Konuşma Adabı Kuralları Nelerdir? Madde Madde

Bir Müslüman konuşurken nelere dikkat etmelidir? Konuşma adabı nasıl olmalıdır? İşte konuşurken dikkat etmemiz gereken 10 husus...

Konuşma, Cenâb-ı Hakk'ın “Kelâm” sıfatının tecellisidir. Sözlerin en güzeli vahiy, ondan sonra hadîs-i şerîfler ondan sonra ashâb-ı Kirâm'ın sözleri ve onlara yakın olanların sözleridir.

Edep kâidelerine tâbî kılınması gereken beşerî davranışlarımızın başında “konuşma” gelir. Konuşma, kişinin aklî ve kalbî seviyesini, îmânî ve ahlâkî durumunu gösteren mücellâ bir ayna gibidir. Nitekim büyükler; “İnsan, dilinin altında gizlidir.” demişlerdir. Dolayısıyla, ince ruhlu ve zarif bir mü’minin konuşması da nâzik ve edepli olur. Şu hâdise, buna ne güzel bir misaldir:

Kubâs bin Üşeym -radıyallâhu anh-:

“–Ben ve Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Fil Senesi’nde doğduk.” der. Osman bin Affân -radıyallâhu anh- ona:

“–Sen mi daha büyüksün, yoksa Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mi?” diye sorar. O mübârek sahâbî, şu edep numûnesi karşılığı verir:

“–Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, benden çok çok ve târife sığmaz derecede büyüktür. Doğumda ise ben O’ndan daha eskiyim…” (Tirmizî, Menâkıb, 2/3619)

Cenâb-ı Hakk buyurur; “Kullarıma söyle sözün en güzelini söylesinler.” (İsra sûresi, 53)

Dil de diğer âzâlarımız gibi nimettir ve hayra da şerre de meyyaldir. Bu nedenle belki de korumamız gereken en önemli uzvumuz “dil” dir.

Hadîs-i şerîfte buyrulur; “Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” (Buhâri, Rikâk, 23)

Bir gün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devesinin üzerinde, arkadaşları da O'nun önünde gidiyorlardı. Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-:

“–Ey Allâh'ın Elçisi! Sizi rahatsız etmeyeceksem, yanınıza yaklaşmama izin verir misiniz?” diye sordu. Peygamber Efendimiz izin verince Hazret-i Muâz:

“–Canım Sana fedâ olsun, yâ Rasûlallah! Cenâb-ı Mevlâ'dan niyâzım, bizim emânetimizi Sen'den önce almasıdır. Allah göstermesin ama Sen bizden önce vefât edersen, Sen'den sonra hangi ibâdetleri yapalım?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine Muâz:

“–Allah yolunda cihâd mı edelim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

“–Allah yolunda cihâd güzel şeydir; ama insanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyurdu.

“–Yâni oruç tutmak, zekât vermek mi?”

“–Oruç tutmak, zekât vermek de güzeldir.”

Muâz -radıyallâhu anh-, bu minvâl üzere insanoğlunun yaptığı bütün iyilikleri sayıp döktü. Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem- her defâsında:

“–İnsanlar için bundan daha hayırlısı vardır.” buyuruyordu. Hazret-i Muâz:

“–Anam, babam Sana kurban olsun, insanlar için bunlardan daha hayırlı olan nedir?” diye sorunca Peygamber Efendimiz ağzını gösterdi ve: “–Hayır konuşmayacaksa susmak.” buyurdu. Muâz -radıyallâhu anh-:

“Konuştuklarımızdan dolayı hesâba mı çekileceğiz?” diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muâz'ın dizine hafifçe vurarak ona şunları söyledi:

“–Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, dillerinin söylediğinden başka nedir ki? Kim Allâh'a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayırlı söz söylesin veya sussun, zararlı söz söylemesin! Sizler hayırlı söz söyleyerek kazançlı çıkınız; zararlı söz söylemeyerek rahat ve huzûra kavuşunuz.” (Hâkim, IV, 319/7774)

Dilin zarâfeti, işittiklerimizin kalitesine ve kalbi duyuşlarımızın güzelliğine bağlıdır. Çünkü duymayanlar konuşamaz, duyanlar da duyduklarını konuşur. Bunun için dinlediklerimize ve okuduklarımıza dikkat etmeliyiz.

Ayrıca öz lisanımıza sahip çıkarak İslâm ve Kur’ân kültüründen gelen kelimelerin kullanılması da önemli hususlardan biridir.

Müslümanlar, gönüllerindeki inanca tercüman olarak dilleriyle zikir ve duâ ederler. Mü’min bir âilede, bir çocuk dünyaya geldiğinde; “Allah hayırlı uzun ömürler versin, sâlih evlât olsun, hayru’l-halef (değerlerinize en güzel şekilde sahip çıkan biri) olsun!” denir. Hasta ziyaret edildiğinde; “Allah şifâlar versin, çektikleriniz günahlarınızın affına ve derecenizin yükselmesine vesîle olsun!” denir. Ölünün yakınlarına; “Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!” denir, hepimizin Allâh’a kavuşacağı hatırlatılır. Yola çıkan; “Allâh’a ısmarladık!” der, uğurlayan “selâmet” diler, yolcu sefer duâsını okur. İstirahata çekilen duâ eder, uyanan şükreder, bir işe başlayan besmele çeker, ilk alış-veriş yapıldığında; “Siftah senden bereket Allah’tan.” denir. Netîce; “Din, dilde yaşar ve yaşanan dile gelir.”

Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:

Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gittik. Kendisine bey’at edip yanından ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana şöyle söylediler:

“–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü ondan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nûr saçılıyordu.” (Heysemî, VIII, 279-280)

Konuşmada dikkat edilecek hususları şöyle ifade edebiliriz;

  1. Açık ve anlaşılır bir şekilde muhâtabın seviyesine göre konuşulmalı, gerektiğinde önemli görülen ifadeler tekrar edilmelidir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- az sözle çok şey ifâde etme (cevâmiü’l-kelim) üslûbunu tercih ederdi. Ancak bunu yaparken, insanların anlama kâbiliyetini mutlaka hesâba katardı. Anlaşılmayacak şeyler söylemezdi. Herkes söylenenden ders alırdı. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:

“Rasûlullah’ın konuşması, herkesin anlayacağı şekilde açık ve netti.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 18)

Enes -radıyallâhu anh-’ın haber verdiğine göre; Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözünün iyi anlaşılması için konuşmasını üç defâ tekrarlardı. (Buhâri, İlim 30, İsti’zân 13)

  • Hızlı konuşmamak, tane tane konuşmak

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sizin yaptığınız gibi çabuk çabuk konuşarak sözlerini arka arkaya sıralamazdı.” (Buhâri, Menâkıb, 23)

“Konuştuğu zaman onun kelimelerini saymak isteyen sayabilirdi.” (Buhâri, Menâkıb, 23)

  • Konuşmaya duygu katarak konuşmak, konuşmada vurgu ve tonlamaya dikkat etmek

Heyecan verici bir olayı heyecansız söylemek ya da sevinçli bir olayı mutsuz söylemek uygun değildir.

  • Muhatabımıza değer vermek, iyi bir dinleyici olmak

Enes b. Malik -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- biriyle karşılaşıp konuşmaya başlayınca o zât yüzünü çevirmedikçe o kimseden yüzünü çevirmezdi. Biri ile karşılaşıp da elini tutunca, adam elini bırakmadıkça, elini çekmezdi...” (Tirmizî, Sıfatü’l-ķıyâme, 46)

  1. Bilgiçlik taslama ve kendini başkalarına üstün gösterme niyetiyle yapmacık konuşmalarda bulunmak veya insanların anlayamadıkları kelimelerle onlara hitap etmek yasaklanmıştır.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur; “Şüphesiz ki Allah Teâlâ, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lugat paralayan erkeklere buğz eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb 94)

Câbir İbni Abdullah -radıyallâhu anhümâ-’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“İçinizde en çok sevdiğim ve kıyamet günü bana en yakın mesafede bulunacak kimseler güzel ahlâk sahibi olanlarınızdır. Güzel konuşuyor dedirtmek için uzun uzun konuşanlar, sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire lafedenler ve bilgiçlik etmek için lugat paralayanlar ise en sevmediğim ve kıyamet günü bana en uzak mesafede bulunacak kimselerdir.” (Tirmizî, Birr, 71)

  1. Bağırıp çağırmak sûretiyle yüksek sesle konuşulmamalıdır. Kişinin karşısında sağır varmışçasına bağırarak ya da kavga ediyormuş gibi öfkeli bir ses tonuyla konuşması doğru değildir.

Kibar ve nazik bir üslûbun benimsenmesi, her zaman için en isâbetli yoldur. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânıyla Lokman -aleyhisselâm- oğluna söz konusu metodu şöyle tavsiye etmektedir; “(Yavrum!) Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman, 19) Bir başka âyette de:

“Ey îman edenler! Allah’ın ve Rasûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey îman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurât sûresi, 1-2)

  1. İki kişinin, yanlarında bulunan üçüncü kişiyi dışlayarak aralarında fısıldaşmaları, onun anlamaması için yabancı dille konuşmaları, kaş ve göz işareti yapmaları uygun görülmeyen davranışlardır.

Peygamber Efendimiz; “Üç kişi bir arada bulunduğunuz vakit, iki kişi, diğerini bırakıp fısıldaşmasın. Çünkü bu fısıldaşma, o kişiyi üzer.” buyurmuştur. (Buhâri, İsti’zân, 47)

Konuşan kişiler üç kişiden fazla ise bu yasak kalkar. Beşeriyet icabı özel mevzular konuşulması gerekebilir böyle durumda diğerlerinin alınmaması bir İslâm ahlâkıdır.

  1. Büyüklerden izin almadan konuşulmamalı, yeri geldiğinde edebe uygun bir şekilde fikir beyân edilmelidir.

Nitekim bir hâdiseyi anlatmak için, yaşça en küçük olan Abdurrahman bin Sehl ilk önce söze başlayınca, Efendimiz: “Sözü büyüklerine bırak, sözü büyüklerine bırak!” buyurmuş, bunun üzerine olayı büyükler anlatmıştır. (Buhâri, Cizye, 12)

Abdullah bin Ömer şöyle anlatır: “Bir gün Allah Rasûlü, ashâbına: “Bana mü’mine benzeyen bir ağacı söyleyin!” buyurdu. Oradakiler çölde bulunan ağaçları tek tek saymaya başladılar. Gönlüme onun hurma ağacı olduğu düştü ve hemen söylemek istedim. Ancak orada benden büyük insanlar bulunduğundan konuşmaktan çekindim. Onlar cevâbı bilemeyip sükût ettiklerinde, Efendimiz onun hurma ağacı olduğunu söyledi.” (Müslim, Münâfikîn, 64)

  1. Az ve öz konuşmalı, meramını uzun uzun anlatarak lüzumsuz tafsilattan kaçınılmalıdır. Diğer bir ifadeyle yerinde ve ölçülü konuşmayı âdet edinmek gerekir. Allah Teâlâ mü’minlerin mümtaz hasletlerini sayarken:

“O kimseler ki boş söz ve işlerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3) buyurmakta, lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı fâsıklık ve dalâlet olarak nitelendirmektedir. (Lokmân, 6)

Zîra Hazret-i Mevlânâ’nın ifâdesiyle; “Uzun sözü, maksadını anlatamayan söyler.” Lâfı uzatmak, dönüp dolaşıp aynı şeyi tekrarlamak, hem muhâtabı sıkar hem de onu anlayışsız yerine koymak olur. Buna edebiyatta “itnap” yâni sözde gevezelik denir.

Peygamberimiz ise bu konuya şu hadisleriyle dikkat çekmektedir:

“Allâh’ı zikretmeksizin çok konuşmayın! Allah’ın zikri dışında çok söz söylemek kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise Allah’tan en uzak kimseler olduğunda şüphe yoktur.” (Tirmizî, Zühd, 62)

  1. Maddî veya manevî hiçbir faydası olmayan, bilâkis zararı bulunan konuşmalardan şiddetle kaçınılmalıdır.

Zîra “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 18) âyet-i kerîmesi, insanın kendisine bahşedilen hayatın kelime kelime hesabını vereceğine dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurmuştur:

“Allâh’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” (Buhâri, Edeb, 31, 85)

Kâmil mü’minler, evvelâ söyleyecekleri sözün fayda verip vermeyeceğine dikkat eder, kendilerine veya muhâtaplarına zarar verecekse sükûtu tercih ederler. Ayrıca, hangi sözü hangi seviyede ve nasıl söyleyeceklerine de îtinâ gösterirler. Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- ne güzel söyler:

“Ne söylediğini, kime söylediğini ve ne zaman söylediğini iyi düşün!”

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“Ey İbn-i Abbâs! İnsanlara akıllarının almayacağı bir söz söyleme. Zîra böyle yapman, fitneye düşmelerine sebep olur.” buyurmuştur. (Deylemî, V, 359)

Hazret-i Mevlânâ da âdeta bu hadîs-i şerîfin şerhi mâhiyetinde:

“Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma!” diye nasihat etmiştir.

Mü’min, firâset sahibi olmalı, muhâtabına göre konuşma üslûbunu ayarlamalıdır. Zîra bir kimseyi sevindiren bir davranış, bir başkasını üzebilir. Dolayısıyla muhâtabının psikolojik durumunu tespit edebilmek ve sonrasını düşünerek söz söylemek gerekir. Yâni en sonda söylenecek bir sözü en başta söylememek îcâb eder.

  1. Gelecekle ilgili konuşurken “inşaallâh” demek, konuşma ile alâkalı bir diğer edeb kâidesidir.

Kulun cüz’î irâdesi herhangi bir şeyin olması için kâfi bir sebep değildir. Önemli olan Allah’ın dilemesidir. Zîra istikbale ait bir şey dilerken “inşâallâh” demek, Allah’ın irâdesinin farkında olmak ve O’nun irâdesinin üstünde bir irâde tanımamak demektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede; “İnşaallâh” ifâdesini kullanmadıkça hiçbir şey için, “bunu yarın yapacağım” deme!” buyrulmaktadır. (el-Kehf, 23-24)

Bir hadîs-i şerîfte ise Süleyman -aleyhisselâm- istikbâle mâtuf bir işinde, inşâallâh demediği için, dileğinin gerçekleşmediği haber verilmektedir. (Buhâri, Eymân, 3)

  1. Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği konuşma lisanına göre konuşmak

Kur’ân-ı Kerîm, birçok âyet-i kerîme ile bize nasıl konuşacağımızı tâlim etmektedir.

  • Cenâb-ı Hak her hususta doğru, samîmî, âdil ve hak-şinas olmamızı emrederek قَوْلًا سَدِيدًا (kavlen sedîdâ) yâni doğru söz söyleyin! buyuruyor. (el-Ahzâb, 70)
  • Anne-babaya karşı “öf” bile deme, onlara; قَوْلاً كَرِيماً (kavlen kerîmâ), yâni ikramkâr ve iltifatkâr söz söyle! buyuruyor. (el-İsrâ, 23)
  • Fakir-fukarâya, muhtaç ve mahrumlara verecek bir şey bulamıyorsan, hiç olmazsa onlara karşı, قَوْلاً مَيْسُوراً (kavlen meysûrâ) yâni gönül alıcı, rûhu dinlendirici, tesellî edici bir söz söyle! buyuruyor. (el-İsrâ, 28)
  • Kanadı kırık bir kuş gibi himâyeye muhtaç yetimlere, yakın akrabâya, yoksullara karşı yine قَوْلًا مَّعْرُوفًا (kavlen ma’rûfâ) yâni güzel söz ve tatlı dille konuş! buyuruyor. (en-Nisâ, 5, 8)

  • Kalbinde mânevî hastalık bulunan kimselere karşı herhangi bir töhmete, fitneye veya yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için yine قَوْلًا مَّعْرُوفًا (kavlen ma’rûfâ) yâni yerinde ve uygun bir söz söyle! buyuruyor. (el-Ahzâb, 32)
  • Zâlimlerin kalbini yumuşatmak için قَوْلًا لَّيِّنًا (kavlen leyyinâ) yâni yumuşak söz söyle! buyuruyor. (Tâhâ, 44)
  • Özellikle tebliğ veya irşâtta, قَوْلاً بَلِيغًا (kavlen belîgâ) yani gönüllere işleyecek tesirli, hikmetli, beliğ ve titizlikle seçilmiş özlü ifadelerle konuş! buyuruyor. (en-Nisâ, 63)
  • Kavl-i hasen yani güzel ve düzgün ifadeler kullanarak söz söylenmelidir. Zîra Cenâb-ı Hak buyurur; “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler…” (el-İsrâ, 53)

