İTİKADİ MEZHEPLER NELERDİR?

İtikad nedir? Akide ne demek? İtikadi mezhepler nelerdir? İtikadi mezheplerin ortaya çıkış sebepleri nelerdir? Ehl-i sünnet ve’l-cemaat nedir? Ehl-i sünnet mezhepleri hangileridir? Ehl-i sünnet mezheplerinin temsilcileri ve görüşleri nelerdir? Ehl-i bidat mezhepleri hangileridir? Ehl-i bidat mezheplerinin temsilcileri ve görüşleri nelerdir? İtikadi mezhepler hakkında bilinmesi gerekenler.

İtikad, inanç demektir. Bir şeye inanmaya, bir kimseyi veya bir haberi kabul edip, ona bağlı kalmaya “akîde” denir. İtikad, inanç demektir. Bir şeye inanmaya, bir kimseyi veya bir haberi kabul edip, ona bağlı kalmaya “akîde” denir. İtikadi mezheplerin ortaya çıkış sebepleri, temsilcileri ve görüşleri.

İTİKADİ MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞ SEBEPLERİ

Mezhep sözlükte “gidilecek yol, gidilecek yer, görüş, doktrin ve akım” gibi anlamlara gelir. Bir terim olarak ise mezhep; kendi içinde tutarlı bir düşünce sistemi olduğu kabul edilen inanç ve fıkıhla ilgili ekolleri ifade eder. Çoğulu “mezâhib” tir. Mezhep kurucusu diye bilinen müctehit imamlar bir din koyucusu veya tebliğcisi değildir. Bunlar; Kur’an, sünnet, icmâ, kıyas ve diğer hüküm çıkarma metotlarını kullanarak nasslar üzerinde yorum yapan ve sayısı sınırlı olan nassları sınırsız hayat olaylarına uygulamaya çalışan bilim adamlarıdır. Genelde mezhepler kurucularının adlarıyla anılır. İtikadda, Mâtüridî, Eş’arî; fıkıhta Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri gibi. Akâid mezhepleri için grup anlamına gelen “fırka (çoğulu fırak)” da kullanılmıştır.

  • İtikad Nedir? (Akide Ne Demek?)

İtikad, inanç demektir. Bir şeye inanmaya, bir kimseyi veya bir haberi kabul edip, ona bağlı kalmaya “akîde” denir. Çoğulu akâid’dir. İtikad ve iman eşanlamlıdır. Terim olarak iman; Allah Teâlâ’nın dinini kalb ile kabul etmek, yani Resûlullah (s.a.s)’ın bildirdiği şeyleri kesin bir şekilde kalben tasdik etmektir. Toplumda müslüman muamelesi görmek için de bu imanı açığa vurmak gereklidir.

Akâid, imanı esas alan İslâmî kaide ve hükümlerin bütününü ifade eder. İbadet ve amel konuları bu bilimin sınırları dışında kalır. İslâm’ın inanç sistemi “âmentü” cümlesinde toplanmıştır. Bu da Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine imandan ibarettir.

İslâm’ın ilk dönemi olan asr-ı saadette, Resûlullah (s.a.s) hayatta iken, diğer İslâmî ilimler gibi, akaid ilmi de yazılmamış ve tedvin edilmemiştir. Henüz vahiy kesilmediği için inanç, ibadet veya beşeri muamele konularında problemi olan kimseler, Allah’ın elçisine başvuruyor, konu vahiy ışığında çözümleniyordu. Ashab-ı kiram her konuda olduğu gibi, akide konularında da Kur’an-ı Kerim’e ve Resûlullah (s.a.s)’a tam olarak teslimiyet içindeydi. Onlar Allah Resûlü’nün getirdiği bir inanç ilkesini tartışmasız kabul ederlerdi.

Hz. Ebubekir (r.a)’in, Hz. Peygamber’in mirac mucizesini alaylı bir şekilde soran Mekke müşriklerine; “Eğer Miraca, semalara çıktığını Muhammed (s.a.s) söylemişse, bu doğrudur. Ben buna da O’nun Allah Teâlâ’dan getirdiği her şeye de inanmaktayım” diye cevap verdiği bilinmektedir. Diğer yandan Allah’ın Resûlü kader konusunu tartışan bazı sahabileri bu tartışmadan menetmiştir. Çünkü bazı inanç konularının akıl tarafından kavranması mümkün olmayabilir. Ona, haber verildiği şekliyle inanmak gerekir.

Hz. Peygamber’in ahirete irtihalinden ve dolayısıyla vahyin kesilmesinden sonra ashab-ı kiramın çoğu bu saf ve berrak İslâmî inançlarını korudular. Bununla birlikte nüfusun artması, yeni kültür çevrelerinin İslâm’a girmesi ve yeni yeni meselelerin ortaya çıkması yüzünden bazı problemlerle karşı karşıya gelmeye başladılar. Halifelerin seçim şekli, Hz. Ali devrindeki Hakem olayı, büyük günah işleyenin (mürtekib-i kebire) dinden çıkıp çıkmadığı gibi[1] meseleler bunlar arasında sayılabilir.

  • Selefiyye Nedir?

Sahabe ve tabiileri içine alan ilk nesiller, akideyle ilgili âyet ve hadislere, yoruma tabi tutmadan inanıyordu. Bunlara “Selefiyye” adı verilmiştir. Bunlar; “Rahmân (olan Allah), arşın üstüne oturdu” âyetini[2] Allah’ın tahtı vardır, fakat biz bunun niteliğini bilmeyiz, şeklinde, “Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir” âyetini[3] ise, Allah’ın eli vardır, fakat biz niteliğini bilemeyiz, şeklinde anlarlar. Daha sonra yetişen kelâm bilginleri ise, bu gibi âyetlerde, mecaz anlamın kastedildiğini; Allah’ın tahta oturmasıyla, varlıklar âlemine hâkim olması, mutlak kudret sahibi bulunması anlamının; Allah’ın eliyle de O’nun güç ve kudretinin kastedildiğini söylediler. Onlar bu konuda, “Allah’ın eşi, dengi ve benzeri bulunmadığını” bildiren âyetlere dayandılar.[4]

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT

Hz. Peygamber’in ve sahabenin yolunu izleyen, Allah’ın Kitab’ını ve Hz. Muhammed’in sünnetini rehber edinen ümmet çoğunluğuna verilen bir addır. Bu tamlama ile ifade edilen müslüman topluluğun, sünnet ve cemaate tâbi olmak gibi iki önemli özelliği vardır. İnsanların, Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrîrleri ile ahlâkî ve beşerî tavırlarını içine alan sünnetini benimsemede görüş birliğine varıp, bunu uygulaması “cemâat” adını alır.

Kur’an’ın çeşitli âyetlerinde, inanç ve amel konusunda sünnetin dikkate alınması gerektiği açıkça bildirilir. “Aralarında hüküm vermesi için, onlar Allah’a ve Elçisi’ne çağrıldıklarında, inananların sözü ancak, “duyduk, boyun eğdik!” demektir. İşte kurtulanlar ancak bunlardır.” [5] “Allah’a itâat edin, Rasûle de itâat edin ve sakının!” [6] “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” [7]

Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: “Size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarımı da gücünüz yettiğince terk edin.” [8] Kur’an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etme meyli, tarih boyunca bid’at fırkalarının başvurduğu bir yoldur. Hz. Peygamber dini kaygısı zayıf olan bu gibi kişilerin ileride ortaya çıkabileceğini bildirmiş ve bunlardan sakınılmasını isteyerek şöyle buyurmuştur: “Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size, “Kur’an yeterlidir; Kur’an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa, onu haram bilin” diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun; bana Kur’an ile birlikte onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir.” [9]

Hz. Peygamber kendi sünnetine uyulmasını istediği gibi, ashabının yoluna da uyulmasını istemiştir. “İçinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara tanık olacaktır. Size sünnetimi, doğru yolu bulmuş halîfelerimin yolunu tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sakının. Çünkü her uydurma; bid’at, her bid’at da sapıklıktır.”[10] Ensar, muhâcirler ve onların yoluna iyilikle uyanlardan Allah Teâlâ’nın râzı olduğu Kur’an-ı Kerîm’de bildirildiği gibi,[11] Hz. Peygamber de bu kuşakların yoluna şöyle dikkat çekmiştir: “Ümmetimin en hayırlı dönemi benim içinde yaşadığım dönemdir. Sonra da onların peşinden gelenlerin dönemidir.” [12] Başka bir hadiste sahâbe, onlara uyanlar ve bunlara uyanlar olmak üzere üç kuşak zikredildikten sonra, yalanın yaygınlaşacağı ve Allah’ın kudret elinin cemâatin üzerinde olacağı haber verilir.[13]

  • 73 Fırka Hadisi

Başka bir hadiste, Yahudilerin 71, Hıristiyanların 72 fırkaya ayrıldıkları, İslâm ümmetinin ise 73 fırkaya ayrılacağını, bunlardan birinin kurtuluşta, diğerlerinin ateşte olacağını bildirmiş, kurtuluşta olanların kimler olacağı sorusuna da, “Benim ve ashabımın yolunu izleyenler” [14] cevabını vermiştir. Fırka-i nâciye adını alan bu grup, “ehl-i sünnet ve’l-cemâat”, ateşte olanlar da “ehl-i bid’at” adı verilerek incelenir olmuştur. Ancak İslâm toplumunun başka bir niteliği de hadiste şöyle açıklanmıştır: “Ümmetim sapıklık üzerinde bir araya gelmez. Toplumda bölünme gördüğünüz zaman size “sevâdü’l-a’zam”ı (en büyük olan ve hak üzere bulunan topluluğa katılmayı) tavsiye ederim.” [15]

  • Ehl-i Bidat Nedir?

Ehl-i bid’at sözlükte “dinle ilgili yeni görüş ve davranışları benimseyenler” anlamına gelir. Bir akâid terimi olarak ise, Hz. Peygamber’in ve sahâbenin sünnetini terk ederek, onların izledikleri yoldan ayrılan ve ehl-i sünnete muhalefet eden mezhep ve grupları ifade eder. Gâliye, Batıniye, Yizîdiyye gibi ehl-i bid’at sayılan mezheplerin bir bölümü, inanç olarak İslâm ve iman çerçevesinin dışında kalırlar. Bunlara ehl-i hevâ, firak-ı dâlle veya ehl-i dalâl (sapıklık içinde kalanlar) da denilmiştir. Bir kısmı da sünnete aykırı davranmakla birlikte kıble ehlinden sayılırlar ve İslâm ümmetine mensupturlar. Hâriciyye, Mu’tezile, Şîa gibi.

Aşağıda, akideyle ilgili âyet ve hadisleri bir bütün olarak değerlendiren, yorumlayan ve İslâm inancının ana noktalarını belirleyen mezheplerden kısaca söz edeceğiz.

EHL-İ SÜNNET MEZHEPLERİ

1. Eşarilik Mezhebi

Ehl-i sünnetin, İmam Mâtüridî ile birlikte ikinci itikad imamı sayılan Ebu’l-Hasen el-Eş’arî, 260/873 yılında Basra’da doğmuş, 324/936 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Asıl adı Ali, babasının adı İsmail’dir. İmam Eş’arî, önce Mu’tezile mezhebine bağlı idi. Kırk yaşına kadar bu mezhebin görüşlerini savundu. Rüyasında Hz. Muhammed’i görmesi üzerine, yanlış yolda olduğunu anladı. Bu arada “üç kardeş meselesi” diye bilinen meselenin tartışmasında hocası Ebû Ali el-Cübbâî’ye (ö.303/936) üstün gelmiş, onun görüşlerini yeterli bulmadığı için Mu’tezile’den ayrılarak Eş’arîliği kurmuştur.

  • İmam Eşari’nin Görüşleri

İmam Eş’arî bundan sonra vahyi akılla açıklayıp güçlendirmeyi esas alan yeni kelâm metodunu benimsedi. Artık ehl-i sünnet mezhebinin savunucusu oldu. İmam Mâturidî ile aynı devirde yaşayan Eş‘arî, inanç konularında onunla aynı görüşleri paylaşır. Aralarında ayrıntı üzerinde bazı farklar vardır. Meselâ; Mâturidî, kalpdeki imanın bir bütün olduğunu, artıp eksilmeyeceğini söylerken, Eş’arî; imanın artıp eksilebileceğini ileri sürmüştür.

Mâlikî ve Şâfiler itikadda Eş’arî mezhebini benimsemişlerdir. Hanbelîler’e göre, fıkıh ve itikad mezhebi birdir. Onlar, Ahmed İbn Hanbel’in mezhebinden ayrı, selef görüşünü esas alan bir inanca sahiptirler.

