İslam Öncesi Mekke

İslam öncesi Mekke nasıl bir yerdi? İslamiyet öncesi Arap yarımadasının ve diğer uygarlıkların özellikleri.

Mekke, Kur’ân-ı Kerîm’de “Ümmü’l-Kurâ”, “Bekke” ve “el-Beledü’l-Emîn” isimleriyle de zikredilmiştir. Mekke ve Bekke, Bâbil lisânında “beyt: ev” mânâsında olup Amâlikalılar tarafından, bu yerin ismi olarak kullanılmıştır.

“Vâdî Bekke” kelmesi tahrif ve tağyire uğramasına rağmen Tevrat’ta da geçmektedir. Ancak mütercimler onu “Vâdi’l-Bekkâ” şeklinde çevirdiler ve aleme bedel olarak nekre bir isim yaptılar. Nitekim Hz. Dâvud’un (a.s) Mezmurlar’ında da bu şekilde geçmektedir:

“Ne mutlu o insanlara ki, onların izzet ve kuvvetleri seninledir. Senin evine giden yollar onların kalplerinden geçer. Vâdi’l-Bekkâ’dan geçenler onu bir kaynak yaparlar.”[1]

MEKKE NEREDEDİR?

Mekke, güneyde Yemen’e, kuzeyde Akdeniz’e, doğuda Basra körfezine ve batıda Kızıldeniz limanı Cidde’ye komşu olup Afrika istikâmetine giden yolların kesişme noktasında, iktisâdî yönden çok müsâit bir mevkîde bulunmaktadır. Şehrin kurulduğu kısma “Batn-ı Mekke”, Mescid-i Harâm’ın bulunduğu yere ise “el-Bathâ” denilmektedir.

İSLAM ÖNCESİ MEKKE-İ MÜKERREME

Hz. İbrâhîm (a.s)’ın Sâre vâlidemizden çocuğu olmamıştı. Sâre vâlidemiz, câriyesi olan Hâcer’i âzâd edip İbrâhîm (a.s)’la evlendirdi. Bu izdivacdan Hz. İsmâîl dünyâya geldi ve Muhammedî nûr İsmâîl (a.s)’a intikâl etti. Sâre vâlidemiz, bu nûrun, kendisinden intikâl edeceğini düşünmekteydi. Bu yüzden son derece mahzûn oldu. İbrâhîm (a.s)’dan, Hâcer vâli­demizi başka bir beldeye götürmesini istedi. İbrâhîm (a.s) da Allâh’ın emri ile Hâcer vâlidemizi ve oğlu Hz. İsmâîl’i, o zamanlar ıssız bir belde olan Mekke’ye getirdi. Cebrâîl (a.s), O’na rehberlik ediyordu. Mekke’nin bulunduğu yere geldiklerinde:

“–Ey İbrâhîm! Âileni buraya iskân et!” dedi.

Hz. İbrâhîm:

“–Burası ne ziraate ne de hayvancılığa elverişlidir!” deyince Cebrâîl (a.s):

“–Evet, öyledir, fakat burada senin oğlunun neslinden Ümmî Peygamber çıkacak ve «el-Kelimetü’l-ulyâ: en yüce söz olan tevhîd» O’nunla tamamlanacaktır.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 164)

Abdullâh bin Abbâs (r.a) şöyle rivâyet eder:

“İbrâhîm (a.s), Hâcer vâlidemizi ve henüz onun emzirmekte olduğu İsmâîl (a.s)’ı Mekke’ye götürdü. İleride fışkıracak olan «Zemzem» kuyu­sunun yanında bir ağacın altına bıraktı. Yanlarına içi hurma dolu bir sepet ve içi su dolu bir testi koydu. Sonra geriye döndü. Hâcer vâlidemiz arkasından seslendi:

«–Bizi buraya bırakmanı Allâh mı emretti?» İbrâhîm (a.s):

«–Evet!» diye cevap verdi. Hâcer vâlidemiz büyük bir tevekkül ve teslîmiyetle:

«–Öyleyse Rabbim bizi korur, zâyî etmez!» dedi. Ardından İsmâîl (a.s)’ın yanına döndü.

