Müslümanın Gülme ve Şakalaşma Adabı Nasıl Olmalıdır

Gülerken ve şakalaşırken nelere dikkat etmeliyiz? Tebessüm ve kahkaha arasındaki farklar nelerdir? Şakalaşma adabı nedir? Peygamber Efendimiz (s.a.v) nasıl latife ederdi? Çocuklarla nasıl şakalaşırdı?

Gülmek ve ağlamak insan fıtratındaki temayüllerdendir. Ancak bunun ölçüsü önemlidir, ifratı ve tefriti insana zarar verir. Ortası ise insana iyi gelen hasletlerdendir.

Cenâb-ı Hakk buyurur; “Artık yaptıkları şeylere karşılık az gülsünler çok ağlasınlar.” (Tevbe, 82)

Hz. Âişe -radıyallâhu anhâ- “Allah Rasûlü’nün küçük dili görünecek şekilde kahkahayla güldüğünü hiç görmedim. O (ekseriyetle) tebessüm ederdi.” demiştir. (Buhâri, Tefsir, 46/2)

Cerir bin Abdullah anlatıyor: “Fahri Kâinat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, müslüman olduğum günden beri beni huzuruma girmekten men etmez ve her gördüğünde de tebessüm ederdi.” (Buhâri, Edeb, 68)

Abdullah bin Harise; “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den daha çok mütebessim bir kimse görmedim.” demiştir.

Tebessüm, Peygamber Efendimiz’in en bariz özelliklerindendir. Çünkü tebessüm iletişim aracıdır. Mütebessim bir çehre karşısındakine değer verdiğini, önemsediğini gösterir. İslâm da sosyal bir din olma özelliği ile bu iletişime önem verir. Tebessüm kalpten gelen bir güzelliktir. Hadîs-i şerîfte buyrulur;

(Mü’min) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. (Tirmizî, Birr, 36)

Kahkaha ise İslâm ahlâkının menettiği bir davranıştır. Çünkü kahkaha ile fazlaca gülmek insanın şahsiyet ve karakterini zedeler. Özellikle; büyüklerin meclisinde, arkadaş ortamında, sokakta, nâmahreminin yanında iken bu hususta dikkat etmek gerekir. Tebessüm ise bunun zıddı olarak insan şahsiyet ve karakterine katkı verir.

Tebessüm ile kahkaha arasındaki farklar;

  1. Ses yüksekliği
  2. Kontrolsüzlük
  3. Hüzünlü iken de tebessüm edilir; fakat kahkaha atılamaz.

Çektiği çilelerin hiçbiri, Allah Rasûlü’nün metânetini ve muvâzenesini bozmadı. O, bütün bunları büyük bir olgunluk ve rızâ hâliyle karşıladı. Gönlü nice acılarla dağlanmasına rağmen, gül yüzünden tebessüm hiç eksik olmadı. O’nu hiç kimse, hiçbir zaman asık bir yüzle, çatık kaşla ve abus bir çehre ile görmedi. Zîra O, Hak Teâlâ ile beraberliğin neşe ve huzûru içinde dâimâ tebessüm hâlinde bulunur, her hâlükârda İslâm’ın güler yüzünü aksettirirdi.

Bir müslüman da bu sebeple bencil olmayıp yaralarını içinde sararak, sıkıntılarını Cenâb- ı Hakk’a arz edip mütebessim olmaya gayret etmelidir.

Tebessüm kalbin faaliyetidir ve kalitesini sevgi ve merhametten alır. “Ben üzülüyorum herkes hayatına devam ediyor, herkes üzülsün!..vs.” cümleleri bencillik ifadesidir. Tebessüm bu bencilliğin bertaraf edilmesidir.

Ümmü’d-Derdâ -radıyallâhu anh- da şöyle buyurmuştur:

“Ebû’d-Derdâ, bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi. Bir gün ona:

“–İnsanların senin bu hâline şaşırmalarından korkuyorum!” dedim. O:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi diyerek cevap verdi.” (Ahmed, V, 198, 199)

ŞAKALAŞMA ÂDÂBI

Şaka veya latife; karşılıklı iletişimde gönüllere ferahlık veren, dostluk ve muhabbeti geliştiren davranışlardır. Gönüller Sultânı Efendimiz de zaman zaman şaka yapmış, bazı sahâbîlerin kendisine yaptıkları şakaları tasvip etmiş ve tebessümle karşılamıştır.

