Kur’ân Hangi İki İnsan Tipini Ayırıyor?
Abdullah Sert Hocaefendi, Bakara Sûresi ışığında sözüyle aldatan münafık ile canını Allah yolunda feda eden mümin karakterini derinlemesine anlatıyor.
Bakara suresi ışığında iki zıt karakter: Sözüyle aldatan münafık ile canını Allah rızası için feda eden müminin farkı, sarsıcı nüzul sebepleriyle işleniyor.
BAKARA SÛRESİ IŞIĞINDA SAHTE VE HAKİKİ DİNDARLIK
Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen iki insan tipinden yola çıkarak sohbete girmek istiyorum.
Birinci insan tipi şöyledir: İnsanlardan öyleleri vardır ki dünya hayatı hakkında söyledikleri senin çok hoşuna gider. Hatta böylesi, kalbinde olana, samimi olduğuna dair Allah’ı şahit tutar; ama o aslında düşmanların, hasımların en yamanıdır. Sözleri çok tatlıdır, çok da güzel şeyler söyler ama sen onun iç dünyasını bilmiyorsun. Sonra o güzel sözlerden dönüp gitti mi yahut bir işin başına geçti mi, yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri de bozmak için çalışır. Evet, öyle güzel sözler söyler ki siz de ona inanırsınız; ama sonra işin başına geldiği zaman da dönüp gitti mi, sizden ayrıldı mı, bu defa ortalığı fesat kaplar. "Ekinler" dediği, bütün insanların faydalandığı hususları tahrip eder; en önemlisi de nesilleri bozmak için çalışır. Evet, böylesine "Allah’tan kork!" denilince de benlik ve gurur kendisini günaha sevk eder; ceza ve azap olarak ona cehennem yeter. (Bakara Sûresi, 204-206)
Peki, nereden çıkmış acaba bu ayet-i kerime? Yani hangi sebeple varit olmuş diyeceksiniz. Merhum Elmalılı Hamdi Efendi bu ayetle ilgili gerçekten çok güzel bir tefsir yapmışlar. Bu ayetin nüzul sebebiyle ilgili (hadisler için "vürud sebebi" kelimesi kullanılır, ayetler için ise "nüzul sebebi"; ayetler bir hadise üzerine inmiştir) Elmalılı merhum hocamız buyuruyor ki:
"İnsanlardan gerçekten bazısı vardır ki onun dünya hayatı ile ilgili lakırtısı, sözleri senin çok da hoşuna gider, seni celbeder, beğenecek gibi olursun. Ama bir de kalbindekine Allah’ı şahit tutar. 'Kalbime, vicdanıma Allah şahit ki bu böyledir' gibi yeminler eder; tatlı tatlı diller dökerek seni kandırmak için parlak parlak sözler söyler. Halbuki hakikatte onun düşmanlığı gayet nettir; zaten habis olan kimselerin düşmanlığı da pek gaddar olur. Senden ayrılınca veya iş başına geçince de yeryüzünde fesat çıkarmak, ekinleri ve zürriyetleri mahvetmek için koşar, dolaşır durur. Allah da böyle fesat edenleri sevmez."
Bu ayetler, Beni Sakif’ten -yani Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında yaşayan Sakifoğulları kabilesinden- Ahnes bin Şerik hakkında nazil olmuş. Bu münafıkın bir kabileyle de bir anlaşması varmış. Hazreti Peygamber’e gelmiş, zahiren Müslüman olduğunu söylemiş, diller dökerek muhabbetten bahsetmiş, yeminler etmiş. Sonra da huzur-u Peygamberîden çıkınca ehl-i İslam’ın bir mezraasına, yani ziraat yapılan bir yere uğramış; oradaki ziraat mahsullerini yakmış, hayvanatı da itlaf etmiş. Evet, ayetin sebeb-i nüzulü bu olmakla beraber, ayetin genel manasının bu gibi evsafla muttasıf olan münafıkların hepsine şamil olduğunu müfessirler bildiriyor. Bu münasebetle Elmalılı'nın tefsiri; bir iş başına geçirilecek insanın dillerine bakılmayıp hallerinin de tetkik edilmesi gerektiğini hatırlatır. Bu "iş başı" dediğiniz dünyevi herhangi bir küçük çapta bir iş olabilir, daha büyük çapta belirli sorumlulukları taşıyacak bir insan olabilir. Yani insanlara bir hizmet edilecekse, en küçüğünden en yukarısına kadar sadece sözlere değil, esas hayatın kendisine bakmak gerekir.
İkinci ayette ise, biraz önce bahsedilen insanlar olduğu gibi bir de bir başka güzel insan vardır. O (ilki) yeryüzünde fesat çıkaran insandır; sözü güzel, dili tatlı ama kalbi çok daha farklı fesatların içerisinde, imanda buluşmamış insandır. "Bir de bir insan daha vardır ki Allah’ın rızasına ermek için canını bile verir." (Bakara suresi, 207) Evet, bir de öyle insan var ki o sadece vaktini değil, canını bile verir. Ama sadece derdi Allah’ın rızasını elde etmek içindir." "Bu can mı? Allah bu canı almaktan razıysa bu canı veririm" der yahut Allah rızası için dünyasını, hatta canını bile verir de kendini ilelebet satın alır. O bilir ki mülk kendisinin değil, Allah’ındır. Maksad-ı aksa da can değil, rızaullahtır. Yani insanın en büyük maksadı şu fani cesedi korumak değil, Allah’ın rızasına ulaşmaktır.
Evet, Allah rızası için canını veren, kendini âlâm-ı ebediyeden -yani ebedi elemlerden, azaplardan- kurtarmış ve en büyük ticarete ermiş olur. Bunlar Allah’ın has kullarıdır. Din ve taat uğrunda meşakkatlere tahammül ederler. Bunların bütün nokta-i nazarı Allah’ın rızasıdır. Yaptıklarını Allah için yaparlar, istediklerini Allah için isterler. Bunlar kendilerini ne dünyaya ne de ahirete değil, ancak Allah’a satarlar ve rıza almakla da kendilerini bütün masivadan ve nefs-i emmareden satın almış olurlar.
Peki, bu ayet-i kerime acaba neyle, nasıl indi? Her ayetin bir iniş sebebi var; bu ayetin de inişi şöyledir:
Süheyb-i Rumî diye bir sahabi var (radıyallahu teala anh). Bu zat Mekke’de yaşıyor, hayli yaşlı bir zat ve hicret emri gelince de Mekke’den Medine’ye hicret etmek istiyor. Fakat müşrikler öyle müşrikler ki insanları Mekke’den de bırakmıyorlar. "Ya burada bizim esaretimiz, zulmümüz, baskımız altında yaşamaya devam edeceksin ya da sana yeryüzünde hürriyet yok" demek istiyorlar. Yani aynen bugünün dünya zalimleri gibi... O zat gerçekten, "Ben diyorum ki ayrılacağım; sizin zulmünüzden, işkencelerinizden artık tahammülüm kalmadı. Ondan öteye Allah bize hicreti emretti, hicret edeceğim" diyor. Fakat yolda bunun yolunu kesiyorlar yine müşrikler. Hazret diyor ki:
"Ben ihtiyar bir adamım, malım ve metaım da var. Benim sizden veya düşmanlarınızdan olmamın size hiçbir zararı yok. Ben bir söz söyledim, ondan caymayı iyi görmem (yani La ilahe illallah Muhammedur Resulullah diye bir söz söyledim). İsterseniz malımın yerlerini size söyleyeyim, olan yerlerini... Bir kısmını çünkü Mekke’de bırakmış zaten. Malımı ve metaımı size vereyim ve benim dinimi sizden satın alayım; bırakın ne olursunuz beni."
Evet, "Ne varsa bana ait onu vereyim" diyor; ama bir taraftan da diyor ki: "Evet, ben yaşlı bir adamım ancak hani yolda ihtiyacım olur diye okumu yanıma aldım ve son nefesime kadar da sizlerle savaşırım. Ben burada ölürüm ama yolumdan da dönmem. Ama istiyorsanız da benim işte filanca bağım var, bahçem var, evim var; hepsi sizin olsun. Dünyada hiçbir şeye gözüm yok benim ama beni serbest bırakın, ben adeta kendimi sizden satın alayım. Her şeyimi veriyorum bakın ama beni bir bırakın."
Ve gerçekten de onlar da "Eh, ne halin varsa gör" deyip bırakıyorlar, buna razı olmuşlar ve salıvermişler. Sonra o yoluna devam ederken Medine’de bu ayet-i kerime nazil oluyor. Medine’ye vardığında Hz. Ebubekir (radıyallahu anh) diyor ki:
"Alışverişin mübarek olsun ey Süheyb!"
Evet; malını, mülkünü, her şeyi verdin ve dinini onlardan satın aldın. Tabii Süheyb (radıyallahu anh) diyor ki: "Ne alışverişi acaba?" O da diyor ki: "Evet, seninle ilgili bir ayet-i kerime indi; Allah’ın Resulü de bize o ayeti okudu." Evet, insanlardan öylesi vardır ki... Senin için indi bu ayet-i kerime; sen Mekke’de her şeyi bıraktın, dinini güzel yaşamak için de her şeyden vazgeçtin.









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!