  • İmam Eşari’nin Eserleri

İmam Eş’arî’nin başlıca eserleri şunlardır:

a) Makâlâtu’l-İslâmiyyîn; Eş’arî, bu eserinde mezhepler hakkında bilgi verir, ölçülü tenkitler yapar, ehl-i kıbleyi dinsizlikle ithamdan kaçınır ve müsamahalı bir yol izler.

b) el-İbâne an Usûli’d-Diyâne; bu eserde, Allah’ın görülüp, görülememesi, kelâmullah, istivâ, Allah’ın sıfatları, ecel, rızık, hidayet ve dalâlet gibi kelâm problemleri kitap ve sünnet ehlinin görüşlerine göre açıklanmıştır.

c) er-Risâle fî İstihsani’l-Havz; Eş’arî, bu eserde, kendisine bid’atçı diyenlere karşı âyet ve hadislerle cevap vermiş, dinde akıl yürütmenin mübah olduğunu ortaya koymuştur.

d) el-Lum’a; Eş’arî’nin kelâma dair görüşlerini içine alan önemli bir eserdir.[16]

İmam Maturidi ve İmam Eş’arî kendi devirlerinde ortaya çıkan bozuk akide, felsefe ve bid’atların önüne geçmiş, ayrılık ve bölünmelere fırsat vermemişlerdir.

2. Maturidilik Mezhebi

Bir akaid mezhebi olan Mâturidîlik’in kurucusu, Ebu Mansur Muhammed, Semerkand köylerinden Mâturid’de doğmuş ve 333/944 yılında vefat etmiştir.

  • İmam Maturidi’nin Görüşleri

O devirde çeşitli kültürlere sahip olan halk kitlelerinin İslâm’a girişi, Hint ve Yunan felsefelerinin Arapça’ya tercüme edilmesi karşısında, İslâm’ın esaslarını savunmak için aklın verilerinden ve mantık kurallarından yararlanmak gerekiyordu. Müslüman bilginlerin inanç konularını savunmak için meydana getirdiği bu yeni ilim dalına “kelâm” adı verildi. Bunun latince karşılığı “teoloji”dir. İşte Ebu Mansur Muhammed Mâturidî bu devirde yetişen büyük bir mütekellim (teolog)dir. O, İslâm akaidini Kitap ve sünnete uygun biçimde ve aklî verilerden de yararlanarak açıklamış, ehl-i sünnet yolunu sapıklara, bid’atçılara karşı savunmuş ve özellikle Mâverâünnehir’de Hanefîlerin itikad imamı olmuştur.

Mâturidi akaidinin esasını, Ebu Hanife’nin (ö.150/767) düşünceleri özellikle “el-Fıkhu’l-Ekber” isimli eseri teşkil eder. Ebu Hanife’nin bu eseri inanç konularının ana esaslarını, ihtilaflı itikadî konuların çözümlerini içine alır. Çünkü, Ebu Hanife’nin fıkıhtan önce kelâm ilmi ile uğraştığı ve el-Fıkhu’l-Ekber, er-Risâle, el-Fıkhu’l-Evsat, Kitabü’l-Âlim ve el-Vasiyye adlarını taşıyan beş tane risale kaleme aldığı bilinmektedir.[17]

  • İmam Maturidi’nin Eserleri

İmam Mâturidî’den sonra Hanefîler’e, aynı zamanda Mâturidî de denmiştir. Bütün Hanefîler ve bu arada genel olarak Türkler itikatta Maturîdîlik mezhebini tercih etmişlerdir. İmam Mâturidî’nin başta gelen iki eseri şunlardır:

a) Kitabü’t-Tevhîd: İmam Mâturidî’nin, İslâm inancını, bid’at görüşler karşısında savunduğu bu eseri Mısırlı bilgin Fethullah Huleyf tarafından yayınlanmıştır.[18] Mâturidî özellikle Mutezile ekolünün görüşlerini çürütmek için çalışmış, bu mezhebin temsilcisi sayılan el-Kâbî’nin görüşlerine cevap olmak üzere, bazı reddiyeler yazmıştır.[19] Diğer yandan Karmatî ve Râfizîlere karşı da mücadele etmiştir.

b) Te’vilâtü’l-Kur’an: İmam Maturidî’nin aklî ve naklî delillere dayanarak ehl-i sünnet inancını savunduğu bir Kur’an tefsiridir. Konular herkesin anlayabileceği sade bir üslupla anlatılmış, gerek duyuldukça diğer mezhep ve fırkaların görüşlerine de yer verilmiştir.[20]

İleride Ehl-i sünnetin iman esasları üzerinde ayrıca duracağımız için, burada inanç mezheplerinin görüşlerini kısa geçiyoruz.

EHL-İ BİDAT MEZHEPLERİ

Bid’at veya dalâlet ehlinden sayılan, temel konularda bile görüş birliği bulunmayan, kimi zaman birbirleriyle çelişen görüşler öne süren bid’atçı mezhepleri, Mu’tezile, Cebriyye, Hâriciyye, Şîa, Mürcie, Müşebbihe olmak üzere altı grupta toplamak mümkündür. Bunlardan İslâm âlemi üzerinde etkileri görülen ilk dört tanesi üzerinde kısaca duracağız.

1. Mutezile Mezhebi

  • Mutezile Nedir?

Mu’tezile sözlükte, “ayrılanlar, uzaklaşanlar, bir tarafa çekilenler” anlamına gelir. Büyük günah işleyenin imanla küfür arası bir mertebede olduğunu söyleyerek, Ehl-i Sünnet bilginlerinden Hasan el-Basrî’nin (ö.110/728) derslerini terk eden Vâsıl İbn Atâ (ö.131/148) ile ona uyanların oluşturduğu mezhep bu adla anılır. Mu’tezile kendisini “Ehlü’l-adl ve’t-tevhîd” diye tanımlar. Akılcı bir mezhep olan Mu’tezile, mantıkla çelişir gördüğü âyet ve hadisleri yorumlamada akla öncelik vermiştir.

  • Mutezile Temsilcileri

Mu’tezile’nin temsilcileri arasında Ebü’l-Huzeyl el-Allâf (ö.235/850), Nazzâm (ö. 231/845), Câhiz (ö. 255/869), Bişr İbn Mu’temir (ö.210/825), Cübbâî, (. 303/916), Kadî Abdülcebbâr (ö. 415/1025) ve Zemahşerî (ö. 538/1143) sayılabilir. Abbasîler döneminde en parlak günlerini yaşayan Mu’tezile daha sonra etkinliğini, hatta bir mezhep olma niteliğini yitirmiştir. Günümüzde Mu’tezile’nin görüşleri Şia’nın Ca’feriyye ve Zeydiyye kolları ile Hâricîliğin İbâdiyye kolunda yaşamaktadır.

  • Mutezile Görüşleri

Mu’tezile’nin esas aldığı beş prensip şunlardır: a) Allah zat ve sıfatları ile tektir (tevhîd), b) Kul özgür iradesiyle iş yapar, Allah en uygun olanı yaratır (adl), c) İyilik yapana mükâfat, kötülük yapana ceza vardır (vaad ve vaîd), d) Büyük günah işleyen imanla küfür arasında fısk derecesinde kalır (el-menzile beyne’l-menzileteyn), e) İyiliği emir ve kötülüğü nehiy her müslümana farzdır.

Allah’ın belirlediği kader yerine, insanın belirlediği bir kadere inanan ve fiilleri Allah’a değil de insana isnat eden “Kaderiyye” ekolü, çeşitli kişilerce temsil edilmekle birlikte, varlığını Mu’tezile’nin temel tezleri arasında sürdürmüştür. İnsanın irade ve fiilleri üzerinde Allah’ın bir irade ve bilgisinin bulunmadığını, Allah’ın insanın fiillerini ancak ortaya çıktıktan sonra bileceğini öne süren bu akımın ilk önderlerinden Ma’bed İbn Halid el-Cühenî, Emevîler döneminde Haccac tarafından, Gaylan İbn Müslim el-Kıptî ed-Dımaşkî ise Halîfe Hışam İbn Abdilmelik tarafından öldürülmüştür.

2. Cebriyye Mezhebi

  • Cebriyye Nedir?

Kader ve irade konusunda Kaderiyye fırkasının tam aksi görüşte olan bir ekoldür.

  • Cebriyye Temsilcileri ve Görüşleri

İslâm âleminde kader konusunu ilk tartışma gündemine getirenin Ma’bed İbn Hâlid el-Cühenî (ö. 85/704) olduğu nakledilir. Onu Gaylan ed-Dımaşkî izlemiş ve kaderle ilgili görüşlerini daha da geliştirmiştir. Ma’bed, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir kader programı bulunmadığını, insanın fiil ve davranışlarında tamamen serbest olduğunu öne sürmüştür. Muhtemelen o, Emevîlerin aşırı baskı ve zulümlerine karşı kaderci bir tevekküle saplanmış kimselere bakarak, Emevî zulmünün bir kader olmadığını söylemekle işe başlamış ve sonunda kaderi inkâr etmeye kadar varmıştır. Nitekim gerek Ma’bed’in, gerekse onu izleyen Gaylan’ın Emevî yöneticilerince öldürülmesi, konunun o günkü siyâsî konjonktürle yakın ilişkisi bulunduğunu göstermektedir.

Ma’bed’in kaderi kökten inkâr etmesine tepki olarak Cehm İbn Safvân (ö. 128/745) da her şeyin Allah’ın ilmi ve iradesi altında cereyan ettiğini, insanın yazılmış bir kaderinin bulunduğunu bildiren âyetlere dayanarak,[21] cebr akidesini, yani insanın yaptığı işlerde bir ihtiyarının bulunmadığı, yaptığı işleri kader gereği zorunlu olarak yaptığı görüşünü öne sürmüştür. Bu inanca göre, yaptığı iş ve eylemlerde insanın irade ve gücü yoktur. Kul, rüzgârın önünde sürüklenen yaprak gibidir, yaprağın yönünü kendisi değil rüzgâr belirler. Allah cansız bitkinin hareketlerini yarattığı gibi, insanın fiillerini de yaratır. Kimi cebriyeciler, insanda bir kudretin bulunduğunu, fakat bunun insanın fiilleri üzerinde etkili olmadığını kabul ederler.[22]

Ehl-i sünnet ise, kulların ihtiyârî veya gayri ihtiyârî bütün fiillerinin, Allah tarafından yaratıldığını kabul etmekle birlikte, Allah’ın insana verdiği irade-i cü’ziyyeyi herhangi bir yöne yönlendirebileceğini söyleyerek Kaderiyye ile Cebriyye arasında orta bir yol izlemişlerdir. Kur’an’ın birçok yerlerinde “Yaptıklarınıza karşılık olarak…” buyurularak “fiil” insana nisbet edilmiştir. İnsanın ne yapacağının Allah tarafından önceden bilinmesi ve onu kaderine yazması, insanın bu amele zorlandığı anlamına gelmez. Aksine insan o işi serbest iradesiyle ister ve kendi ihtiyarı ile yapar. Bu yüzden de sonucundan sorumlu olur.

3. Haricilik Mezhebi

  • Hariciler Kimdir? (Haricilik Nedir?)

Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden Sıffîn savaşından (37/657) sonra, halife tayin işinin hakeme bırakılması üzerine, Hz. Ali’ye isyan ederek, büyük günah işleyenlerin dinden çıkacağı ve günah işleyen devlet başkanına itâat edilmeyeceği iddiasıyla ortaya çıkan gruba “hârîcîler” adı verilmiştir. Çoğulu Havâric’tir. Bunlara Harûriyye veya kendi kullandıkları bir ad olarak “Şurât (kendini Allah’a satanlar)” adı da verilir.

  • Haricilik Görüşleri

Hâricîlerin ilk bakışta dini hükümleri korumada titizlik gösteren bir ekol olarak algılanması mümkün ise de, sübjektif değerlendirmeye açık olan konulara fazla girmeleri yüzünden İslâm toplumunda anarşinin de ilk tohumlarını oluşturdukları görülür. Bu ekol başlangıçta cahil halk tabakasının benimsediği bir görüş olarak ortaya çıkmış, her dönemde az veya çok müntesibi bulunmuştur. Günümüzde İbâdiyye kolu daha çok Kuzey Afrika, Madagaskar, Zengibar ve Umman sultanlığında rastlanır. Kur’an’ın yalnız zâhirine dayandıkları için, fıkıh konusunda da Ehl-i Sünnet’ten farklı görüşleri vardır.

4. Şia Mezhebi

  • Şia Ne Demek?

Şîa sözlükte taraftar, yardımcı anlamına gelir. Bir mezhep olarak; Hz. Peygamber’in vefatından sonra, Hz. Ali’yi halîfeliğe en lâyık kişi olarak gören ve onu ilk meşrû halîfe kabul eden, vefatından sonra da halifeliğe Hz. Ali evlâdının getirilmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adıdır. Şîa, Ehl-i sünnet topluluğunun dışında kalan, günümüze kadar varlığını sürdüren, İslâm dünyasında da önemli sayıda taraftarı bulunan en önemli itikadî, fıkhî ve siyâsî bir mezheptir.

Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra meydana gelen olaylarda, Hz. Ali’nin tarafını tutan, onun safında savaşanlara “Şîatü Alî İbn Tâlib (Ali İbn Tâlib taraftarları)” denilmiştir.[23]

  • Şia Mezhebinin Kolları

Şîa’nın günümüze ulaşan üç büyük kolu Zeydiyye, İsmailiyye ve İmâmiyye- İsnâaşeriyye’dir. Zeydiyye, Hz. Ali’nin torunu Zeyd İbn Alî Zeynelâbidîn’e nisbet edildiği için bu adı almıştır. Günümüzde Yemen bölgesinde taraftarları bulunan Zeydiyye, itikadî konularda Mu’tezile’ye, fıkıh konularında ise Hanefî mezhebine yakın görüşlere sahiptir. Zeydiyye, hılâfetin Hz. Ali’nin soyundan gelenlerin hakkı olduğuna inanmakla birlikte, Hz. Ebûbekir ve Ömer’in halîfeliklerini de meşrû görürler. Hılâfetin Hüseyinoğulları’na ait olduğu ve imamların masum olduğu görüşünü de kabul etmezler. Zeydiyye bu durumuyla, Ehl-i Sünnet’e en yakın mezhep olarak tanınır.

Ca’fer es-Sâdık’ın 148/769 yılında ölümünden sonra, devlet başkanlığına oğlu İsmail’in ve soyunun hak sahibi olduğu iddiası, Şîa içinde aşırı görüşleriyle tanınan İsmailiyye fırkasının ortaya çıkmasına neden oldu. Bir buçuk yüzyıl süreyle gizli imamlar ve davetçiler tarafından yönetilen İsmâiliyye ekolü, IV. hicret yüzyılının başında Fâtımîler Devleti’ni kurmakla güçlendi. Daha sonra doğu ve batı İsmailîler’i olmak üzere ikiye ayrıldı. Eski Yunan ve Doğu felsefelerinden, Ortadoğu dinlerinden etkilenmesi ve Bâtınî yorumlara dalması yüzünden birçok uç görüşlere sahip oldu. Günümüzde az olmakla birlikte Pakistan, İran ve Orta Asya’da mensupları vardır.

İmâmiyye, günümüzde dünya Müslümanlarının yüzde on kadarını içinde barındıran, Şîa’nın en büyük koludur. Mezhebin imâmet ve siyaset görüşü on iki imam çevresinde şekillendiğinden “İsnâaşeriyye (12 imamcı ekol)”, inanç ve fıkıhta Ca’fer es-Sâdık’ın görüşlerini esas aldıkları için “Ca’feriyye” adıyla da anılırlar.

  • İsnaaşeriyye (12 imamcı ekol) Görüşleri

On iki imam mezhebinin temel görüşleri şöyle özetlenebilir: a) İmâmet dinin bir rüknüdür, bu yüzden her zaman bir imamın bulunması gereklidir. b) Hz. Peygamber’in, Hz. Ali’yi halîfe tayin ettiğine ve bunun devam eden bir süreç olduğuna inanırlar. c) İmamların masum olduğuna inanırlar. İmamlar büyük, küçük, bilerek veya bilmeyerek günah işlemezler. Bu inanç, imamın sözünün dinlenmesi ve kalplerden korkunun çıkmaması için önemlidir. d) İmamların on iki oluşuna inanmak gerekir. e) Küçük yaşta kaybolan on ikinci imam, Muhammed el- Mehdî’nin kurtarıcı (mehdî) olarak geleceğine inanmak, tehlike bulunan durumlarda kendini gizlemek (takıyye), Hz. Ali’ye bîat etmeyen sahabilere karşı tavır almak ve onlara ta’n etmek yine İmâmiyye’nin benimsediği esaslardandır.[24]

Hz. Ali döneminde başlayan, Emeviler ve Abbasiler dönemleri boyunca süren iktidar mücadelesi, başarısızlıklar, zulüm, baskı ve haksızlıklar karşısında içine kapanan ve kendisini İslâm ümmetinin çoğunluğundan soyutlayarak, imâmet ve siyâset etrafında kendine özgü teoriler geliştiren İmâmiyye, saydam olmayışı, bilimsel tartışmalara açık bulunmayışı yüzünden, İslâm âlemi içinde yol açtığı görüş ayrılıkları, izlediği uzlaşmaz tutum ve sahip olduğu itikadî görüşler yüzünden Ehl-i sünnet âlimlerince eleştiriye uğramıştır. Ancak iman esasları, namaz, oruç, hac, zekat, içki, kumar, zina hadler gibi İslâm’ın kesin hükümleri üzerinde, müslümanların çoğunluğu ile görüş birliği içinde bulunan mutedil Şîa, hiç bir zaman tekfîr edilmemiştir.

Tarihte görüş ayrılığına yol açan konular, günümüzde bilimsel metotlarla araştırılarak ve Ehl-i sünnetin elindeki geçerli kaynaklarla karşılaştırılarak barışçı bir sürece girilmelidir. Gayrimüslimlerin hâkim olduğu ülkelerle siyâsî, kültürel ve ekonomik işbirliklerinin kurulmaya çalışıldığı, diyalog ve hoşgörü toplantılarının yapıldığı bir dönemde, Kur’an’ı ve büyük ölçüde sünneti referans alan toplumlarla, bilimsel bir zeminde buluşmanın güç olamaması gerekir.

Dipnotlar:

[1] bk. Şerafettin Gölcük, İslam Akaidi, Konya, 1989, s. 8 vd

[2] Tâhâ, 20/5; bk. A’raf, 7/54; Tevbe, 9/129; Yunus, 10/3; er-Ra’d, 13/2; Furkan, 25/59

[3] Feth 48,/10; bk. Al-i İmrân, 3/73; Mâide, 5/64; Hadîd, 57/29

[4] Şûrâ, 42/11, İhlâs, 112/4

[5] Nûr, 24/51

[6] Mâide, 5/92

[7] Haşr, 59/7. Ayrıca bk. Âl-i İmrân, 3/3; Nisâ, 4/65.Ahzâb, 33/ 36; Nûr, 24/63

[8] İbn Mâce, Mukaddime, 1

[9] Ebû Dâvud, Sünnet, 6; A. İbn Hanbel, IV, 131

[10] Ebû Dâvud, Sünnet, 5

[11] Tevbe, 9/100

[12] Buhârî, Fazâilü’s-Sahâbe, 1

[13] Tirmizî, Fiten, 7

[14] Ebû Dâvud, Sünnet, 1; İbn Mâce, Fiten, 17

[15] İbn Mâce, Fiten, 8. bk. İbnü’l-Esîr, Nihâye, II, 419

[16] Eş’arî’nin eserlerinin baskıları için bk. Makâlât, İstanbul 1928; İbâne, Hayarabâd 1948; Risâle, Haydarabâd, 1323; 1344, Beyrut 1923. (Lum’a içinde İngilizce tercemesiyle birlikte); Lum’a, Beyrut 1955

[17] Kemaluddin Beyazî, Ebû Hanife’nin bu beş risâlesini, “İşârâtu’l-Merâm min İbârâti’l-İmâm” isimli kitabında toplamış ve bu eser 1949. yılında Mısır’da yayınlanmıştır

[18] bk. Maturidî, Kitâbü’t-Tevhîd, nşr Fethullah Huleyf, Beyrut 1970

[19] Kemal Işık, Maturidî’nin Kelam Sisteminde İman, Allah ve Peygamberlik Anlayışı, Ankara 1980, s.19

[20] Işık, age, s.18

[21] bk. A’râf, 7/178; Tevbe, 9/51; Ra’d, 13/8; Zümer, 39/62; Kamer, 54/49; İnsan, 76/30

[22] Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut 1975, I, 85

[23] Şehristânî, age, I, 146

[24] Bilgi için bk. Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi, İstanbul 1981, s. 218; Mustafa Öz, “Ca’fer es-Sâdık” mad., TDV İslâm Ansik., “Şîa” mad., Şamil İslâm Ansik.; Hamdi Döndüren, “Ca’fer-i Sâdık” mad., Şamil İslâm Ansik.; Komisyon, İlmihal, I, 29-31

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkam Yayınları

MEZHEPLER - Dört Hak Mezhep

MEZHEPLER

MEZHEP İMAMLARI - Dört Büyük İmam

MEZHEP İMAMLARI

MEZHEP NEDİR? MEZHEPLER NEDEN VE NASIL ORTAYA ÇIKTI?

MEZHEP NEDİR? MEZHEPLER NEDEN VE NASIL ORTAYA ÇIKTI?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle