zaferin şerefi, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler ve yaşanan bediî heyecanlar nisbetindedir.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın, bilinen zelleyi, yani gayr-i irâdî hatâyı irtikâb etmesi, onun Cennet’ten Dünya’ya gönderilmesine sebep olmuştur. Bu yeni mekânda neslinin çoğalıp bir imtihâna tâbî tutularak, bir kısmının ancak hak kazanma neticesinde tekrar Cennet’e döndürülmesi, insanın ahsen-i takvîm şerefine nâiliyeti içindir. Ancak bu şeref ve değerin artması için Cenâb-ı Hak, insanı “nefs” ile techîz etmiştir. “Nefs”, ulaşılacak neticenin şeref ve değerini artıran muazzam bir engeldir.

İnsanları, istihkāk ile kendi rızâsını kazanmaya ve Cennet’e dönmenin cehdine memur eden Cenâb-ı Hak, onların önüne koyduğu nefs engelini aşmanın imkân ve vâsıtalarını da lûtfetmiştir.

Bunların başında, “peygamberler” gönderilmesi ve onların beşere hizmetini kıyamete kadar devam ettirecek “evliyâ” ve “ulemâ” silsilesinin devamının sağlanması gelir.

NEFSİN VARLIK HİKMETİ NEDİR?

Hazret-i Mevlânâ, aşağıdaki hikâyesinde “nefsin varlık hikmeti”ni temsilî bir şekilde şöyle anlatır:

“Ata binmiş bir emîr, ağaç altında uyurken ağzına kara bir yılan giren bir kişi gördü. Yılanı ürkütüp kaçırmak için atını sürdü ise de başaramadı.

Bunun üzerine emîr, uyuyan adamı fecî ve hazin âkıbetten kurtarmak için, bütün sanat ve mahâretini kullanmaya başladı.

Adama var gücü ile birkaç kamçı vurdu. Adam, acı ile yerinden sıçradı ve dayak yediği emîrden korku ve endişe içinde kaçmaya başladı.

Emîr, adamın peşini bırakmadı ve onu bir elma ağacının altında yakaladı. Ağaçtan düşen çürümüş, kokuşmuş elmaları adamın boğazına sokarak ona zorla yedirmeye başladı. Bir taraftan da:

«–Ey dertli bîçâre, hepsini yiyeceksin! Bu çileye katlanacaksın!» diyordu.

Adamcağız ise, dehşet, hayret ve şaşkınlık içinde emîre hitâben:

«–Ey emîr! Ben sana ne yaptım ki? Bana kasdın ve bu zulmün sebebi ne? Gerçekten de canıma bir kasdın varsa, bir kılıç vur da kanımı dök!

Seni gördüğüm an, ne uğursuz bir zamanmış! Senin yüzünü görmeyenler ne bahtiyar insanlarmış!.. Cinâyetsiz, günahsız bir insana, bu zulmü, en büyük zâlimler bile yapmaz.

Görüyorsun, bu sözleri söylerken bile ağzımdan kan fışkırıyor! Yemin ederim ki senin kadar acımasız ve insafsız birini görmüş değilim!..

Ey Rabbim, bu zâlimin cezâsını sen ver!..» diyerek lânetler yağdırıyordu.

Ancak emîr, bu sözlere aldırmadı. Üstelik;

«–Bu ovada koş bakalım!» diye kamçılamasına devam etti.

Adamcağız, emîrin korkusundan ve kamçı acılarından rüzgâr gibi koşmaya başladı. Arada bir yere kapaklanıyor, fakat yediği kırbaçlarla yeniden ayağa kalkıp koşuyordu. Zavallının midesi çürük elmalarla dolmuş, kamçılardan, yüzü-gözü yara-bere içinde kalmıştı.

Buna rağmen emîr, onu uzun bir müddet hiç durmadan koşturdu. Adamcağızın yorgunluktan adım atacak hâli kalmadı. Sıhhati bozuldu. Daha fazla dayanamadı, safrası kabardı ve kusmaya başladı.

Yediği her şey zoraki bir tazyikle ağzından çıkıyordu. Nihayet çürük elmalarla beraber, içindeki kara yılan da dışarı fırlayıverdi.

Şaşırıp kalan adamcağız, midesinden çıkan yılanın korkunçluğu karşısında dehşete kapıldı. Derhal o sâlih emîrin önünde yerlere kapandı.

Dedi ki:

«–Hakîkaten sen, Cebrâîl’in rahmeti gibi gelmişsin! Meğer benim velî-nîmetim imişsin!