Bununla birlikte yalana dayanan, incitici, alaycı, küçültücü, müstehcen ve ifrata kaçan şakalar yasaklanmıştır. Zîra Rasûlullah’ın gerek yapmış olduğu nezih şakaları gerekse bu husustaki sözlü tavsiyeleri latîfenin latîf olması gerektiğini açıkça telkin etmekte, böyle olmayanları benimsemediğini göstermektedir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Latifeleri;

Efendimiz’in yaptığı doğru söze dayalı, incitici olmayan güzel ve nezih şakalarına gelince onlardan bir kaçını şöyle zikredebeliriz:

Safça bir adam bir gün Rasûlullah’tan binmek için hayvan istemişti. Efendimiz:

“–Peki, seni bir dişi deve yavrusuna bindirelim.” buyurdu. Adam ise hayretle:

– Yâ Rasûlallâh! Ben dişi deve yavrusunu ne yapayım, o beni nasıl taşır, diyerek şaşkınlığını ifâde edince Lâtifler Lâtifi Efendimiz:

“–Devenin küçüğü de büyüğü de muhakkak bir dişi deveden doğmamış mıdır?” diye latîfede bulundu. (Tirmizî, Birr, 57)

Bir defâsında da ihtiyar kadının birisi Peygamberimiz’e gelerek:

– Yâ Rasûlallâh! Cennete girmem için Allah’a dua et! der. Efendimiz -aleyhisselatü vesselâm- ise:

“–Cennete yaşlı kadınlar giremez!” diye mukâbelede bulunur.

Verilen cevabın nüktesini anlayamayan kadıncağız üzülür ve ağlamaya başlar. Bunun üzerine Âlemlere Rahmet Efendimiz durumu ona şöyle açıklar:

“–Yaşlı kadınlar cennete o hâlleriyle değil, genç ve güzel olarak girerler. Zîra Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de; “Biz (cennete giren kadınları) defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmışızdır; onları eşlerine düşkün ve yaşıt bâkireler kılmışızdır.” (el-Vâkıa,35-38) buyuruyor.” (Tirmizî, Şemâil, s. 91-92)

Bir keresinde Abbas bin Mirdâs -radıyallâhu anh- isimli şâir kendisine verilen ganimet malını az bularak Rasûlullah’a hitâben sitemkâr bir şiir söylemişti. Efendimiz bu haberi duyunca onu çağırdı ve:

“–Senin dilini keseceğim.” dedi. Peygamberimiz Bilâl-i Habeşî’ye -radıyallâhu anh- daha önce: “Sana onun dilini kesmeni emrettiğimde kendisine bir elbise ver!” diye tenbih etmişti. Sonra da:

“–Ey Bilâl, haydi götür şunu, kes dilini!” buyurdu. Bilâl Abbâs’ın elini tutup götürürken Abbâs:

– Ya Rasûlallâh! Dilimi mi kesecek, ey Muhâcirler dilimi mi kesecek, ey Ensâr dilimi mi kesecek, diye çığlık atmaya başladı. Bilâl ise Abbas’ı çekip götürmeye devam ediyordu. Abbas feryadı çoğaltınca Bilâl:

– Sus! Rasûlullah bir elbise vererek seni susturmamı emretti, dedi. Neticede Bilâl-i Habeşî, sakinleşen Abbâs’a fazladan bir elbise daha verdi. (İbn-i Sa’d, IV, 273)

Enes bin Mâlik anlatıyor; Çöl halkından Zâhir adında bir şahıs vardı. Bu zat Allah Rasûlü’ne her gelişinde çölde yetişen mahsüllerden hediyeler takdim ederdi. Döneceği zaman da Peygamber Efendimiz, ihtiyacı olan şeylerle onun heybesini doldurur ve şöyle buyururdu:

“–Zâhir, bizim çölümüz biz de onun şehriyiz.”

Rasûlullah Efendimiz onu çok severdi. Görünüm itibâriyle fazla güzel biri değildi. Zâhir, bir gün elindekileri satmakla meşgul iken Efendimiz onu arkasından kucaklayıp, mübârek elleriyle gözlerini kapadı. Zâhir ise:

– Kimsin sen? Bırak beni, diyerek kurtulmaya çalıştı, ancak gözlerini tutan zâtın Rasûlullah olduğunu anlayınca rahatladı ve sırtını Fahr-i Kâinât Efendimiz’in göğsüne iyice yapıştırmaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullah:

“–Bu köle satılıktır, almak isteyen var mı?” diye seslendi: Zâhir boynu bükük ve hüzünlü bir edâ ile:

– Yâ Rasûlallâh! Benim gibi değersiz bir köleye, vallâhi kuruş veren olmaz, dedi. Fahr-i Kâinât ise:

“–Hayır, yâ Zâhir! Sen Allah katında son derece kıymetli ve pahalısın!” buyurdu. (İbn-i Hanbel, III, 161) Zâhir normalde hür bir insandı. Efendimiz onun için kul, köle gibi anlamlara gelen “abd” kelimesini kullanarak onun Allâh'ın kulu olduğunu kastetmiştir.

Bir seyahatte Enceşe adlı bir hizmetçi, nağmeli şiirler okuyarak develeri hızlandırmıştı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hızlanan develerin üstündeki hanımların incinebileceği ihtimâlini, şu zarif teşbîh ile ifâde buyurdu:

“–Ey Enceşe! Dikkat et, kristaller kırılmasın!” (Buhâri, Edeb, 95)

Avf el-Eşcaî isimli sahabî anlatır; Tebük Seferi’nde Rasûlullah’ın deriden küçük bir çadırı vardı. Çadıra gelip selâm verdim. Gir! Diye karşılık verdiler. Bütün olarak mı gireyim, ey Allah Rasûlü, diye latife yaptım. (Çadırın küçüklüğüne işaret ediyordu). “Evet, bütün olarak gir” buyurdular. (Ebû Dâvûd, Edeb, 92)

Rasûlullah Efendimiz bir yolculukta birkaç kişinin, eşyalarını taşıması için üzerine yüklediği Sefîne adlı bir hizmetçiye, “İşte şimdi gerçekten sefine (gemi) oldun” buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5)

Yine yanakları pembe pembe olan bir sahabeye latife yollu: “Ebûlverd olmuşsun / güle dönmüşsün!” buyurdular. Ondan sonra, onun adı da Ebû Hureyre gibi Ebûl-verd kaldı.

Zeyd b. Elsem anlatır: Ümmü Eymen -radıyallâhu anha- gelip Rasûlullah’a, “Kocam sizi davet ediyor.” demişti. Allah Rasûlü: “Senin kocan kim? Şu, gözünde beyazlık olan adam mı?” dedi. Kadın: “Vallahi benim kocamın gözünde beyazlık filan yok.” deyince, Efendimiz: “Hiç kimse yoktur ki gözünde beyazlık bulunmasın.” dediler. (İbn Kuteybe, 439)

Peygamber Efendimiz ’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Çocuklara Yaptığı Latifeler:

Abdullah b. Cafer -radıyallâhu anh- buyurur: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- seferden dönerken ben, Hasan ve Hüseyin’den biri ile karşılamaya çıkardık. O da kendisini ilk karşılayanı önüne, diğerini de arkasına bindirir, Medine’ye kadar öylece getirirdi.

Ya’lâ b. Mürre de: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in bir davete giderken çocuklarla oynamakta olan torunu Hüseyin’i götürmek istediğini, fakat Hüseyin’in, dedesini görünce kaçmaya başladığını ve Rasûlullah efendimizin onun arkasından çocuk gibi sağa sola sallanarak koştuğunu anlatır. (İbni Mâce, Mukaddime 11)

Mahmud bin Rebî, “Ben beş yaşlarında iken Rasûlullah'ın, evimizdeki kovadan ağzına aldığı suyu yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum.” demiştir. (Buhâri, İlim, 18)

Ayrıca çocuk yaşlarda Allâh Rasûlü'nün hizmetinde bulunma şerefine nâil olan Enes bin Mâlik'e, Efendimiz 'in zaman zaman “Ey iki kulaklı!” diye latife yaptığı rivâyet edilmektedir. (Ebû Dâvûd, 4349) Bu ifadeyle çok iyi dinlediğine işaret etmişlerdir. (Avnu’l-Mabud)

Sahabe-i Kirâm’ın Peygamber Efendimiz’e Yaptığı Latifeler:

Rasûl-i Ekrem Efendimiz kendisi bizzat şaka yapmakla birlikte bazı sahâbîlerin şakalarını da müsâmaha ile karşılamıştır.

Sahâbeden Nuayman el-Ensârî isimli şakacı bir sahabi, bir gün Medîne'ye taze meyve ve sebze geldiğini görünce hemen onlardan alarak Rasûlullah'a takdim eder:

– Ya Rasûlallâh bunu senin için satın aldım, sana hediye ediyorum, der. Bir müddet sonra satıcı Nuayman'dan malının parasını istediğinde, onu Rasûlullah'a getirip:

– Ey Allâh'ın Rasûlü! Şu adamcağızın ücretini versene, der. Efendimiz ise:

“–Ey Nuaymân, sen onu bize hediye etmedin mi?” diye sorar. Nuayman da:

– Ya Rasûlallâh, alırken param yoktu, senin ondan yemeni de istiyordum. Bu sebeple aldım, der. Bunun üzerine Efendimiz güler ve meyvelerin ücretini öder. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, 570)

Bir gün bir bedevî Rasûlullah’a gelmiş, devesini kapıda bağlayıp içeri girmişti. Sahabeden birisi Nuayman’a, keşke dedi, şu deveyi boğazlasan da yesek. Eti çok özledik. Nuayman deveyi hemen kesti. Bedevi çıkıp durumu görünce, “Vay başıma gelene! Devemi kesmişler ya Muhammed!” diye bağırdı. Efendimiz çıktı, “Bunu kim yaptı!” diye sordu. Nuayman, dediler. Allah Rasûlü Nuaymân’ı aradı ve Dubaa b. Zübeyr’in evinde buldu. Bir dehlizde hurma dalının altına saklanmıştı. Birisi yerini işaret etti. Rasûlullah da onu oradan çıkardı ve “Neden böyle yaptın?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü! Benim yerimi sana söyleyenler, bana da böyle yapmamı söylediler” dedi. Efendimiz bir yandan onun alnındaki toprakları siliyor bir yandan da gülüyordu. Sonra da bedevinin devesini tazmin etti. (İ. Hacer, 465)

Nuaymân’ın Rasûl-i Ekrem’in vefâtından bir yıl önce yaptığı bir başka şaka Rasûlullah- -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve sahâbîleri çok güldürmüştür.

O yıl Hz. Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Busrâ’ya bir ticaret seferi düzenlemiş, Nuaymân ile Bedir gazisi Süveybıt (Selît) b. Harmele’yi de beraberinde götürmüştü. Nuaymân yemek işlerinden sorumlu olan Süveybıt’tan yiyecek bir şeyler istemiş, o da Hz. Ebû Bekir gelmeden yemek veremeyeceğini bildirmişti. Kafile bir yerde konaklayınca Nuaymân rastladığı deve tüccarlarına satılık bir kölesi olduğunu ve onun kendini hür zannetmekten başka bir kusuru bulunmadığını söyleyerek Süveybıt’ı on deve karşılığında sattı. Süveybıt’ı satın alanlar onun itirazlarına aldırmadan kendisini götürdüler. Daha sonra durumu öğrenen Hz. Ebûbekir -radıyallâhu anh- tâcirlere paralarını iade ederek Süveybıt’ı kurtardı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 316)

Nüktedân ve hazır cevap bir mizaca sâhip, aynı zamanda İslâm'ın ilk çilekeşlerinden olan Suheyb-i Rumî isimli sahâbî de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile olan bir hatırasını şöyle anlatır; “Allâh Rasûlü'ne uğradığımda sofrasında ekmek ve hurma vardı. Bana: “–Buyur ye!” dedi. O sırada göz ağrısı çekiyordum. Hemen sofraya oturup yemeye başladım. Fahr-i Kainât Efendimiz bana takıldı ve: “–Hem gözün ağrıyor hem de hurma yiyorsun ha!” dedi. Ben de: -Ağrımayan tarafıyla çiğniyorum yâ Rasûlallâh! dedim. Bu cevâbım üzerine Efendimiz azı dişleri görününceye kadar güldü. (İbn Mâce, Tıb, 3)

İlim- İrfan Sahiplerinin Latifeleri:

Timur, bir gün Nasreddin Hoca’ya sorar; “Hoca, bu file konuşma öğretebilir misin?”

Hoca biraz düşünür, sonra, “Öğretirim ama şartlarım var” der. “Şartların nedir, Hoca?” diye sormuş, Timur…

“Evvelâ, bunun için, beş yıl süre isterim.” “Başka?” “Sonra, bu beş yıl boyunca benim ve filin bütün masraflarının karşılanmasını isterim.” Timur; “Ama Hoca, şunu bil ki, beş yılın sonunda konuşturamazsan, kelleni alırım… Bu da benim şartım.” der. Timur ile Nasrettin hoca anlaşırlar. “Hoca, fili alıp, Timur’un yanından ayrılır.… O ana kadar, sesini çıkarmadan olup biteni seyreden Nasrettin hoca’nın arkadaşı, daha fazla dayanamayıp; “Sen ne yaptın, Hoca? Fil hiç konuşabilir mi?” der. Nasreddin Hoca, “Sus..Sesini çıkarma. Ben de biliyorum ama, beş seneye kadar kim öle kim kala? Ya fil ölür, ya Timur ölür, ya da ben ölürüm.” der.

            Yahya Kemal, dostlarından birine sorar:

- Bu akşam benimle yemek yer misin?

Arkadaşı,

- Hay hay! Çok memnun olurum. Hiçbir mazeretim yok!

Yahya Kemal gülümseyerek karşılık verir:

- İyi öyleyse bu akşam size geliyorum.

 Mehmet Akif, Baytar Mektebinde müdür muavini olarak çalıştığı bir dönemde, muhasebeden gelen bir yazıyı anlayamaz. Yazıyı kaleme alan Sâlih Efendi’yi aratarak yazıda ne demek istediğini sorar: Sâlih Efendi:

-İki türlü mana çıksın diye böyle yazdık efendim, cevabını verince, Akif dayanamaz ve:

-Hayret doğrusu, der. Biz birini bile çıkartamadık da.

 Necip Fazıl’a bir genç sorar:

“–Osmanlı emperyalist değil mi?”

Necip Fazıl;

“–Evladım eğer Osmanlı emperyalist olsaydı şu anda bu soruyu Fransızca değil Türkçe sorardın.”

Şaka yaparken dikkat edilecek hususlar:

  • Yalan söylememek

Ebû Hüreyre’nin -radıyallâhu anh- naklettiği bir habere göre ashâb:

– Ya Rasûlallâh! Bizlerin şaka yapmasını yasaklıyorsunuz, fakat kendiniz şaka yapıyorsunuz! demişler, Allah Rasûlü:

“–Evet! Ancak ben, doğru olandan başkasını söylemem.” cevabını vermiştir.” (Tirmizî, Birr, 57) Bir başka hadîs-i şerîfte ise bu husûsla alâkalı olarak şu uyarıda bulunmuştur: “Yazıklar olsun milleti güldürmek için yalan söyleyen kimseye, yazıklar olsun, yazıklar olsun!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 80)

“Tartışmaya girmeyen, haklı olsa da kimseyi incitmeyen, şaka veya güldürmek için yalan söylemeyen, iyi huylu olan müslüman cennete girer.” (Tirmizî, Birr, 158)

  • Korkutmamak

Umâre Bin Hazm -radıyallâhu anh- şakalarıyla meşhurdu. Savaş için hendek kazılırken henüz genç bir delikanlı olan Zeyd ibni Sâbit radıyallâhu anh’e yaptığı şakaya Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şahit oldu. Olay şöyle vukû bulmuştu:

Küçük-büyük bütün müslümanlar hendek kazma işinde çalışıyordu. On beş yaşlarında bir çocuk olan Zeyd ibni Sâbit -radıyallâhu anh-, toprak kazıp taşımaktan yorgun düştüğü için bir ara uyuyakalmıştı. Ashâb-ı kirâm da ona merhamet edip hendeğin kenarında uyur bir hâlde bırakarak biraz ilerlemişlerdi. Yanına varan Umâre -radıyallâhu anh- şaka olsun diye Zeyd’in silâhlarını alıp bir kenara sakladı.

Zeyd uyanınca silâhları yanında göremedi. Heyecanla etrafı aramaya başladı. Çevresinde bulamayınca telâşlandı ve korktu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu olayı işitince Zeyd’i yanına çağırttı. Mütebessim bir yüzle ona şöyle takıldı:

“–Ey uykucu! Sen uykuya daldın, silâhların da kaybolup gitti!” buyurdu.

Peşinden ashab-ı kirama yönelerek:

“–Bu çocuğun silâhlarının nerede olduğunu bilen var mı?” diye sordu.

Umâre derhal ayağa kalktı ve:

“–Yâ Rasûlallâh, ben biliyorum, silâhlar bende” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Umâre’ye:

“–Ey Umâre!… Silâhlarını ona teslîm et!” buyurdu.

Sonra bir hayat ölçüsü olarak ashabına:

“–Şaka olarak da olsa müslümanları korkutmanın veya onların herhangi bir eşyasını alıp saklamanın doğru olmadığını” belirtti. (Vâkıdî, II, 448; Hâkim, III, 476)

“Sakın sizden biriniz (din) kardeşine silah ile işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse bilmez ki belki şeytan o silahı elinden kaydırır, işaret edilen adamı vurur da bu yüzden cehennemden bir çukura yuvarlanır. (Buhâri, Fiten,7)

Bir demirle (bıçakla veya zarar verici bir aletle) arkadaşına işaret edip korkutana, melekler lanet eder. (Müslim, Birr,126)

  • Alay/Rencide etmemek

Hadis- i şerîfte buyrulur; “Kardeşinle tartışmaya girme, onunla kırıcı şekilde şakalaşma ve yerine getiremeyeceğin sözü ona verme.” (Tirmizî, Birr, 57)

  • Hakaret etmemek

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- konuşma esnâsında kaba ve çirkin kelimelerin kullanılmasını istemez, aynı mânâyı ifâde eden farklı kelimeler varsa, edep ve nezâkete en uygun olanının tercih edilmesini tavsiye ederdi.

Mü’min dil uzatıcı değildir, lanet okuyucu değildir, kötü iş yapan değildir, kötü söz söyleyen değildir. (Tirmizî, Kadir, 1978)

  • Müstehcen ifadeler kullanmamak

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurur:

“Müstehcen konuşmak, münâfıklıktan bir bölümdür.” (Tirmizî, Kitâbu’l-Birr ve’s-Sıla, 80)

Latif olsa latife hoştur elbet

Velâkin hariç olmaya edepten

           Kastamonulu Beyânî

Şakanın sürekli yapılması ve güldürmeyi meslek edinmek de İslâm ahlâkında hoş karşılanmamıştır.” Çok gülen hafife alınır. Şakası çok olanın da vakarı gider.” (İ. Asakir)

Kaynak: Âdâb-ı Muâşeret, Zehra Yolcu - Elif Telkeş, Erkam Yayınları

ŞAKALAŞMA VE EGLENCE İLE İLGİLİ HADİSLER

Şakalaşma ve Eğlence ile İlgili Hadisler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.