Murâkabe Nedir? Murâkabe Nasıl Yapılır?
Cenâb-ı Hakk her an bizi görüyorsa, biz kalbimizi neyle meşgul ediyoruz? Gönül âlemini murâkabe ile seyreden bir mü’min, hakikati nerede aramalı: dış dünyada mı, yoksa nazargâh-ı ilâhî olan kalbinde mi?
Murâkabe; iç âlemi kontrol etmek, gözetlemek, dikkati belli bir noktaya toplamak gibi mânâlara gelir. Tasavvufta “kalbi, ona zarar veren şeylerden korumak, «Allah her an beni görüyor, kalbime nazar ediyor.» idrâki içinde olmak” veya “feyz beklemek” şeklinde târif edilmiştir. Yani murâkabe, insanın iç âlemine yönelerek kendi hâlini dâimâ muhâsebe ve tefekkür etmesidir. Böylece her an uyanık bir kalp ile Rabb’e ilticâ hâlet-i rûhiyesini kazanabilmektir.
HAKK’A ULAŞTIRAN EN KISA YOL
Gönül âlemi de, tıpkı zâhirî âlemler gibi uçsuz bucaksız bir tefekkür sahasıdır. Mevlânâ Hazretleri’nin şu kıssası, murâkabenin, yani iç âlem üzerinde tefekkürün ehemmiyetini ne güzel ifâde eder:
“Bir sûfî, neşelenip tefekküre dalmak için müzeyyen bir bahçeye gider. Bahçenin rengârenk tezyinâtı karşısında mest olur. Gözlerini kapayarak murâkabe ve tefekküre dalar. Orada bulunan gâfil bir kişi, sûfîyi uyur zanneder. Onun bu hâline hayret eder, canı sıkılır. Sûfîye:
«–Ne uyuyorsun? Gözünü aç da üzüm çubuklarını, çiçek açmış ağaçları, yeşermiş çimenleri seyret! Allâh’ın rahmet eserlerine nazar et!» der.
Sûfî de ona şöyle cevap verir:
«–Ey gâfil! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilâhiyyenin en büyük eseri gönüldür. Onun dışındakiler bu büyük eserin gölgesi mesâbesindedir. Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün... Su içine aksedip görülenler, hayâlî bir bağ-bahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargâh-ı ilâhîdir. Onların zarîf ve latîf akisleri, su ve çamurdan olan dünya âlemindedir. Eğer bu âlemdekiler, gönül âlemindeki o neşe selvisinin aksi olmasaydı, Cenâb-ı Hak bu hayâl âlemine aldanış mekânı demezdi. Âl-i İmrân Sûresi’nin 185. âyet-i kerîmesinde:
«...(Bu) dünya hayâtı, aldanma metâından başka bir şey değildir.» buyrulur.
Gâfil olanlar ve dünyayı cennet zannederek «Cennet budur!» diyenler, bu derenin görüntüsüne kananlardır. Asıl bağ ve bahçelerden, yani evliyâullah’tan uzakta kalanlar, o hayâle meylederek aldanırlar. Bir gün bu gaflet uykusu nihâyete erer. Gözler açılır, hakîkat görülür. Fakat son nefeste o manzaranın ne faydası olur? Ne mutlu o kimseye ki, ölmeden evvel ölmüş, onun rûhu, bu bağın hakîkatinden koku almıştır...”
MURAKABE NASIL YAPILIR?
Murâkabe; Allâh’a ulaşmak, ilim, irfan, sır ve hikmet elde etmek için mühim bir yoldur. Hattâ tasavvuftaki mânevî terakkî yollarının en kıymetli ve feyizli olanlarındandır.
Murâkabe yapmak isteyen mü’min, önce kalbini buna hazırlar, namazdaymış gibi oturup, başını dizlerine doğru eğer. Bu vaziyette bütün dikkatini teksif ederek Hakk’a yönelir ve bu hâlet-i rûhiye içinde; “Allah dâimâ beni görüyor, O her an benimle beraberdir, bana benden daha yakındır.” inancını tefekkür eder. Bunun neticesinde her şeyi kuşatan ilâhî nûr, onun gönlüne de akmaya başlar.