Seni gördüğüm zaman, ne mübârek zamanmış! Eğer sen olmasaydın ben çoktan hazin bir şekilde ölmüş gitmiştim. Sen bana hayat bahşettin.

Senin yüzünü görene, yahut ansızın senin mahallene gelene ne mutlu!

Ey tertemiz ve övülmeye lâyık olan has kul! Cehâlet ve gafletim, sana karşı ne kadar saçma-sapan sözler söyletti bana. Onlardan dolayı beni affet!

Eğer bu hâli birazcık bilmiş olsaydım, münâsebetsiz sözler söylemezdim. Sen hastasının şifâsı için ona acı ilaç veren kudretli bir hekim olduğunu gizledin. Bunu bana azıcık açsaydın, seni överdim. Fakat sen susuyor, coşup köpürüyor ve bir şey söylemeden başıma vuruyordun! Neticede başım sersemledi, aklım başımdan gitti de bilmeden sana neler söyledim. Beni bağışla; söylediklerimi gafletime ver!»

Mübârek ve firâsetli emîr dedi ki:

«–Eğer ben o vakit, senin iç âlemindekilerden bir parça söyleseydim, ödün kopardı. Korku, seni helâk ederdi.

Kedi önündeki fare gibi mahvolur, kurda karşı kuzu gibi fânî olurdun...

O kara yılanın nasıl dehşetli olduğunu sana bildirseydim, korkudan o anda perişan olurdun!

Eğer sen içindeki o canavarı bilseydin, ne elma yemeye kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusarak o kara yılanı çıkarmaya...

Ben senden işittiğim uygunsuz sözlere sabrediyor, içimden de; «Yâ Rabbi! Yılanın çıkmasını kolaylaştır! Bu bîçâreyi halâs eyle!» diye duâ ediyordum. Sen bana acı şeyler de söylesen, benim gönlümdeki merhamet, seni o hâlde bırakmaya râzı olmadı. Çünkü benim hilkatim, mâye-i merhametle yoğrulmuştur.»

Bu Allah dostunun hakîkatini anlayan adamcağız, ne diyeceğini bilemiyor ve şöyle diyordu:

«–Ey yüce kişi! Bu zayıfın sana lâyıkıyla teşekküre mecâli yok! Senin bu hayırlı işini Allah mükâfatlandırsın!..

Anladım ki, ehl-i irfânın verdiği zehir bile canlara safâ, rûha gıdâ bahşetmektedir...»”

NEFS ENGELİ NASIL AŞILABİLİR?

Hikmet ehli buyurmuşlardır ki:

“İçinizdeki düşman size açıklanacak olsa, cesurlarınızın dahî ödü patlardı. Ne bir yolda gidebilir, ne bir iş becerebilir; çâresizlik içinde kıvranırlardı.

Ne vücutta ibadete kuvvet, ne kalpte tâkat, ne de seyr u sülûke mecâl kalırdı. Bunun için mürşid-i kâmiller, mürîdlerini çoğu zaman sükûtla, yani içlerindekini dışa vurmadan terbiye ederler.”

Hazret-i Mevlânâ’nın hikâyesinde zikri geçen uyuyan insan, insan-ı gâfildir. Ağzına giren kara yılan, nefs-i emmâredir. Emîr ise, mürşid-i kâmildir. Onu uykuda iken kamçılayarak döve döve uyandırıp kırda bayırda koşturması, riyâzat ve mücâhededir. Yılanın çıkışı da, nefs-i emmâreden kurtuluştur.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Cennet, nefsin sevmediği şeylerle, Cehennem ise, nefse hoş gelen ve nefsin arzuladığı şeylerle çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikāk, 28; Müslim, Cennet, 1)

Nefs engelini aşabilmek; peygamberlerin ve inkıtâsız (kesintisiz) bir sûrette var olagelen peygamber vârisi evliyâullâhın elinden tutmak, onlara bey’at etmek ve onların terbiyelerine teslîm olmakla mümkün olur.[1]

Dipnot:

[1] Mesnevî Bahçesinden Bir Testi Su kitabının 195-202. sayfalarından iktibasla hazırlanmıştır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

NEFİS NASIL TERBİYE VE TEZKİYE EDİLİR?

Nefis Nasıl Terbiye ve Tezkiye Edilir?

NEFİS NASIL TERBİYE EDİLİR?

Nefis Nasıl Terbiye Edilir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.