Ne Güzel Kul!

Hiçbir zaman mahrûmiyet ve zillete düşmeyecek kimseler.

Cenâb-ı Hakk’ın Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

(Ey Rasûlüm!) Onu (Kur’ân’ı) Cebrâîl, inzâr[1] edenlerden olasın diye Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 193-194) buyurmasında sayısız hikmetler vardır.

İLİM ESASTIR

Bu hikmetlerin özü de, bütün bilgilerin, bilhassa ilâhî ilim ve irfânın ancak gönül iklîminde neşv ü nemâ bulabileceği gerçeğidir. Yâni her ilmî hakîkat; ancak aşk, vecd ve feyiz mecraı hâlindeki kalbler vasıtasıyla derûnî mânâ ve güzellikleri fâş eder. Bu meyanda tasavvufun:

“İlim esastır, fakat bu esasın gâyesi de amel-i sâlihtir. Bu da, kısaca tâzim li-emrillâh (Allâh’ın emirlerini büyük bir tâzimle yerine getirmek) ve şefkat li-halkillâh (bütün mahlûkâta merhamet etmek) sırrında gizlidir. Aksi takdirde ilim, faydasız bir külfetten ibârettir.” şeklindeki bakış açısı, hep bu hakîkate binâendir.

Yâni bütün kitâbî bilgiler, hakîkatte bir tohuma benzerler. Nasıl ki tohumlar toprağa ekilmeyip sadece ambarda kaldığında yıllar geçse de onlar yine bir tohumdan başka bir şey olamazlarsa, kitâbî bilgiler de yalnızca satırlarda veya raflarda kaldığında durum aynıdır. Buna mukâbil toprağa gömülen tohumlar ise, vasıflarına göre büyüyüp serpilir, kimisi devâsâ çınarlar hâline gelir. Tıpkı bu şekilde gönül toprağına ekilen ilim tohumları da, kalbleri birer maneviyat bahçesi hâline getirir ki, ilim ve irfânın gerçek meyveleri o zaman elde edilir.

Bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek sadrına indirilmiş ve ashâb-ı kirâm ilâhî irşâdları ve mâlumâtı satırlardan ziyade Varlık Nûru’nun gönül âleminde okumuştur. Böylece onların gözleri ve gönülleri, ilâhî kelâmın o mübârek sadırdaki nice ulvî ve eşsiz tecellîleriyle nûrlanmış ve İslâm’ın ulvî ve derûnî hakîkatleri, sır ve hikmetleri bütün güzellikleriyle rûhlarına aksetmiştir. Bir bakıma sahâbe, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in canlı bir Kur’ân hâlindeki müstesnâ şahsiyet ve karakterine hayran kalarak îman etmiş ve O’nun etrafında pervâne olmuştur. İşte tasavvuf da, bu akisten nasîb alarak İslâm’ı rûhâniyet ve feyz iklîminde yaşatmayı düstur edinmiş; Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nûr menbaı olan gönlünden evliyâullâha akseden nûrânî parıltıları asırlara ve nesillere taşımaya gayret etmiştir.

Bu açıdan dînin fetvâ yönü bir binânın temel direkleri, takvâ yönü ise, o direkler etrafındaki tamamlayıcı kısımlar ile güzellik ve zarâfet unsurlarıdır. Bir taraftan bu iki özelliği birleştiren tasavvuf, bir taraftan da güzel amel ve ahlâk mükemmelliğine ilâve olarak; insanı, hayatı ve kâinâtı açıklamakta, mes’ûliyetlerin daha geniş bir hikmet ile idrâk ve îfâsını sağlamaktadır. Bu itibarla tasavvuf, muhabbetullâh ve mârifetullâh bahsinde kullara, gönüllerinden mîrâca doğru açılmış mânevî bir pencere mâhiyetindedir.

Tasavvuf, yeri geldikçe de temas ettiğimiz üzere İslâm’ı ihlâs, takvâ, zühd, ihsân, murâkabe, samîmiyet, teslîmiyet ve muhabbet ölçüleriyle yaşayabilmekten ibarettir. Onun en mühim mes’elesi de, bu gerçekleri anlatmaktan ziyâde onları hayatımıza imkân ve istîdâdımız nisbetinde yansıtabilmektir. Evvelce sâlih âlimler, yaptıkları her va’z u nasîhat ve anlattıkları her ilâhî güzellik ve ahlâk-ı hamîdeden sonra:

“Söylemek kolay, dinlemek kolay; fakat muktezâsınca amel etmek çok zor!..” derler ve gönüllerin kemâle ulaşması yolunda telkinde bulunurlardı.