Hâcer vâlidemiz ve İsmâîl (a.s) gözden kaybolunca İbrâhîm (a.s) ellerini açtı ve Rabb’ine şöyle yalvardı:

«Bir de İbrahim’in şöyle dediği vakti an: Rabbım! Bu beldeyi emin kıl, beni ve oğullarımı putlara uzak bulundur. Rabbım! Çünkü onlar insanlardan birçoğunu şaşırtırlar. Bundan böyle kim izimce gelirse işte o bendendir, kim de bana ısyan ederse artık sen Ğafûr’sun, Rahîm’sin!

Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını ziraat yapılmayan bir vâ­diye, Sen’in Beyt-i Muharrem’inin (Kâbe’nin) yanına yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki şükrederler.» (İbrâhîm, 35-37)” (Buharî, Enbiyâ, 9)

Biricik yavrusunu ve zevcesini ıssız bir çölde bırakan İbrâhîm (a.s), onlar için ayrıca şu duâyı yaptı:

“İbrahim de demişti ki: «Ey Rabbim! Burayı emîn bir belde kıl! Halkından Allâh’a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle rızıklandır!..».” (el-Bakara, 126)

Cenâb-ı Hak, Hz. İbrâhîm’in îmân edenler hakkında yaptığı duâyı kabûl etti. Arkasından da kâfir olanları tehdid ederek şöyle buyurdu:

“…Cenâb-ı Hak buyurdu ki: «Küfredeni de rızıklandırır da az bir zaman hayattan nasib aldırırım ve sonra ateş azabına sürüklerim ki o ne yaman bir inkılâptır!».” (el-Bakara, 126)

Bu duâlar vesîlesiyle Allâh Teâlâ, hac ve umre yapan mü’minlerin gönüllerini Mekke-i Mükerreme’ye karşı muhabbetle doldurmakta, rûhlar orada huzûr ve sükûna kavuşmaktadır.

Ebû Şurayh (r.a) şöyle buyurur:

“Mekke fethinin ertesi günü Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’den bir söz işittim ki, onu söylerken şu kulaklarım duydu, kalbim belledi, söyleyeni de gözlerim o anda gördü. Efendimiz (s.a.v) Allâh’a hamd ü senâ ettikten sonra şöyle buyurdular:

«Mekke’yi (tâ evvelden beri) harâm kılan Allâh Teâlâ’dır. Onu haram bölge îlân eden insanlar değildir. Bundan dolayı Allâh’a ve Âhiret gününe îmân eden kimse için Mekke’de ne kan dökmek, ne de bir ağaca balta vurmak helâl olmaz. Şâyed “Rasûlullâh (s.a.v) burada mukâtele etti” diye ruhsat tarafına kaçan biri bulunursa ona: “Allâh Teâlâ yalnız Rasûlü’ne izin vermiştir. Size izin vermemiştir!” deyiniz. Bana da yalnız bir günün bir saâti içinde izin verdi. Ondan sonra bu günkü hürmeti, dünkü hürmeti derecesine döndü. (Bu dediklerimi, burada) hâzır olanlar, olmayanlara teblîğ etsin!».” (Buhârî, İlim, 37)

İbrâhîm (a.s)’ın, Hâcer vâlidemizle Hz. İsmâîl’in yanlarına bıraktığı bir testi su, çok geçmeden bitti. Hâcer vâlidemiz su bulmak ümidiyle Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi sefer koşarak gidip geldi. Bu iki tepe arası yaklaşık dört yüz metre kadar­dır. Hâcer vâlidemiz bir taraftan koşuyor, diğer taraftan da Hz. İsmâîl’e bakı­yordu. Orada değil insan, uçan bir kuş dahî yoktu. Hiçbir yerde hayat emâresi gözükmüyordu. Hz. Hâcer, Merve tepesine çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine “Sus! Dinle!” dedi. Sonra iyice kulak verdi, aynı sesi bir daha duydu.

“–Tamam, sesini duyurdun. Yapabiliyorsan bize yardım et!” diye seslendi. Bir de baktı ki, Zemzem’in olduğu yerde bir melek, topuğuyla -veya kanadıyla- yeri kazmakta!

Nihâyet su göründü. Büyük bir sevinçle Rabbine şükretti. Hâcer, akıp gitmesin diye suyun etrâfını eliyle çevirmeye, suyu avuçlayıp kırbasını doldurmaya başladı. Suya da “Dur, dur!” mânâsında “Zem, zem!” dedi. Bir rivâyete göre Hâcer suyu avuçladıkça, avuçladığı kadar, yerden kaynıyordu.

Rasûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Allâh, İsmâîl’in annesi Hâcer’e rahmet eylesin! Eğer o, Zemzem’i kendi hâline bırakıp suyun etrâfını çevirmeseydi, muhakkak ki Zemzem, devamlı akan bir kaynak olurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 9)

Ana-oğul, kurak ve ıssız olan bu beldede hayatlarına sâdece Zemzem ile devâm ediyorlardı. Oradan geçen Cürhüm kabîlesi, bir kuşun sürekli bir yere doğru indiğini ve sonra tekrar havalandığını gördüler. Bunun bir hayat emâresi olabileceğini düşünerek oraya iki kişi gönderdiler. Gelenler, Zemzem suyunu görünce, Hâcer vâlidemizden:

“–Buraya yerleşebilir miyiz?” diye izin istediler.

Hâcer vâlidemiz, “suya mülkiyet iddiâ etmemek” şartı ile izin verdi. Böylece Mekke’ye ilk yerleşen kabîle, Cürhümîler oldu.

Zamanla Mekke gelişti ve bir şehir devleti hâline geldi. Yemen’den göç eden Huzâalılar, Cürhümîlerden yerleşme izni istediler. Talepleri kabûl edilmeyince onlarla savaşarak şehri 207 târihinde ele geçirdiler. İsmâîloğulları bu savaşta tarafsız kaldıkları için Huzâalılar onlara dokunmadılar. Huzâalılar Mekke’ye uzun bir süre hâkim oldular. Zamanla İbrâhîm (a.s)’ın dîninden büyük ölçüde saptılar ve putperestliğin yayılmasını sağlayarak insanları dalâlete sürüklediler. Hubel adında bir put dikip ona taptılar. Hz. İsmâîl’in nesli olan Kureyş kuvvetlenince, Kusay’ın başkanlığında harekete geçerek Huzâalıları 440 senesinde şehirden uzaklaştırdılar.

Kusay, Mekke şehir devletinin parlamentosu hükmünde olan “Dâru’n- Nedve”yi kurdu ve cemiyetin idâresi, dînî vazîfelerin îfâsı ile alâkalı müesseseler ihdâs etti. Dâru’n-Nedve’nin başkanlığı, savaş sancağı muhafızlığı (kıyâde), Kâbe’nin hizmetleri, perdedarlığı ve anahtar koruyuculuğu (sidâne, hicâbe)[2], hacılara tatlı su ikrâm etmek ve Zemzem kuyusunun hizmetleri (sikâye) ve vergilerden elde edilen gelirden hacılara yemek ikram etmek, onları barındırıp ağırlamak (rifâde) gibi vazîfeler bizzat Kusay tarafından yerine getiriliyordu.

Kusay vefât ettiği zaman bu vâzîfelerin dört oğlundan ikisi olan Abdu’d-Dâr ve Abdi Menaf’a kalmasını vasiyet etti. Bu vazîfeler, babadan oğula geçerdi.[3]

Bu vazifeler daha sonra Cürhümîlere ve onlardan da çeşitli kabîlelere geçerek nihâyet Kureyş’e intikâl etmişti. Daha sonra kurulan Mekke şehir devletinde de bu vazîfeler îtinâ ile yerine getirildi.

Bu vazîfeleri deruhte etmek, en büyük şeref sayılırdı. Bu hizmetler Asr-ı Saâdet’te Mekke’nin ileri gelen âileleri arasında paylaşılmıştı. Hz. Ömer, hilâfeti zamânında mezkûr hizmetler için tahsisât ayırmış, Hz. Muâviye’den itibâren de bu işler bir nizâma konulmuştur. Osmanlı idâresinde ise Kâbe hizmetlerine her yıl Haremeyn tahsisâtından pay ayrılmıştır.

Mekke’nin kırk yaşını doldurmuş bütün sâkinleri, meclis toplantılarına iştirâk edebilirlerdi. Ancak bir teâmül olarak muayyen âile başkanları ve kabîle reislerinden başkasının bu toplantılara iştirâki görülmezdi. Ne gariptir ki, bu Dâru’n-Nedve uzun zaman sonra, Rasûlullâh (s.a.v)’in dâvetine mânî olmak için yapılan toplantılara sahne olmuştur.

Dâru’n-Nedve ve mahallî toplantı yerleri olan “Nâdî”ler, siyâsî ve askerî kararların alındığı yerler olmakla birlikte, ictimâî faâliyetlerin de yürütüldüğü mekânlardı.

Mekke’li müşrikler, Allâh’ı, her şeyin yaratıcısı olarak kabûl etmekle birlikte birçok meselede putları O’na ortak koşarlardı.

Mekke arâzîsi ziraate elverişli olmadığı için, orada yaşayan ahâlî maîşetini ticârî faâliyetlerden sağlardı. Bu sebeple Mekke’nin Arabistan yarımadasında hem dînî hem de ticârî açıdan gâyet mühim ve merkezî bir yeri vardır. Mekke’deki ticârî faâliyetler yaz-kış devâm ederdi. Yaz seferleri Sûriye taraflarına, kış seferleri ise Yemen taraflarına yapılırdı. Düzenledikleri kervanlarda mallar, develerle taşınır, bâzen develerin sayısı iki bin beş yüze ulaşırdı. Bu ticârî kervanlar, Mekke için o kadar ehemmiyetli idi ki, Allâh Teâlâ, Kureyşlileri îmâna ve ibâdete dâvet ederken onlara lutfettiği bu müstesnâ nîmeti hatırlatmaktaydı:

“Kureyş’e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için onlar, kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kılan şu evin (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsinler.” (el-Kureyş, 1-4)

Ticârî hayat, huzur be emniyete muhtaçtır. Bu sebeple Kureyş, ticârî maksatlarına ulaşmak ve ticâret yollarının emniyetini sağlamak için kuvvete başvurmaktan ziyâde hilm ve yumuşaklık siyâsetini kullanıyordu. Bu sebeple İslâm’dan evvelki harplere hiç girmemiştir. Sâdece Ficâr Harpleri’ne katılmıştır ki bunlar da küçük çatışmalardan ibarettir. Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz de 20 yaşlarındayken bunların dördüncü ve sonuncusunda bulunmuştur.

Siyâsî hâkimiyetten mahrum ve karışıklık içindeki Arap Yarımadası’nda bu tür iktisâdî teşebbüsleri emniyetli bir şekilde yapmak hayli zor olmakla birlikte, harâm aylarda bu emniyet tam olarak temin ediliyordu. Mekke’nin bu hususta bile farklı bir mevkii olduğu görülür. Zîrâ diğer bütün panayırlar için sâdece Receb ayı harâm kabûl edilirken, Mekke “Eşhüru’l-Hurum: harâm olan dört ay”ın tamamına sâhipti. Ayrıca Basl adındaki müessese ile Mekke’deki bâzı âilelerin malları, yağma edilme tehlikesine karşı sekiz ay boyunca koruma altına alınmıştı.[4]

Kureyş’in ticâret yollarının emniyetini sağlamaya Kâbe’nin orada bulunması da yardım etmiştir. Çünkü bütün bölgelerden insanlar oraya hacca geliyorlardı. Mekke’nin ibadet merkezi olması, Kureyş’e hürmet duyulmasını sağlıyor, kabilelerle arasını ülfet ettiriyor (îlâf) ve dolayısıyla ticâretini himâye altına alıyordu.

Mekke civârında Ukâz, Mecenne ve Zü’l-Mecâz panayırları kurulurdu. Câhiliye devrinde de ibâdet olan hac zamânında kurulan bu panayırlar, çok kalabalık olurdu. Bunlar vesîlesiyle ticârî hayâta bereket gelir ve Mekkeli tüccarlar bol kazanç sağlarlardı.

Mekke ve etrafına bu kadar çok tüccarın gelmesi ve Mekkeli tüccarların birçok bölgeye gitmeleri, Mekke’de zuhur eden bir hâdisenin çok kısa bir zamanda bütün âleme yayılmasına sebep olurdu. İslâm’ın 23 sene gibi kısa bir zaman zarfında üç kıtaya yayılmasında bölgenin bu vasfının da tesiri vardır.

Bu panayırlarda Kureyş tüccarlarının ciddi bir hâkimiyeti ve tesiri vardı. Diğer Arap tüccarlar ticaretlerini yürütebilmek için Kureyş lehçesini öğreniyor ve konuşmalarında bu lehçeyi kullanmaya dikkat ediyorlardı. Bununla birlikte Kureyş örfünü de öğrenip tatbik ediyor ve gittikleri yerlere de bunu taşıyorlardı. Bu da Kureyş’in o günkü dünyada ağırlığını artırıyordu.

Mekke’nin coğrafî mevkii, eskiden beri etrâfındaki devletlerin dikkatini çekmekte idi. Beytullâh’ın bulunduğu yer olması sebebiyle de büyük bir ehemmiyeti vardı. Mekke, birçok teşebbüslere rağmen komşu devletler tarafından işgâl edilememiş ve târih boyunca bağımsızlığını muhâfaza etmiştir. Bizanslılar da Mekke üzerinde nüfûz kurmak için sürekli gayret sarf etmişler, ancak muvaffak olamamışlardır.

İSLAMİYET ÖNCESİ ARAP YARIMADASI VE DİĞER UYGARLIKLAR

  • O günlerde İrân’da, birbirine muhâlif pek çok dînî inanış ve felsefî görüş vardı. Zerdüştlük ve Mazdekîlik gibi sapık zevklerini ve ahlâkî inhiraflarını dînî kalıplar içinde takdim eden hareketler yaygındı.
  • Bizans emperyalist temeller üzerine kurulmuştu. Dînî ihtilaflar içinde çalkalanıp duran Hristiyanlığı yaymak ve emperyalist maksatları uğruna kullanmak için hiçbir mâcerâdan geri kalmıyordu.
  • Yunanistan, mitolojik, efsânevî ve teolojik tartışmalar içinde boğulmuştu.
  • Hindistan, ahlâk ve ictimâiyet açısından iyice gerilemiş bir vaziyette.
  • Arap Yarımadası’nda ise sâkin bir hayat vardı. Araplar, rafine edilmemiş hammadde gibi işlenmemiş bir tabiata sahipti. Bu tabiat onları vefâ, şeref, cömertlik ve iffet gibi güzel insânî vasıflara yönlendiriyordu. Fakat bu hususiyetlerin harekete geçmesi için bir rehberliğe ihtiyaçları vardı.

Allah -celle celâlüh- insanlar, gönderdiği peygamberin nübüvvetinden ve dâvetinden herhangi bir şüpheye düşmemeleri ve düşmanların elinde herhangi bir koz kalmaması için ümmî bir toplumdan ümmî bir rasûl seçmiştir. Açıkça görüldüğü üzere bu, Allah Teâlâ’nın kullarına olan büyük bir rahmet ve merhametidir.

Bunun yanında Arap Yarımadası, coğrafî bakımdan merkezî bir konuma sahip olması, İslâm dâvetinin civar ülke ve milletlere rahatlıkla tebliğini sağlamıştır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ve işte böyle sana Arabî bir Kur’ân vahyetmekteyiz ki Ümmü’l-Kurâ’yı ve çevresindekileri sakındırasın ve hakkında hiç şüphe olmayan o toplama gününün dehşetini haber veresin! (O gün insanlardan) bir fırka Cennet’te, bir fırka da çılgın alevli Cehennem’dedir.” (eş-Şûrâ, 7)

Cenâb-ı Hak, Kâbe’yi insanlar için, tekrar tekrar dönüp gelinecek mübarek bir sevap kazanma mercii, emniyetli bir yer ve apaçık dînî alâmetlerin bulunduğu bir merkez kılmıştır.

  • Yemen, Kâbe’nin yemîninde (sağında) olduğu için Yemen diye isimlendirilmiş.
  • Şam da şe’minde (solunda) olduğu için bu ismi almış.[5]

Yani Kâbe, âlemin merkezi...

Riyad Üniversitesi Mühendislik Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Hüseyn Kemâleddin, Mısır’da neşredilen ilmî bir gazetede Mekke-i Mükerreme’nin yeryüzünün merkezinde bulunduğunu ifade etmektedir.[6]

Dünyâ dillerini mukâyeseli bir şekilde incelersek, Arap dilini diğer dillerden ayrıcalıklı kılan pek çok hususiyetinin olduğunu görürüz.

Arap yarımadası, kendisinde muhtelif dillerin olabileceği geniş bir alana yayılmasına rağmen orada bir dil birliği mevcuttu. Bölgeler arası lehçe farklılıkları olmakla birlikte Arapça, ister bedevî ister şehirli, ister Kahtânî ister Adnânî olsun bu yarımada halkının tamamı için müşterek bir anlaşma vâsıtasıydı. Arap yarımadasının ayrıcalık elde ettiği bu dil birliği, İslâmî dâveti kolaylaştıran ve orada süratle yayılmasını sağlayan sebeplerin en mühimlerinden biridir.

Her şeye rağmen orada ne uyanma emâreleri ne de belirgin bir hareketlilik izleri vardı. Efendimiz (s.a.v)’in peygamber olarak gönderildiği devir, Arap yarımadasının karşılaştığı en karanlık, inhitat bakımından en şiddetli ve ıslâha yönelik düşüncelerden en uzak devriydi. Herhangi bir inkılâbı veya hamleyi kabule yatkın da değildi. Bir peygamberin karşı karşıya kaldığı en zor devirdi. Belki de toplumu ıslâh etme ümitsizliği hiçbir devirde Efendimiz (s.a.v)’in çağındaki kadar şiddetli olmamıştı.

Araplar her türlü dînî değişikliklerden de uzaktı. Onların dîni, kökleri derine uzanmış, Suriye ve Mısır hristiyanlarının ıslahat teşebbüsleri bile kayalarına çarparak başarısızlığa uğramış akıl ve mantık dışı bir putperestlik esası üzerine kâimdi.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nûr verdiğimiz kimse, zulmetler içinde kalıp ondan bir türlü çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, amelleri böyle yaldızlı gösterilmektedir.” (el-Enʻâm, 122)

Mekke’de insanlar Allah Teâlâ’yı tanıyorlardı ama uydurdukları diğer ilâhları O’nun katında şefaatçi olarak görüyorlardı. Böylece şirke düşmüşlerdi.

Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarını inkâr ediyor, O’nun şânına yakışmayacak sıfatlar izâfe ediyorlardı. Çocuğunun ve bazı ihtiyaçlarının olduğunu söyleyerek O’na kusur izâfe ediyor, meleklerin O’nun kızları olduğunu düşünüyorlardı.

Cinleri Allah’a ortak koşuyorlardı. Kader’i ve öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr ediyorlardı. İlâhlarına kurbanlar takdim etmeleri ise dünyevî ihtiyaçlarını temin maksadıyla idi. Haccın esaslarında değişiklikler yapmışlardı. Hac aylarında umre yapmayı, yeryüzündeki kötülüklerin en büyüğü olarak görüyorlardı.

Dipnotlar:

[1] Kitâb-ı Mukaddes, London 1804, Mezâmir, 84-87; Ebü’l-Hasen en-Nedvî, Rahmet Peygamberi, İstanbul: İz yayıncılık, 1992, s. 29. [2] Kâbe’ye ilk defâ örtü örten kişinin İsmâîl -aleyhisselâm- olduğu bildirilir. (Abdürrezzak, V, 154) İslâm târihinde Kâbe’nin örtüsü büyük bir hükümdar, halîfe veya Mekke vâlisi tarafından yaptırılırdı. İç ve dış olmak üzere iki parça yaptırılan Kâbe’nin örtüleri 1517 yılında hilâfetin Osmanlılara geçmesiyle bir müddet daha Mısır’da dokunmaya devâm etmiş, Kânûnî devrinde iç örtüsü İstanbul’da dokunmuş, Sultan III. Ahmed zamânında ise hem iç hem de dış örtü kumaşları İstanbul’da dokunmaya başlamıştır. Devlet-i Aliyye tarafından dokunan en son örtü 1916 senesinde gönderilmiş, bu târihten sonra ise Şerif Hüseyin hareketi sebebiyle gönderilememiştir. Daha sonra bir müddet Mısır’da dokunup gönderilen örtü, günümüzde Mekke’de tesis edilen husûsî bir fabrikada îmâl edilmektedir. [3] Bkz. İbn-i Hişâm, I, 135-142. [4] Bkz. Hamidullâh, İslâm Peygamberi, I, 24-25. [5] Buhârî, Menâkıb, 1. [6] el-Ehrâm, sayı: 3398, sene 103 (h. 15. 01. 1395, m. 05. 01. 1977).

Hazırlayan: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

MEKKE TARİHİ

Mekke Tarihi

ÜMMÜL KURA: MEKKE

Ümmül Kura: Mekke

MEKKE-İ MÜKERREME

Mekke-i Mükerreme

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.