Haniflik Nedir ve Modern Dünyada Fıtratımıza Dönmek Neden Önemli?
Modern dünyanın dayattığı ideolojiler bizi neden fıtratımızdan uzaklaştırıyor ve Haniflik bize nasıl doğru yolu gösteriyor?
Modern çağ, insanın önüne sayısız "izm" ve hayat felsefesi sererek onu bir yol ayrımına mecbur bırakır. Kapitalizm, liberalizm, sosyalizm, materyalizm gibi ideolojiler, insana mutluluk ve refah vaadiyle yaklaşırken, her biri ruhun ve kalbin bütüncül ihtiyaçlarını göz ardı eder. Bu ideolojilerin şekillendirdiği ekonomik ve sosyal hayat, insanı ya doymak bilmez bir tüketiciye, "hustle culture" denilen tükenmişlik kültüründe kendini paralayan bir yarışçıya ya da sistemin bir dişlisine indirger. Sosyal medyanın dayattığı sahte gerçeklikler ve bitmek bilmeyen kıyaslamalar, kişiyi kendi özüne yabancılaştırır. Sonuçta insan, kalabalıklar içinde yalnızlaşır ve yaratılış gayesinden uzaklaşır. İşte bu kafa karışıklığı ve anlamsızlık hissinin ortasında İslam, bize ithal bir ideoloji değil, insanın kendi özüne, "fabrika ayarlarına" dönmesi için bir çağrı sunar. Bu çağrının özü, Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan Hanifliktir.
Haniflik Nedir ve Fıtrata Dönüşün Sırrı Haniflikte mi Gizli?
Yüce Rabbimiz, bütün insanlardan kendisine gönülden inanmalarını ve içtenlikle kulluk yapmalarını emreder. Bu içtenliğin ve samimiyetin adı olan Haniflik, en saf haliyle, her türlü şirkten arınarak bir ve tek olan Allah’a yürekten inanmak ve O’na teslim olmaktır. Hanif kelimesi, köken itibarıyla "bir yöne eğilmek, yönelmek" anlamına gelir. Hanif olan kimse, batıl olan her şeyden yüzünü ve kalbini çevirip, dosdoğru bir şekilde hakikate, yani tevhide döndüren kişidir. Bu yöneliş, aslında insanın fıtratına, yani yaratılıştan gelen temiz doğasına yapılmış bir yolculuktur. Nitekim Rabbimiz, "Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm, 30) buyurarak bu derin bağlantıyı kurar. Tarih boyunca, gönderilmiş bir peygamber olmasa dahi, yaratılıştaki bu temiz fıtratını koruyan insanlar, akl-ı selim ile hareket ederek putların ve yanlış inançların anlamsızlığını fark edip doğru dini bulma çabası göstermişlerdir. Nitekim risalet öncesi hayatında Sevgili Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de bir Hanif olarak yaşamış, kavminin putperest inançlarını ve ahlaki çöküşünü asla kabul etmemiştir.
Bugünün dünyasında Hanif bir duruş sergilemek, Mekke’nin taştan putlarından yüz çevirmek gibi, modern çağın zihinsel putlarından da yüz çevirmeyi gerektirir. Para, makam, güç, şöhret, tüketim ve hatta bizatihi "piyasanın kendisi" birer puta dönüştürülebilir. Bu modern putlar da, tıpkı eskileri gibi, kendilerine inananlardan kurban isterler: Bazen aileye ayrılacak vakti, bazen sağlığı, bazen de ahlaki ilkeleri... Hanif bir mümin, rızkı verenin bu sahte ilahlar değil, er-Rezzâk olan Allah olduğunu bilir. Bu bilinç, onun ekonomik kararlarını şekillendirir ve onu Cenab-ı Hakk'ın kendi yolundan sapmış ve insanlığı fesada sürükleyenlerin peşinden gitmekten alıkoyar.
Vahiy Fıtratımızı Nasıl Yönlendiriyor?