Bu pencereden baktığımızda bir bakıma yazmak da kolay, okumak da. Ancak gereğince yaşayıp o güzellikleri hayatımızın fârikaları hâline getirmek hayli müşkildir. Yâni «sabret» gibi kısacık bir kelimeyi, ne söyleyen dil, ne işiten kulak ve ne de okuyan göz yorulur. Ancak bu kelimenin; sayısız dert, nice ağır çile, ıztırap, binbir iptilâ ve çeşit çeşit sıkıntılara mâruz kalmış gönüllerde tecellîsi mevzubahis olunca insanlar âdeta kan-ter içinde kalmakta ve çoğu kere de sabırsızlığı tercih etmektedirler. Dolayısıyla bütün mesele, tasavvufî bilgileri sadece öğrenmek ve öğretmek değil, onları gönüllerimizin birer hayat ve saâdet iksîri hâline getirebilmektir.

DAHA GÜZEL KULLUKTA BULUNMA

Zîrâ Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de:

“O Allah ki, hayatı ve ölümü, hanginizin daha güzel amellerde bulunacağını imtihân için yaratmıştır...” (el-Mülk, 2) buyurmakta ve kulları amel-i sâlihe dâvet etmektedir.

Dikkat edilirse âyet-i kerîmede “daha güzel öğrenmek” veya “daha güzel anlatmak” ya da “daha güzel dinlemek” tarzında bir ifâde kullanılmıyor, bilâkis “daha güzel kullukta bulunma/amel-i sâlih” hakîkati beyân buyruluyor.

Onun için tasavvufun temel gâyesi; irfân zemzemi, takvâ kevseri ve aşk u muhabbet âb-ı hayâtı ile gönül goncalarını yeşertebilmek ve bir gaflet çölü olan şu dünyâda hüsrâna düşmeden kulları vâsıl-ı ilâllâh eylemektir. Bu gerçeği anlayan ve yaşayanlar, tasavvufu anlamış ve yaşamış olurlar. Tasavvuf büyüklerinin buyurduğu gibi:

“Tasavvuf bir hâldir, ancak tadan bilir!..”

Hâsılı buraya kadar anlattıklarımızla tasavvuf hakkında söylemek istediğimiz öz, Allâh’a en güzel şekilde kulluk ve ebedî âleme ciddî bir hazırlıktır. Yâni tasavvuf, kulluğu en güzel bir şekilde yaşayabilmektir. Zîrâ Cenâb-ı Hak insanı kendisine kulluk etmesi için yaratmıştır. Dolayısıyla tasavvuf, kulluğa mânî olan engelleri ortadan kaldırmaktan ve kulluğa vesîle olacak imkânları temin etmekten başka bir şey değildir. O, nice yaraları sararken, nice kurak toprakları yemyeşil ve münbit bir gülistan hâline getirmekte ve nice vîrâne gönülleri mâmur bir saray eylemektedir. Kısacası tasavvuf, şu gurbet âleminden sonsuz vuslat âlemine giderken kulları Hak katında « نِعْمَ الْعَبْدُ » «ne güzel kul» rütbe ve taltifine mazhar kılacak nurlu bir yoldur.

HİÇLİK HALİNDE YAŞAMAK

Bütün mesele, nefsânî benlik ve iddiâdan sıyrılıp azamet-i ilâhiyye karşısında hiçlik hâlinde yaşayabilmektir. Bu hissiyat, kula acziyet ve tevekkülü tâlim eden öyle ulvî bir hâldir ki, gönlü kemâlâtın zirvelerine yükseltir. Hiçlik sarayında yaşayan gönüller, hiçbir zaman mahrûmiyet ve zillete düşmezler; bilâkis vakar içinde tevâzu ve mahviyete büründükleri nisbette Hak katında yüceliklere nâil olurlar. Şâir ne güzel söyler:

Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât

Mütevâzî olanı rahmet-i Rahmân büyütür

“Bitki, mahviyet sırrı ile toprağa tohum hâlinde düşmedikçe, feyz, bolluk ve berekete mazhar olamaz. Ancak mütevâzı, yâni hiçlik hâlinde toprakla bir olanı ise, Rahmân’ın rahmeti bizzat büyütür, binbir berekete mazhar kılar...”

Dipnot:

[1] İnzâr: Ebedî âlemdeki hazîn neticelerin vehâmetiyle korkutarak emir ve nehiylerde bulunmak.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, İmandan İhsana Tasavvuf, Erkam Yayınları

O, NE GÜZEL KULDU!

O, Ne Güzel Kuldu!

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle