Namazın Sünnetleri Kısaca

Maddeler halinde namazın sünnetleri.

Namazın sünnetleri; yapana sevap kazandıran, terk edene ceza gerektirmeyen, ancak kınama bulunan bir takım sözler ve fiillerdir. Bunlar terk edildiği zaman sehiv secdesi gerekmediği gibi, bilerek terk edilmeleri halinde bile namaz bozulmaz. Bilerek terketme durumunda kötü bir iş yapılmış olur. Ancak, sünnetlerin küçümsenmesi, anlamsız ve boş işle uğraşı sayılması kişiyi küfre düşürür. Çünkü sünnet, şer’î delil ve hükümlerden ikincisini teşkil eder.

Sünnet, Rasûlullah (s.a.s)’in namazı kılarken, farz ve vâciplerin dışında, bir özür bulunmadıkça devamlı olarak yaptığı okuyuş ve fiillerdir. Sübhânekeyi okumak, eûzü-besmele çekmek, rükû ve secde tekbirlerini almak gibi. Namazın sünnetleri gibi bir takım âdâbı vardır. Namazda edeb müstehap anlamında olup, Rasûlullah (s.a.s)’ın, devamlı yapmayarak, ara sıra işlediği söz ve fiillerdir. Rükû ve secdede üçten fazla tesbih getirmek, normal kıraatin üzerine ilave yapmak gibi. Temelde sünnetler namazların vâciplerini, müstehaplar ise sünnetleri tamamlayan söz ve fiillerdir.

NAMAZIN SÜNNETLERİ

Namazın sünnetleri şunlardır:

1) Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan ve kâmet okumak sünnettir.

Cemaatle kılınacak farz namazlar için ezan ve kâmet sünnet olduğu gibi, yine cemaatle kılınacak olan kaza namazları için de sünnettir.

Birden çok namaz cemaatle kaza edileceği vakit, bunlardan yalnız ilk kılınacak namaz için ezan okunur, sonra gerek bu namaz için ve gerek bunun arkasından kılınacak diğer kaza namazları için birer kâmet ile yetinilir.

Kendi evinde tek başına namaz kılacak erkekler için ezan ile kâmet müstehaptır. Gerek yolcu için ve gerekse cemaatle namaz kılacak olanlar için ezan ve kâmeti terk etmek ise mekruhtur.

Cuma günü şehirde bulundukları halde bir özür nedeniyle cuma namazını kılamayanlara, öğle namazını kılarken ezan ve kâmet gerekmez. Kadınlar için de ezan ve kâmet sünnet değildir.[1]

2) İftitah tekbiri için elleri yukarıya kaldırmak sünnettir. Erkekler ellerini baş parmakları kulaklarının yumuşaklarına değecek kadar, kadınlar ise, parmaklarının uçları omuzlarının hizasına kavuşacak şekilde göğüslerinin önüne kaldırıp, o durumda iken “Allahu ekber” derler. Kadınların ellerini omuz hizasına kadar kaldırması, tessettüre daha uygun düşmesi yüzündendir. Ellerin içleri kıbleye veya birbirine dönük bulunabilir. Parmakları kendi haline bırakıp ne bitiştirmek ve ne de ayırmak gerekir.

Hanefîler bu konuda aşağıdaki hadislere dayanırlar: Vâil İbn Hucr (r.a.) Rasûlullah (s.a.s)’ın namazın başında iki elini kaldırıp tekbir alırken ve ellerini kulaklarının yumuşağına temas edecek şekilde tutarken gördüğünü nakletmiştir.[2] Berâ’ İbn Âzib (r.a) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s) namaz kıldığı zaman ellerini baş parmakları kulakları hizasında olacak şekilde kaldırıyordu.” [3] Enes (r.a) de şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s)’ı şu şekilde gördüm: Tekbir aldı ve baş parmaklarını kulaklarının hizasına kaldırdı.” [4]

Şâfiî ve Mâlikîlere göre, erkekler ellerini yalnız omuzlarının hizasına kadar kaldırırlar. Dayandıkları delil, Abdullah İbn Ömer (r. anhümâ)’nın naklettiği şu hadistir: “Rasûlullah (s.a.s) namaza başlarken, iki elini omuz hizasına kadar kaldırırdı.” [5] Hanbelîler bu farklı hadisleri dikkate alarak, isteyenin ellerini omuz hizasına, isteyenin de kulak hizasına kaldırabileceğini söylemişlerdir. [6]

Şâfiî ve Hanbelîlere göre, elleri rükûa eğilirken ve rükûdan doğrulurken de kaldırmak sünnettir. Delil, İbn Ömer (r.a)’den nakledilen şu hadistir: “Nebi (s.a.s) namaza kalktığı zaman, iki elini omuz hizasına kadar kaldırır, sonra tekbir alırdı. Rükû yapmak isteyince yine ellerini bunun gibi kaldırırdı. Rükûdan başını kaldırınca da ellerini yine bu şekilde kaldırır ve şöyle derdi:

“Semi allahü limen hamideh. Rabbenâ ve leke’l-hamd (Allah, kendisini öven kimsenin   övgüsünü işitir. Ey Rabbimiz, övgü yalnız sana aittir.) [7]

3) İmama uyanın iftitah tekbirinin, imamın tekbirine yakın olması. Ancak imama uyanın tekbirinin, imamınkinden sonra olması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber, namazı öğrettiği sahâbiye, “İmam tekbir alınca sen de tekbir al” [8] buyurmuştur.

4) İftitah tekbirinin hemen ardından el bağlamak. Erkekler göbek altından ve kadınlar göğüs üstünden el bağlarlar. Hz. Ali’den rivâyete göre şöyle demiştir: “Sağ elin sol el üzerine göbeğin altına konması sünnettendir.” [9]

Kabisa İbn Hulb (r.a)’ın babasından rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.s) bize imam olur ve namazda sol elini sağ eliyle tutardı.” [10] Sehl İbn Sa’d (r.a) şöyle rivâyet etmiştir: “İnsanlar, namaz kılarken, sağ ellerini sol elleri üzerine koymakla emrolunurlardı.” [11]

Elin konulma şekli şöyledir: Sağ elin iç kısmı, sol elin üst kısmı üzerine konur. Böylece baş parmak ile küçük parmak bilek üzerinde halka yapılır. Kadınlar ise iki elini göğsü üzerine halka yapmaksızın koyarlar. Çünkü bu durum kadınların tesettürleri ile uyum sağlar.

Şâfiîler’e göre, iki elin kadınlarda göğüs üzerine, erkeklerde ise göbeğin üstüne konulması müstehaptır. Çünkü insanın kalbi soldadır, böylece eller en şerefli bir organ üzerine konulmuş olur.

Mâlikîlere göre, namazda iki elin vakarlı bir şekilde yanlara salıverilmesi menduptur. Ancak nâfile namazlarda ellerin göğüs üzerinde bağlanıp tutulması caizdir. Fakat farz namazlarda el bağlamak mekruhtur. Çünkü bu durum bir yere dayanmak gibidir. Ancak el bağlama, sünnet olduğuna inanılarak yapılırsa mekruh olmaz.[12]

5) Sübhâneke okumak. İftitah tekbirinden sonra gizlice “senâ” duasını okumak sünnettir. Bu dua şöyledir:

“Sübhânekellahümme ve bihamdike ve tebârekesmüke ve teâlâ ceddüke velâ ilâhe gayruk”

Anlamı: “Ey Allah’ım, seni tesbih ve tenzih eder, sana hamdü senâda bulunurum. Senin mukaddes ismin mübârektir ve senin azamet ve celâlin pek yüksektir. Senden başka hiçbir ilâh yoktur.” Delil; Hz. Âişe (r. anhâ)’ın, Allah Elçisi’nin namaza başlarken “Sübhâneke” övgü duasını okuduğunu nakletmiş olmasıdır.[13]

Fâtiha’dan önce gizli olarak “eûzü-besmele” okunması ve diğer rekâtlarda Fâtiha’dan önce yalnız besmele okunması sünnettir. Eûzü-besmele şudur:

“Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm- بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ Bismillâhirrahmânirrahîm (İlâhî rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım - çok esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adı ile başlarım)”. Eûzü çekmenin delili şu âyettir: “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” [14]

Bu konuda imamla, namazı tek başına kılan kişi arasında fark yoktur. Ancak imama uyan kimse Fâtiha’yı okumayacağı için eûzü-besmele de okumaz.

Her rekâtta Fâtiha’dan önce besmele okumak sağlam görülen başka bir görüşe göre ise vâciptir. Fâtiha’dan sonra okunacak sûrelerin baş taraflarında besmele okunmaz. Yalnız İmam Muhammed’e göre, gizli kılınacak namazlarda bu sûrelerin başında da besmele okunur.

6) Fâtiha’dan sonra gizlice “âmîn (dualarımızı kabul buyur)” denilmesi sünnettir. Ebû Hureyre’den rivâyete göre, Allah Elçisi şöyle buyurmuştur: “İmam âmin dediği zaman, siz de âmin deyin. Çünkü bir kimsenin âmin demesi, meleklerin âmin demesine denk gelirse onun geçmiş günahları bağışlanır.” [15]

Abdullah İbn Mes’ûd (r. anhümâ)’dan şöyle dediği nakledilmiştir: “Dört şey vardır ki, imam onları gizli yapar: Eûzü çekmek, besmele çekmek, âmin demek, tahmîd’de bulunmak, yani رَبَّنَا َلَكَ الْحَمْدُ Rabbenâ leke’l-hamd, demek.” [16]

7) İmam olan kimsenin tekbirleri ve rükûdan kalkarken, “semiallâhü limen hamideh (Allah, kendisini öven kimsenin övgüsünü işitir)” cümlesini ve namazın sonunda iki tarafa vereceği selâmı, sesini cemaate duyuracak şekilde  açıktan yapması sünnet olduğu gibi, imama uyanların da, rükûdan kalkarken gizlice;  “Rabbenâ leke’l-hamd (Ey Rabbimiz! Hamd, övgü yalnız sanadır)” demesi, tekbirler ile selâmı gizlice yapması sünnettir.

Tek başına namaz kılan kimse, rükûdan kalkarken hem “semi allahü limen hamideh”, hem de “Rabbenâ leke’l-hamd” der.

Açıktan okumanın en azı; yakınında olmayanlara, meselâ; ilk saftakilere işittirecek kadar sesli okumaktır. Bir iki kişinin işitmesi yeterli olmaz. Gizli okumakta ise en az sınır; kendisinin veya yakınında bulunan bir veya iki kişinin işitmesidir.

8) Rükû ve secdeye eğilip kalkarken alınan tekbirler sünnettir. Kıyamdan rükûa ve secdelere gidilirken veya secdeden kalkıp yine secdeye giderken “Allahuekber” denilmesi sünnettir. Abdullah İbn Mes’ûd (r.a)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a.s)’ın her kalkış ve eğilişlerinde, kıyam ve oturuşlarında tekbir getirdiğini işittim.” [17] Ancak rükûdan kalkarken tekbir yerine “semiallâhü limen hamideh” denilir.

9) Rükûdan doğrulurken; “semiallâhü limen hamideh”, arkasından da; “Rabbenâ leke’l-hamd” denilmesi sünnettir. Bunlardan birincisine “tesmi’”, ikincisine “tahmîd” denir. İmam tesmi’i sesli, tahmîdi ise gizli olarak söyler. İmama uyan kimse sadece gizli olarak “Rabbenâ leke’l-hamd” demekle yetinir. Tek başına namaz kılan her ikisini de gizli söyler.

Enes (r.a)’den Rasûlullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “İmam, semiallâhü limen hamideh, deyince sizler, Rabbenâ leke’l-hamd, deyiniz.” [18]

10) Kıyamda bir özür bulunmadığı takdirde iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak sünnettir. Çünkü bu durum huşûa daha yakındır. Şâfiîlere göre, iki ayak arası bir karış kadar açılır.

11) Rükû halinde erkeklerin elleriyle, parmak araları serbest bırakılarak dizlerini tutmaları sünnettir. Kadınlar bu durumda, ellerini dizleri üzerine koymakla yetinirler. Yine rükûda erkeklerin bacaklarını dik tutmaları, başın sırt hizasından yukarı kaldırılmaması, aşağı doğru da eğilmemesi ve erkeklerin pazularını böğürlerine bitiştirmemeleri sünnettir. Kadınların dizleri biraz bükük bulunur. Bununla onların arkaları, biraz yukarıya meyilli bulunmuş olur.

12) Rükû ve secde tesbihleri sünnettir. Rükûda üç kere, “sübhâne Rabbiye’l-azîm (Yüce olan Rabb’imin adını tesbih ve tenzih ederim.)” demek sünnettir. Çünkü,  Yüce olan Rabb’inin adını tesbih et” [19] âyeti inince, Allah’ın Elçisi, Siz rükûunuzda bunu söyleyiniz.” buyurmuştur.[20] Diğer yandan secdede üç kere, “sübhâne Rabb’iye’l-a’lâ (En yüce Rabb’imi tesbih ederim)” demek sünnettir. Çünkü, “Sebbihısme Rabb’ike’l-a’lâ (En yüce Rabb’inin adını tesbih et!)” [21] âyeti inince, Allah Rasûlü’nün, ashâbına, “Siz de bunu, namazlarınızın secdesinde söyleyin”, buyurduğu nakledilmiştir.[22]

Huzeyfe (r.a)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Hz. Peygamber ile namaz kıldım. Rükûda “sübhâne rabbiye’l-azim”, secdede “sübhâne rabbiye’l-a’lâ” derdi. Okuyuşu sırasında rahmet âyeti geçince, orada durur ve Allah’tan rahmet ister, azap âyeti gelince de, Allah’a sığınırdı.” [23] İbn Mes’ûd (r.a)’in naklettiğine göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri rükûa vardığı zaman, üç kere “sübhâne rabbiye’l-azim” desin. Bu sayı tesbihin en az ölçüsüdür.” [24]

Mâlikîler’e göre rükû ve secdede tesbih sayısının bir sınırı yoktur.

13) Secde oturuşları ile teşehhüt oturuşlarında sol ayağı yere yatırıp sağ ayağı dikmek ve ayak parmaklarını kıbleye yöneltmek sünnettir. Kadınlar sol ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere otururlar. Bu oturmaya “teverrük” denir. Çünkü bu durum kadının  örtünmesine yardımcı olur.

14) Secdeye varılırken önce dizleri, sonra elleri, sonra yüzü yere koymak, secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra da dizlerin üzerine koyarak elleri yerden kaldırmak sünnettir. Özrü yüzünden bunu yapamayanların, elleriyle yere dayanarak kalkmaları caiz olur.

Vâil İbn Hucr (r.a) şöyle demiştir: “Ben, Rasûlullah (s.a.s)’in, secdeye gittiği zaman dizlerini ellerinden önce yere koyduğunu, kalkınca da ellerini dizlerinden önce kaldırdığını gördüm.” [25]

Mâlikîlere göre ise secdeye giderken önce eller sonra dizler yere konur. Secdeden kalkarken de önce dizler, sonra eller kaldırılır. Delilleri, Ebû Hureyre (r.a)’den nakledilen şu hadistir: “Sizden biri secde ettiği zaman develerin çöküşü gibi çökmesin, önce iki elini sonra iki dizini yere koysun.” [26]

Namazdaki bazı hareketlerin farklı şekilde Allah Elçisi’nden rivâyet edilmesi ümmet için bir kolaylıktır. Sağlığı elverişli olmayıp elleriyle yere dayanmak ihtiyacını duyan mü’minler temelde bu ikinci hadis-i şerife uymuş olurlar.

15) Oturuşlarda veya secde arası celsede, elleri uyluklar üzerine koymak sünnettir. Namaz kılan kişi teşehhütte ve secde arası oturmalarda sağ elini sağ uyluğu, sol elini sol uyluğu üzerine koyar. Parmaklar az açılarak uçları dizlerin üzerine gelecek şekilde konulur. Fakat sağlam görüşe göre, ellerle diz kapakları tutulmaz. Çünkü bunda zorluk vardır.

Vâil İbn Hucr (r.a) Rasûlullah (s.a.s)’ın namaz kılışını anlatırken şöyle demiştir: “Sonra oturup sol ayağını yere yatırdı ve sol elinin avuç kısmını uyluğu üzerine ve sol dizi üzerine koydu. Sağ dirseğini sağ uyluğunun hizasına getirdi.” [27]

16) Oturuşlarda tehıyyâtı okurken “lâ ilâhe” denilince, sağ elin şehadet parmağı kaldırılıp, “illallah” denirken indirilmesi sünnettir. Bu halde parmak ile orta parmak halka yapılıp, diğer iki parmak bükülmelidir. Bu işaretle, Allah’tan başka hiç bir ilâh bulunmadığı teyit edilmiş olur. Delil, Vâil İbn Hucr (r.a)’den rivâyet edilen hadisin devamındaki, “Allah’ın Elçisi, (namazda tehıyyâtı okurken) parmaklarından ikisini yumarak halka şekline getirdi, sonra şehadet parmağını kaldırdı ve bu parmağını hareket ettirdiğini gördüm, dua ediyordu.” [28] ifadesidir.

17) Farz namazların üçüncü ve dördüncü rekâtlarında Fâtiha okumak sağlam görüşe göre sünnettir. Buna bir sûre ilavesinde de bir sakınca bulunmaz. Çünkü bu iki rekâtta kıraat bir sınır belirlenmeksizin meşrû kılınmıştır. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, Fâtiha’nın son iki rekâtta da okunması farzdır.

Hanefîlerin dayandığı delil, Fâtiha’nın namazda tayin edilmemiş olması ve hangi yerinde olursa olsun namazda Kur’an’dan bir âyet okumanın yeterli oluşudur. “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” [29] âyeti ile, namazını kötü bir şekilde kılan kişi hakkındaki; “Sonra Kur’an’dan kolayına geleni oku” [30] hadisi, bunun delilleridir.

18) Farzların, vitir namazının ve müekked sünnetlerin son oturuşlarında, gayri müekked sünnetler ile diğer nâfile namazların da her oturuşunda tehıyyâttan sonra Hz. Peygamber’e ve âline salevât getirmek sünnettir.

“Salli-bârik” duaları diye kısaltılan, namazlardaki salevâtın başlangıcını Kâ’b İbn Ucre (r.a) şöyle anlatır: “Hz. Peygamber bizim yanımıza geldi. Biz dedik ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah bize, sana nasıl selâm vereceğimizi bildirdi. Sen de bize, sana nasıl salât getireceğimizi öğret. Bunun üzerine bize salât dualarını şöyle öğretti:

“Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin, kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme, inneke hamîdun mecîd.

Ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin, kemâ bârekte alâ İbrahîme ve alâ âli İbrâhîme, inneke hamîdun mecîd.”

“Ey Allahım! Peygamberimiz Muhammed’e ve O’nun ailesine salât et, onların şeref ve kadrini yücelt, Hz. İbrahim ve ailesine salât ettiğin gibi. Ve yine Muhammed’i ve âilesini mübarek kıl, onların feyiz ve bereketlerini daima arttır, Hz. İbrahim ve ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki sen hamîdsin, mecîdsin, bütün övgü, azamet ve celâl sana aittir.” [31]

Hz. İbrahim ile ilgili bu salli-bârik dualarının okunduğu namazlarda, Muhammed ve İbrahim isimlerinden önce, “efendimiz, büyüğümüz” anlamındaki “seyyidinâ” lâfzını ilave etmek mendup sayılmıştır.

Burada, İbrahim (a.s)’in özel olarak zikredilmesi, rahmet ve bereketin onun üzerinde birleşmesi yüzündendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, meleklerin Hz. İbrahim’in ailesine hitaben; “Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinizdedir” dedikleri belirtilir. [32]

Hz. Muhammed’in âli; Hâşim ve Abdulmuttalib oğulları kabileleridir. İbrahim (s.a.s)’in âli ise; İsmail, İshak ve onların evlatlarıdır. [33] Namaz dışında Hz. Peygamber’e salevât getirmek vâcip değil, menduptur. Ömründe bir defa salevât getirmek farz, Hz. Peygamber’in adı anıldıkça salevâtın tekrarlanması ise müstehaptır.[34]

19) Bütün namazların son oturuşlarında tehıyyat ve salli-bârik dualarından sonra, iki tarafa selâm vermeden önce dua edilmesi sünnettir. Bu duanın Kur’an-ı Kerim âyetlerinden seçilmesi veya bunlara benzemesi daha uygundur. İnsanlardan istenecek şeyler konusunda namazda dua edilmez. Meselâ; “Ey Rabb’im! Bana dünya malı ver, şu kadar para ver” denilmesi caiz görülmez. Namazların sonunda mutat olarak dua niyetiyle;

“Rabbenâ âtinâ fî’d-dünyâ haseneten ve fî’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nâr”

(Anlamı: Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik, âhirette de bir iyilik ver ve bizi ateş azabından koru) [35] âyeti okunur.

20) Namazın sonunda “es-selâmü aleyküm ve rahmetullah” diyerek selâm verirken yüzün önce sağa, sonra sola döndürülmesi sünnettir.  Namaz kılan kimse, sağına ve soluna selâm verirken sağında ve solunda bulunan insan, cin ve meleklere selâm vermeye niyet eder. İmam da kendisine uyanlara selâm vermeye niyet eder. Cemaat, imamın sağında ise, birinci selâmda imamın selâmını almaya, eğer solunda ise ikinci selâmda, selâm almaya niyet eder.

Sa’d İbn Ebî Vakkas (r.a)’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a.s) sağına ve soluna selam verirken yanağının beyazlığını görürdüm” [36]

Mâlikîler, selâma “ve berekâtüh” lafzını da ilâve ederler.

Hz. Âişe’den rivâyete göre, Allah’ın Rasûlü, namazın sonunda selâm verince hemen kalkmaz ve şöyle derdi: “Allahümme ente’s-selâmu ve minke’s-selâm. Tebârekte yâ zâ’l-celâli ve’l-ikrâm” [37] (Anlamı: Ey Allah’ım! Sen selâmsın, selâm sendendir. Ey celâl ve ikram sahibi, sen ne yücesin!). Ümmü Seleme (r. anhâ) ise, Allah Elçisi’nin sabah namazını kılıp selâm verince şöyle dua ettiğini nakletmiştir: “Allahümme, innî es’lüke ılmen nâfian ve rızkan vâsian ve amelen mütekabbelen.” [38] (Anlamı: Ey Allah’ım! Senden yararlı ilim, geniş rızık ve kabul olunan amel isitiyorum).

21) Sütre edinmek sünnettir. Başkaları tarafından önünden geçilmesine engel olmak için, namaz kılan kimsenin önüne koyduğu şeye “sütre” denir.

Sütrenin dayandığı delil şu hadistir: “Sizden biri namaz kıldığı zaman, bir sütreye doğru kılsın ve bu sütreye yakın dursun, önünden hiç kimsenin geçmesine izin vermesin. Eğer biri önünden geçmek isterse ona karşı koysun” [39]

İmam veya tek başına namaz kılanlar için, farz veya nâfile namazlarda sütre edinmek, sadece secde yerinden başkalarının geçmesinden korkulması durumunda, mendup olur. İmamın sütresi cemaat için de yeterlidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) Mekke’de, Batha denilen yerde, uzunca bir sopaya doğru namaz kılmıştı. Cemaatin herhangi bir sütresi yoktu.[40] Namaz kılan kişinin, önünden kimsenin geçmeyeceğinden emin olması durumunda, sütreyi terk etmesinde bir sakınca yoktur.

Namaz kılanın önünden geçmek mekruhtur. Böyle bir kişiye engel olmak, İslâm’ın ilk dönemlerinde mübah iken bu hüküm sonradan neshedilmiştir.[41]

Namaz kılanın önünden geçecek kimseye engel olmak için, sadece “sübhânallah” demesi veya el, göz yahut baş işaretiyle uyarması mümkün ve caizdir. Sütre, namaz kılanın gözlerini sütrenin gerisinden men eder ve dikkatinin namaz üzerinde toplanmasına yardımcı olur.

Dipnotlar:

[1] Geniş bilgi için “Ezân” ve “Kamet” konusuna bk. [2] Buhârî, Amel fi’s-Salât, 316; Müslim, Salât, 21-25; Ebû Dâvud, Salât, 115; Tirmizî, Salât, 63. [3] Buhârî, Mevâkît, 24; Müslim, Mesâcid, 225; Ebû Dâvud, Salât, 115, 116, 178, 181; İbn Mâce, İkâme, 15. [4] Ebû Dâvud, Salât, 115, 116, 176; İbn Mâce, İkâme, 15; Nesâî, İftitah, 4, 5, 11, Sehv, 31. [5] Müslim, Salât, 21, 25, 26; Ebû Dâvud, Salât, 115; İbn Mâce, İkâme, 15, 72; Tirmizî, Salât, 76, 110. [6] Şevkânî, Neylü’l-Evtar, II, 179-182; Zühaylî, age, I, 683, 684. [7] Müslim, Salât, 21, 25, 26; Ebû Dâvud, Salât, 115; Tirmizî, Salât, 76, 110. [8] Buhârî, Salât, 18, Ezân, 82, 128; Müslim, Salât, 62, 77, 86, 89. [9] Ebû Dâvud, Salât, 118; A. İbn Hanbel, I, 110; Zühaylî, age, I, 687. [10] Buhârî, İstiska, 19; Müslim, Cihad, 86; Nesâî, İftitah, 9; İbn Mâce, İkâme, 3. [11] Buhârî, Ezân, 87, Salât, 88; Müslim, Salât, 55; Tirmizî, Mevâkît, 103, 104. [12] Zühaylî, age, ı, 687, 688. [13] Ebû Dâvud, Salât, 120, H. No: 776; Tirmizî, Salât, 65, H. No: 243; Nesâî, İftitah, 18, H. No: 898. [14] Nahl, 16/98. [15] Buhârî, Ezân, 111, 112; Deavât, 64, Müslim, Salât, 72; Tirmizî, Salât, 71; Nesâî, İftitah, 33. [16] İbnu’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, I, 204. [17] Buhârî, Ezân, 116; Tirmizî, Salât, 74; Nesâî, Tatbik, 34, 90, 94, Sehv, 70; Dârimî, Salât, 40. [18] Buhârî, Ezân, 52, 74, 82, Bedü’l-Halk, 7; Müslim, Salât, 71; Ebû Dâvud, Salât, 140. [19] Vâkıa, 56/96. [20] bk. Ebû Dâvud, Salât, 147; İbn Mâce, İkâmet, 20; Dârimî, Salât, 69; A. İbn Hanbel, IV, 155;. Elmalılı, age., IX, 139. [21] A’lâ, 87/1. [22] bk. Ebû Dâvud, Salât, 147; İbn Mâce, İkâmet, 20; Dârimî, Salât, 69; A. İbn Hanbel, IV, 155; Elmalılı, age, IX, 139. [23] Ebû Dâvud, Salât, 147, 149; İbn Mâce, İkâme, 20. [24] bk. Nesâî, Tatbik, 9; İbn Mâce, İkâme, 20. [25] Tirmizî, Salât, 84; Ebû Dâvud, Salât, 137; Nesâî, Tatbik, 38, 93. [26] Ebû Dâvud, Salât, 137; A. İbn Hanbel, II, 381. [27] Ebû Dâvud, Salât, 115; Tirmizî, Salât, 106; Nesâî, İftitah, 11, Sehv, 31, 34; A. İbn Hanbel, IV, 316, 318. [28] Ebû Dâvud, Salât, 115; Tirmizî, Salât, 106; Nesâî, İftitah, 11, Sehv, 31, 34; A. İbn Hanbel, IV, 316, 318. [29] Müzzemmil, 73/20. [30] Buhârî, Ezân, 95, 122;  Müslim, Salât, 45; Tirmizî, Mevâkît, 110. [31] Buhârî, Tefsîru Sûre, 33/10, Enbiya, 10, Deavât, 31, 32; Müslim, Salât, 65, 66, 69; Tirmizî, Tefsîru Sûre 33/23; Vitir, 20; Ebû Dâvud, Salât, 179; Nesâî, Sehv, 49, 50-54; İbn Hanbel, I, 162, III, 47, IV, 118, 241. [32] Hûd, 11/73. [33] İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr I, 479; Zühaylî, age, I, 719-721. [34] İbn Âbidîn, age, I, 480; Zeylâî, Tebyînü’l-Hakâik, I, 108. [35] Bakara, 2/201. [36] Ebû Dâvud, Salât, 184; Nesâî, Tatbik, 83; A. İbn Hanbel, I, 172, 181, 408, IV, 193. [37] İbn Mâce, İkâme, 32, H. No: 925. [38] İbn Mâce, İkâme, 32, H. No: 925. [39] bk. Buhârî, Salât, 90; Ebû Dâvud, Salât, 106, 107, 109; Tirmizî, Mevâkît, 133. [40] Zeylâî, Nasbu’r-Râye, I, 84. [41] bk. Kâsânî, Bedâyî, I, 217; İbnü’l-Hümâm, age, I, 287 vd; İbn Âbidin, age, I, 594; Zühaylî, age,I, 752 vd.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkam Yayınları

SÜNNET NEDİR KISACA?

Sünnet Nedir Kısaca?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.