Ancak İslam ahlakçılarının belirttiği gibi, dini ve ahlaki kurtuluş için tek başına fıtrat yeterli değildir. Fıtrat bir pusula ise, vahiy de o pusulanın işaret ettiği hedefe nasıl gidileceğini gösteren bir haritadır. Fıtratımız bize adaletin iyi, zulmün kötü olduğunu söyler. Fakat bir ticari işlemde adaletin nasıl tesis edileceği, sömürünün nasıl engelleneceği gibi teknik ve karmaşık konularda fıtrat sessiz kalabilir. İşte bu noktada vahiy devreye girer. Fıtratın "aldatma" olarak hissettiği şeyi, vahiy "faiz" olarak isimlendirir ve onu kesin bir dille yasaklar. Fıtratın "yardımlaşma" olarak arzuladığı şeyi, vahiy "zekât" olarak kurumsallaştırır ve onu bir lütuf değil, bir hak olarak tanımlar. Bu sebeple Yüce Rabbimiz, rahmetinin bir tecellisi olarak, tarih boyunca peygamberler göndermiş ve insanoğlunu daima tevhide, yani Hanifliğin özüne davet etmiştir. Unutulmamalıdır ki, Allah’ın emri ve Peygamberimizin uygulaması dışına çıkılarak, Kur’an’ın öğütleri ve sünnetin çizgileri aşılarak daha fazla dindarlık elde edilemez.
Bu noktada Hanifliğin bir diğer boyutu olan denge devreye girer. Mümin, Allah’ın geniş ve kolay kıldığı bu dini, kendi yorumlarıyla veya aşırı zühd anlayışıyla daraltıp zorlaştırmamalıdır. "De ki: 'Allah’ın, kulları için yarattığı zîneti ve temiz rızkı kim haram kılmıştır?'" (A'râf, 32) ayeti, dünyadan el etek çekmenin İslam’ın yolu olmadığını gösterir. Diğer yandan mümin, "olsa da olur, olmasa da olur" diyerek veya "kalbim temiz" kolaycılığına kaçarak dinin hükümlerini hafife almamalıdır. Bu denge, iktisadi hayata şu şekilde yansır: Hanif bir Müslüman, ne dünya nimetlerini tamamen reddeden bir ruhban gibi yaşar ne de ahiretini unutmuş bir materyalist gibi dünyaya dalar. Helalinden kazanır, kazandığını israf etmeden harcar ve bu süreçte Allah'a karşı şükrünü eda eder.
Hanif Bir Müslüman Ekonomik ve Manevi Hayatını Nasıl Dengeler?
Bu şükür, sadece dil ile olmaz; beden ve mal ile de olur. Allah’a gönülden inanan ve O’na itaat eden mümin, bedeninin şükrü olan namazını kılarak günün koşuşturması içinde Rabbini hatırlar ve işini bir ibadet bilinciyle yapar. Aynı zamanda malının şükrü olan zekâtını ve sadakasını ihtiyaç sahiplerine aktararak, servetin bir emanet olduğu bilincini tazeler. Zekât, Hanif bir ekonomik ahlakın en temel kurumudur. O, bireyi cimrilik hastalığından, toplumu ise sosyal adaletsizlikten koruyan ilahi bir sigortadır. Hanif bir Müslüman için zekât bir vergi değil, bir arınma ve emaneti sahibine teslim etme eylemidir. İsraftan kaçınmak da bu şükrün bir parçasıdır; zira Hanif, tükettiği her nimetin hesabını vereceğini bilir.
Sonuç olarak İslam’ın özü, dini Allah’a has kılarak O’na teslim olmayı ifade eden Hanifliktir. Bugün yirmi birinci yüzyılda bir Hanif olmak; fıtratımızın sesine kulak vermek, vahyin rehberliğine sarsılmaz bir teslimiyetle bağlanmak ve hayatın her alanında –özellikle de ekonomik faaliyetlerimizde– dengeli, adil ve şükür dolu bir duruş sergilemektir. Bu, bizi modern dünyanın aldatıcı parıltılarından ve zihinsel köleliklerinden koruyacak, bize gerçek özgürlüğü tattıracak ve hem dünyada hem de ahirette gerçek kurtuluşa erdirecek olan en dosdoğru yoldur.
Kaynak: Gökhan Oruç Önalan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!