 

  1. Fitneye sebebiyet verecek konuşmalar, sırları ifşâ etmek, yalan söylemek, gıybet, iftira, söz taşıma-nemime, müstehcen ifadeler, argo ifadeler, bela ve lanet ifadeleri, gereksiz yere yapılan yeminler ve münakaşalar haram olan konuşmalardır.
  • Fitneye sebep olacak konuşmalar,

Âyet-i kerîme’de buyrulur; “...Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür...” (Bakara sûresi, 191)

Fitneden sakının! Söz ile çıkarılan fitne, kılıç ile çıkarılan fitne gibidir. (İbni Mace, Fiten, 12)

  • Sırları ifşâ etmek,

“Yine onlar (o mü'minler) ki, emânetlerine ve ahidlerine riâyet ederler.” (Mü'minûn sûresi, 8)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in şöyle duâ ettiğini haber vermiştir:

“Allâh'ım! Emanete ihanetten Sana sığınırım; o ne kötü bir sırdaş (huy ve tabiat)’tır.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 32)

Hasan el-Basrî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir: “Din kardeşinin sırrını (gizli kalmasını istediği hâl, söz ve işini) ifşâ etmek hıyanettir.”

  • Yalan söylemek,

Âyet-i kerîme’de buyrulur; “Ey îmân edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin!” (Ahzâb sûresi, 70)

Nüfey bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle rivâyet eder:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün;

“–Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi?” diye üç defa sordu.

Biz de:

“–Evet, yâ Rasûlâllah!” dedik.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz;

“–Allâh'a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek!” buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve;

“İyi dinleyin, bir de yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmak!” buyurdu.

“Bu sözü o kadar çok tekrar etti ki, daha fazla üzülmesini istemediğimiz için, keşke sükût buyursalar da yorulmasalar, diye arzu ettik.” (Buhâri, Şehâdât, 10)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“İnsan sabahlayınca, bütün uzuvları dile başvurur ve (âdeta ona) şöyle derler: Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork. Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.” (Tirmizî, Zühd, 61)

  • Gıybet,

“Gıybet nedir?” sorusunun cevabını Peygamber Efendimizin lisânından dinleyelim.

Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre, Peygamber Efendimiz ashâbına şöyle sormuşlardır:

“–Gıybet nedir bilir misiniz?”

Ashâb-ı kirâm:

“–Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!” dediler.

Bunun üzerine Allah Rasûlü:

“–Gıybet, müslüman kardeşinin hoşlanmadığı şeylerle arkasından çekiştirmendir.” buyurdular.

Denildi ki:

“–Ya Rasûlallâh! Arkasından söylediğim o fenâ şey, ya kardeşimde varsa…”

Cevâben:

“–Söylediğin şey, onda varsa gıybet etmiş olursun; eğer yoksa ona iftira ve bühtanda bulunmuş olursun!” (Timizi, Birr, 23)

Hucurât Sûresi’ndeki âyet-i kerîmelerde, mü’minlerin birbirlerine karşı gözetecekleri edeb ve ahlâka temas edilirken bu hususta dilin muhâfaza ve terbiyesinin ehemmiyetine de işâret edilmektedir:

“Ey mü’minler! Bir topluluk, diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da, kadınlarla alay etmesin! Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. Îmandan sonra fâsıklık ne kötü isimdir! Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerdir.”

“Ey îman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz, diğerinizi arkasından çekiştirmesin (gıybetini etmesin). Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O hâlde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir; rahîm (sonsuz merhamet sahibi) dir.” (el-Hucurât, 11-12)

  • İftira etmek,

İftira ise, bir kimsenin arkasından onda olmayan şeyleri yakıştırmaktır ki dinimizde yasak olan davranışlardandır.

“Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden incitenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzâb sûresi, 58)

  • Koğuculuk /nemime,

Bir başka lisan âfeti; “nemîme” yani duyduğu, işittiği doğru veya yanlış haberleri, herkese yaymak, bilhassa bu haberden üzülecek kişilere aktarmak, böylece insanların arasını bozmaktır. Hadîs-i şerîflerde çok şiddetli îkazlar vardır:

“Söz gezdiren / lâf taşıyan kimse cennete giremez.” (Buhâri, Edeb, 50)

“Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter!..” (Müslim, Mukaddime, 5)

Gıybette olduğu gibi, nemîmede de söylenen sözün doğru olması, yapılan naklin günah olmasına mâni değildir. Zîra koğuculuk da denilen nemîme günahında; mahremiyet ihlâli, dostların arasını bozmak gibi çok çirkin huylar bir araya gelmiştir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Ashâbımdan hiç kimse, hiçbir kimsenin kusuru hakkında bana bir şey ulaştırmasın! Ben sizin karşınıza selîm (huzurlu) bir kalp ile çıkmak istiyorum.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 28/4860)

İbni Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle dedi:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanından geçmekte olduğu iki mezar hakkında şöyle buyurdu:

– “Bu ikisi, kendilerince büyük olmayan birer günahtan dolayı azâb görüyorlar. Evet, aslında (günahları) büyüktür. Biri koğuculuk yapardı. Diğeri ise, idrarından sakınmaz, iyice temizlenmezdi.” (Buhâri, Vudû 55, 56)

  • Müstehcen ve argo ifadeler,

PeygamberEfendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur;

“Müstehcen konuşmak, münâfıklıktan bir bölümdür.” (Tirmizî, Kitâbu'l-Birr ve's-SıIa, 80)

“Allah katında en kötü kimse, ağzının bozukluğundan dolayı insanların kendisiyle buluşmayı ve görüşmeyi terk ettiği kimsedir.” (Buhâri, Edeb, 48)

Îsâ -aleyhisselâm- yolda bir domuza rastlar. Ona; “Selâmetle yoldan çekil!” der. Yanında bulunanlar:

“–Bunu şu domuz için mi söylüyorsun?” diye sorarlar. (O ise, domuz kelimesini telâffuz etmekten ve o hayvana hitapta bile kaba bir ifâde kullanmaktan sakındığını belirtmek üzere):

“–Ben, dilimi çirkin sözler söylemeye alıştırmaktan korkuyorum!” cevâbını verir. (Muvatta, Kelâm, 4)

  • Belâ ve lânet sözleri,

Hadîs-i şerîfte buyrulur; “Mü'min; insanları kötüleyen, lânetleyen, kötü söz ve çirkin davranış sergileyen kimse değildir.” (Tirmizî, Birr, 48)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:

“Biz bir gazâda kâfirlerin yok olması için Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bedduâ etmesini istedik. O ise; “Ben lânet etmek için değil, rahmet olarak gönderildim.” buyurdu.” (Müslim, Birr, 87)

  • Gereksiz yere yemin etmek,

Gereksiz yere yemin etmek ve onu alışkanlık haline getirmek doğru değildir. Sıkça yemin eden kişi sözüne Allah’ı şahit tutmuş, O’na karşı saygısızlık etmiş ve kutsal değerleri sözünün doğruluğunu teyit için yıpratmış, neticede de toplum nezdinde kendi saygınlığını zedelemiş olur. Müslüman, yemin etmeye ihtiyaç hissetmeyecek derecede sözüne güvenilen ve çevresi tarafından böyle bilinen bir kimse olmayı gaye edinmelidir.

Cenâb-ı Hakk buyurur; “Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Ali İmran, 77)

  • Münakaşa etmek,

Ebû Ümâme -radıyallâhu anh- anlatıyor: “Rasûlullah -aleyhissalâtu vesselâm- buyurdular ki: “Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene de cennetin ortasında bir ev kurulur.” (Tirmizî, Birr, 58)

İmam Evzâî (v. 157) der ki:

“Allah, bir topluluğa şer murâd ederse, onlara gereksiz yere cedel (tartışma) kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.”

KUR'ÂN-I KERİM'DE KONUŞMA ÂDÂBI

Kur'ân-ı Kerim'de Konuşma Âdâbı

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN KONUŞMA ADABI NASILDI?

Peygamber Efendimiz’in Konuşma Adabı Nasıldı?

KONUŞMA ADABI AÇISINDAN RASULÜLLAHIN ÖRNEKLİGİ

Konuşma Adabı Açısından Rasulüllahın Örnekliği

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.