Muhammed Hâdimî Hazretleri, murâkabenin, râbıta yoluyla da yapılabileceğini söyler. Bunun neticesinde bâzı ilâhî hikmetler tecellî eder. (Hâdimî, Risâle fî Usûli’t-Tarîka, vr. 139a)
Murâkabe, aşk ehli nazarında, kişiyi Allâh’a yaklaştıran en kestirme yoldur. Nitekim kalben Allâh’a yönelmek, sâir âzâlarla yönelmekten daha tesirli ve daha mühimdir. Zira kalp ile herkes her an Rabbine kolayca yönelebilir. Hâlbuki, ihtiyarlık ve hastalık gibi durumlarda âzâ ile amel güçleşir.
Hikmet ehli:
“Bir nefes Cenâb-ı Hakk’ın huzur ve murâkabesiyle olmak, mülk-i Süleymân’a sahip olmaktan daha yüce ve evlâdır.” demişlerdir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiğine göre; hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde Cenâb-ı Hak, bâzı kullarına Arş’ının gölgesinde ikrâm edecektir. Bu bahtiyarlardan biri de, yalnız başına kalıp tenhâlarda Allah Teâlâ’yı hatırlayan ve duygulanarak gözyaşı döken mü’mindir. (Bkz. Buhârî, Ezan, 36; Müslim, Zekât, 91)
MURÂKABELER
Murâkabe; meşhur “Cibrîl Hadîsi”nde târif edilen ihsan şuurunu yaşamaktır:
“…İhsan, Allâh’a, O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni mutlakâ görüyor…” (Müslim, Îman, 1, 5; Buhârî, Îman, 37)
İslâm ve îmanda kemâle erebilmek; ihsan kıvâmına ulaşmaya bağlıdır. İhsan hâlini yaşayabilmek için de, Cenâb-ı Hakk’ın bizi dâimâ gördüğünün farkında olup kendimizi sürekli murâkabe / mânen kontrol etmemiz ve böylece hâlimize çekidüzen vermemiz lâzımdır.
Ayrıca Allâh’ın bize bizden daha yakın olduğu gerçeğinin kalbimizde dâimî bir idrak hâline gelmesi îcâb eder.
Kalpte bu duyuşlar meydana geldiğinde, kul, îmandan ihsâna ulaşmış demektir. O artık, bütün amel-i sâlihleri feyz ve rûhâniyet dolu bir gönülle îfâ eder, Kur’ân, kâinât ve insan üzerinde tefekkürün mânevî hazzına gark olur.
Tasavvuf ehli, Kur’ân-ı Kerîm’in tümünü tefekkürle okuyabilmek için öncelikle bâzı âyetler üzerinde tefekkür tâlimi yaparlar. Bunun için insanın gönül dünyasına en çok tesir edecek, Allah ile beraberlik duygusunu ve O’nun sevgisini kuvvetlendirecek âyetler seçilir. Bu âyetler üzerinde derin derin tefekküre dalmaya, Nakşibendîlik’te “Murâkabe” adı verilir.
Murâkabelerin dört merhalesi vardır:
-
Murâkabe-i Ehadiyyet
Bu murâkabede “İhlâs Sûresi” tefekkür edilir. Bütün kemâl sıfatlarla muttasıf ve her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Allâh’ın ehadiyyeti tefekkür edilir ve bu mertebeden kalp latîfesine feyz aktığı düşünülür.
Murâkabe yapılan âyetlerin mânâları, teşbih ve cihet isnâdına kaçmadan tasavvur edilir. Sadece Allah Teâlâ’nın bu sıfatlarla muttasıf olduğu düşünülür. Bu tasavvur zayıfladığında, âyet-i kerîme tekrar okunur ve yeniden tefekküre dalınır. Buna devam ettikçe, mü’minin ihsan duygusu artar ve mârifetullah’tan nasîb almaya başlar.
İhlâs Sûresi’nde bize öz olarak şunlar hatırlatılır: Allah Teâlâ, tektir, eşi ve benzeri yoktur. Yalnızlık O’na mahsustur.
Bu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın zâtının bir tecellîsi yoktur. O’nun “Muhâlefetün li’l-havâdis” sıfatı vardır; sonradan olanlara hiç benzemez. Kâinatta düşünebildiğimiz ne varsa, Cenâb-ı Hakk’ın zâtı ondan yücedir. Rabbimiz müteâldir, yani bizim O’nu tanıdığımızdan çok daha yüce ve beşer idrâkinin kavramaktan âciz kalacağı bir mükemmelliktedir. Bir benzeri ve zıddı olmadığı için zâtını idrâk etmek mümkün değildir.
Cenâb-ı Hak, “Samed”dir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, herkes ve her şey O’na muhtaçtır. Kâinattaki bütün kuvvetler Cenâb-ı Hakk’a âittir. İnsan, Allah Teâlâ’nın kudret ve azametini tefekkür ederek acziyetini anlamalı ve bütün varlığıyla O’na teslim olmalıdır. Benlikten sıyrılıp acziyetini idrâk ederek dâimâ; “Aman yâ Rabbî!” demeli, Hakk’ın cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı olabilmeye gayret etmelidir.
Ehadiyyet, yani teklik; bölünmeyi, sayılara ve parçalara ayrılmayı ve ortaklığı kabul etmez. Bu sebeple Yüce Rabbimiz doğurmamış, doğurulmamış ve hiçbir şey O’na denk olmamıştır. Yani Cenâb-ı Hak, hristiyanların iddiâ ettiği gibi, baba, ana veya oğul aslâ değildir. Zira tevhîd akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur. Çünkü doğuran parçalanır, parçalanan yok olur. Doğurduğu şey de sonuçta aynı duruma düşer. Doğurmak, bizzat bâkî kalamayacak olan fânîlere âittir ve neslin devamı için bir ihtiyaçtır. Böyle bir ihtiyaç ise, zâtında her kemâli toplamış bulunan, Ehad, Samed ve Vâcibü’l-Vücûd olan Allah Teâlâ hakkında bir eksiklik ve kusur olurdu. O ise, her türlü eksiklik ve kusurdan münezzehtir.
Hâsılı, tefekkür ve tahassüs merkezi olan kalp, ilâhî kudret nakışlarını ve azamet tecellîlerini derinden hissetmeli ve dâimâ hamd hâlinde olmalıdır.
-
Murâkabe-i Maiyyet
Bu merhalede; “Her nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4) âyet-i kerîmesinin mânâsı derinlemesine tefekkür edilir. Kul kiminle beraber olması îcâb ettiğinin idrâki içinde olur. Bu keyfiyet, kalpte bir şuur hâline gelir.
İnsan, hiçbir şekilde Cenâb-ı Hakk’ın ilminin ve hükümranlığının dışında kalamaz. Yerin dibinde veya semâların derinliklerinde, her nerede olursa olsun, Allâh’ın ilmi dışında kalması mümkün değildir. Kalplerin atması, nefes alıp vermek, görmek, işitmek, diğer âzâların muntazam olarak çalışması, Cenâb-ı Hakk’ın dâimâ kullarıyla beraber olduğunu ispat etmektedir. Nitekim ecelleri geldiğinde Allah Teâlâ bu imkânları onlardan kaldırır ve onlar da vefât ederler.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Göklerde ve yerde ne varsa Allâh’ın hepsini bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlakâ O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlakâ O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlakâ O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.” (el-Mücâdele, 7)
İnsanın en yakın dostu Cenâb-ı Hak’tır. Gerek ilmiyle, gerek kudretiyle, gerekse bizzat veya melekleriyle tasarrufta bulunarak her hususta insana, en yakın akrabalarından daha yakındır. Akrabaları onun ancak zâhirî hâllerini bilebilirler. Her hususta ona faydalı olamadıkları gibi pek çok sıkıntısını da gideremezler. Allah Teâlâ ise her hâlini bilir ve dilediğini yapar. Hele ölüm ânında… İşte o zaman insana Cenâb-ı Hak’tan daha yakını yoktur. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“Hele can boğaza dayandığı zaman, o vakit siz bakar durursunuz. Biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.” (el-Vâkıa, 83-85)
Cenâb-ı Hak, her an yanında bulunduğunu unutan ve bu şuura sahip olmayan kullarını şöyle îkâz eder:
“İnsanlardan gizler de Allah’tan gizlemezler. Hâlbuki geceleyin, O’nun râzı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah bütün yaptıklarını (ilmiyle) ihâta eder.” (en-Nisâ, 108)
Allah Teâlâ’nın dâimâ kendisiyle beraber olduğunu ve yaptığı işleri gördüğünü idrâk eden bir kul, günahlardan uzak durur ve hareketlerine dikkat eder.
-
Murâkabe-i Akrabiyyet
Bu merhalede; “Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16) âyet-i kerîmesi tefekkür edilir. Cenâb-ı Hak bize bizden daha yakındır. Düşüncelerimizi, niyetlerimizi ve hissiyâtımızı bilir.
Söylenen her sözü aynen zaptetmekle vazifeli meleklerin bile farkına varmadığı, gizli bir şekilde insanın gönlüne gelen düşünce ve kararların hepsini Allah bilir. Zira her şeyi olduğu gibi düşünceleri yaratan da O’dur.[1] Yaratan hiç bilmez mi?
Bu hakîkati lâyıkıyla düşünen bir insanın titrememesi ve kendisini hesaba çekmemesi mümkün değildir! Eğer insan, sadece bu âyetin mânâsını tam olarak zihninde ve kalbinde canlandırabilse, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olmayacağı bir tek sözü bile söylemeye ve hattâ kabul buyrulmayacak bir tek düşünceyi bile içinden geçirmeye cesaret edemez. İnsanın her an takvâ üzere yaşaması ve devamlı hesaba çekilme endişesiyle uyanık bulunması için bu bir tek âyet-i kerîme bile kâfîdir.
Enfâl Sûresi’nde, Allah Teâlâ’nın insan ile kalbi arasına girdiği[2], dilediği takdirde onun arzu ve düşüncelerini yönlendirdiği bildirilir. Cenâb-ı Hak, insana kalbinden, kalbine de ondan daha yakın ve hâkimdir. Kudreti o kadar geçerlidir ki, yalnızca kişi ile başkaları arasına değil, onunla kalbi arasına bile girer. İnsanı bir anda gönlündeki emellerinden mahrum bırakıverir. Azim ve irâdesini bozar ve ters yöne çevirebilir. Kanaatlerini, zevklerini değiştiriverir. Bunun için, Allah Teâlâ, insanla kalbi arasına perde çektiği ve ölüme dâvet ettiği vakit, O’na icâbet etmemeye ve emrine karşı koymaya imkân bulunamaz. Dolayısıyla insan, bir nefes sonra başına ne geleceğini bilemez. (Bkz. Elmalılı M. Hamdi, IV, 2386-2387, [el-Enfâl, 24])
Ebû Mûsâ el-Eş’arî t şöyle anlatır:
“Biz bir yolculukta Rasûlullah r ile birlikte idik. Tepelere çıktıkça «Allâhu ekber! Lâ ilâhe illâllah!» diye yüksek sesle tekbir ve tehlil getirdik. Bunun üzerine Allah Rasûlü r:
«−Ey müslümanlar! Kendinizi zorlamayınız. Zira siz sağıra veya burada olmayan birine seslenmiyorsunuz. Allah dâimâ sizinle beraberdir, işitir ve size sizden daha yakındır.» buyurdu.” (Buhârî, Cihâd, 131; Müslim, Zikr, 44)
Buna benzer daha pek çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîften anlaşıldığına göre, Cenâb-ı Hak, kuluna yakın olduğu gibi kulunun da kendisine yaklaşmasını arzu etmektedir. Bu sebeple; “Secde et ve yaklaş!”[3] buyurmuştur.
Akrabiyyet murâkabesiyle, kalbinden geçen duyguların bile Cenâb-ı Hak tarafından bilindiğini idrâk eden kişi, sadece yanlış işlerden değil kötü duygu ve düşüncelerden de uzak kalmaya çalışır. Niyetini dürüst ve istikâmet üzere tutmaya gayret eder.
Bu tefekkürler neticesinde kulda, Cenâb-ı Hakk’a karşı derin bir ünsiyet ve muhabbet meydana gelir.
-
Murâkabe-i Muhabbet
Bu murâkabede; “…Allah onları sever, onlar da Allâh’ı severler…” (el-Mâide, 54) âyet-i kerîmesi tefekkür edilir. Bu tefekkürün neticesinde kişinin gönlündeki Allah Teâlâ’nın muhabbeti artar. Artık kul, Cenâb-ı Hakk’ın bütün mahlûkâtına Yaratan’dan ötürü muhabbetle bakmaya başlar. Kapıdaki kediye, köpeğe ve bahçedeki yeşil bir dala bile muhabbetle bakar. Açan bir çiçeği gördüğünde; “Aman yâ Rabbî, ne güzel lûtfediyorsun! Bu çiçeği de Sen ikram ettin.” der. Dâimâ hamd ve şükür hâlinde bulunur. Kimseyi incitmez. Şahsını inciten herkesi affeder. Zira kendisinin de Cenâb-ı Hakk’a karşı sayısız kusurlarının olduğunu bilir. Kendisine karşı işlenen bir cürmü affetmezse Âlemlerin Rabbi’ne karşı olan cürümleri için hangi yüzle af dileyebileceğini düşünür.
Affede affede Allâh’ın affına lâyık hâle gelebilmek, kâmil mü’minler için vazgeçilmez bir îman ufkudur.
Gerçek zafer, kişinin şahsına zulmedenleri, gönlünde en ufak bir kızgınlık duymadan affedebilmesidir.
Diğer taraftan, Allah için affetmek, muhabbetullâh’ın en büyük tezâhürlerindendir. Bu nevî tezâhürler sergilenemezse muhabbetullah iddiaları hep lâfta kalır.
Murâkabe esnâsında her mü’min kendi idrâki, kâbiliyeti ve samimiyeti nisbetinde bu âyet-i kerîmeler üzerinde tefekkür edip feyz alır. Zamanla bütün Kur’ân-ı Kerîm’i tefekkürle okuyabilecek seviyeye yükselebilmek için gayret eder.
Murâkabeler neticesinde kul, iç âlemini Allah Teâlâ’ya yöneltir, gönlünü Allâh’ın dışındaki şeylerle meşgul etmez. Allâh’ın emrini her şeyin önünde tutar. Dilini Allâh’ın zikriyle meşgul eder.
Sâdık bir kul, oyuncağına düşkün çocuğa benzer. Çocuk, yatarken oyuncağının sevgisiyle uyur, kalkarken onu arayarak kalkar. İşte bir insanın ölmesi ve kabirden kalkarak mahşer yerine gitmesi de aynen böyle olacaktır. Bu sebeple insan, akşam neyin derdi ile uyuduğuna dikkat etmelidir. Eğer, bir mü’minin hayatta bütün düşüncesi Allah olursa, ölümü de yeniden diriltilmesi de Allah ile ve O’nun rızâsı istikâmetinde olur.
Hadîs-i şeriflerde buyrulur:
“İnsanlar kıyâmet gününde, öldükleri hâl üzere diriltileceklerdir.” (Müslim, Cennet, 83)
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!..” (Münâvî, Feyzü’l-Kadir, V, 663)
Kişinin bütün himmeti ve arzusu Allah’tan gayrı bir şeye ise ölümü de yeniden dirilmesi de o yolda olur. Kıyâmet günü kendisine bir yardımcı bulamaz.
Murâkabe hâlini tam olarak elde edebilmek için, zikir ve tefekkürle alıştırma yapmak îcâb eder. Nitekim Rasûlullah r:
اِحْفَظِ اللّٰهَ تَجِدْهُ تِجَاهَكَ
“Allâh’ı gözet ki O’nu karşında bulasın!” buyurmuştur. (Ahmed, I, 293)
Murâkabe, tefekkür ve zikirden tam mânâsıyla istifâde edebilmek için âdâbına ve şartlarına riâyet etmek îcâb eder. Açlık, öfke ve uyku gibi sıkışık hâller sebebiyle kalbin meşgul olduğu zamanları değil, bilâkis huzurlu olduğu anları seçmek, bu âdâb cümlesindendir.
Dipnotlar:
[1] Cenâb-ı Hak, hayrın da şerrin de meydana gelişinde “Hâlık” sıfatıyla tecellî eder. Yani kul, şer bir fiili işlemeyi murâd ettiğinde Rabbimiz dilerse Hâlık sıfatını tecellî ettirip o arzunun gerçekleşmesine izin verir, dilerse de kuluna merhamet edip onun gerçekleşmesine fırsat vermez. Bu hâl, hayır fiillerde de aynen geçerlidir. Yani kul, bir hayrı işlemeyi arzu ettiğinde Rabbimiz dilerse Hâlık sıfatıyla tecellî edip o işin gerçekleşmesini lûtfeder, dilerse de o fiilin gerçekleşmesine izin vermez. Bu durumda o kul, hayırlı niyetinden dolayı yine aynı ecre erişir. Yani hayrı da şerri de yaratan Cenâb-ı Hak’tır, fakat rızâsı dâimâ hayırdadır.
[2] Bkz. el-Enfâl, 24.
[3] el-Alâk, 19.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Tefekkür, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!