Namazın Muhtevası: Vacipleri, Sünnetleri ve Duaları Nedir?
Namazın muhtevası; vâcipleri, sünnetleri ve okunacak dualar ile ibadetin manevi hikmetleri, surelerin tefekkürü ve tesbihat rehberi.
Namazın farzlarını / rükünlerini tek tek ele alacağız. Bundan önce namazın vâcib ve sünnetlerini zikredelim:
NAMAZIN VÂCİBLERİ
- Farz namazların ilk iki rekâtında, vitir ve nâfile namazların her rekâtında «Fâtiha» sûresini okumak,
- Fâtiha’yı zamm-ı sûreden önce okumak,
- Farz namazların ilk iki rekâtında, vitir ve nâfile namazların bütün rekâtlarında, bir sûre veya en küçük sûre kadar üç kısa âyet yahut uzun bir âyet okumak,
- Secdede alınla beraber burnu da yere koymak,
- İki secdeyi peş peşe yapmak,
- Tâdîl-i erkâna uymak, yani her rüknü usûlüne uygun yapmak,
- Üç veya dört rekâtlı namazların ikinci rekâtından sonra oturmak,
- İlk ve son oturuşlarda «Tahiyyat» duâsını okumak,
- Üç ve dört rekâtlı farz namazlar ile vitir namazında ikinci rekâtta «Tahiyyat»tan sonra ayağa kalkmak,
- Cemaatle kılındığı zaman sabah, akşam ve yatsı namazlarının birinci ve ikinci rekâtlarında, ayrıca cuma ve bayram namazlarının bütün rekâtlarında; imamın, Fâtiha, sûre yahut âyetleri cehrî / açıktan okuması,
- Öğle ve ikindi namazlarının bütün rekâtlarında, akşam ve yatsı namazlarının birinci oturuştan sonraki rekâtlarında kendi işiteceği kadar hafif bir sesle okumak,
- Teravih namazında ve Ramazan’da teravihten sonra kılınan vitir namazında, imamın; «Fâtiha, sûre veya âyetleri» açıktan okuması,
- İmama uyan kimsenin; «Fâtiha, sûre veya âyetleri» okumaması,
- Vitir namazında; «Kunut duâları»nı okumak,
- Bayram namazlarına ait ziyade tekbirleri almak,
- Namazın sonunda sağa ve sola selâm vermek,
- Gerektiğinde sehiv secdesi yapmak,
- Namazda secde âyeti okunduğunda secde etmek.
NAMAZIN SÜNNETLERİ
- Namaza başlarken, vitirde «kunut»a başlarken ve bayram tekbirlerini alırken; elleri kulak hizasına kaldırmak, sonra bağlamak,
- Her namazın ilk rekâtında içinden «sübhâneke» duâsını okumak ve «eûzü besmele» çekmek,
- Yalnız veya cemaatle kılınan namazlarda «Fâtiha»dan sonra «âmîn» demek,
- Namazda, farz olan iftitah tekbiri hariç bütün tekbirler,
- Rükûdan doğrulunca;
سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ
ve peşinden;
رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ
demek,
- Eğilince (yani rükûda) üç kere;
سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ
ve her iki secdede üçer kere;
سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى
demek,
- Rükûda parmaklar açık olarak diz kapaklarını tutmak, dizleri, dirsekleri dik ve sırtı baş ile dümdüz tutmak,
- Secdeye varırken evvelâ dizleri, sonra elleri, sonra yüzü yere koymak ve secdeden kalkarken önce yüzü, sonra elleri nihayet dizleri kaldırmak. Özrü olmayanlar için secdede yüzü elleri arasına almak,
- Oturuşta elleri dizlerin üzerine koymak; «Tahiyyat» duâsını içinden okumak; son oturuşlarda «Tahiyyat»ı okuduktan sonra «Allâhümme salli» ve «Allâhümme bârik» duâları ile «Rabbenâ» duâlarını okumak,
- Selâm verirken önce sağa, sonra sola başı çevirerek
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ
demek.
İFTİTAH TEKBİRİ
Namaza başlangıç ifade eden ilk tekbirdir. Bu tekbir esnasında, ellerin kulak hizasına kaldırılması; dünyayı, mâsivâyı arkada bırakmak ve tamamıyla Allâh’ın huzûrunda olunduğuna teksif olmak mânâsına gelir.
Bu tekbire tahrime de denmiştir. Namaza başlayan kişi; selâm verene kadar, konuşmak ve kıbleden dönmek gibi namaz dışı şeyleri kendisine haram kılmış olur.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ
“Allah en büyüktür!” ifadesi ne azametli bir zikirdir. Kul, dergâh-ı ilâhîye bu tefekkürle durmalı ve o azametin karşısında tâzîm ve huşûa bürünmelidir.
KIYAM
Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda, emre âmâde bir hizmetkârın duruşu gibi, elleri edeple bağlayıp tezellül ve tevâzu içinde durmak; kulun abd-i âciz olduğunun en güzel itirafıdır.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, mübârek ayakları şişinceye kadar kıyamda durarak gece ibâdetine devam ederdi. Bakara, Âl-i İmrân gibi uzun sûreleri okuyacak derecede uzun kıyamda dururdu. Rabbin huzûrundaki kıyam, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e ne büyük bir lezzet idi.
Kıyam hâli, kıyâmet günü Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna getirilip arz olunuşun bir timsâli ve tefekkürüdür.
Ebûbekir t bir gün; kıyâmeti, mîzânı, cenneti, cehennemi, meleklerin saf saf dizilmesini, göklerin dürülmesini, dağların savrulmasını, güneşin dürülmesini, yıldızların saçılmasını hatırladı, bunlar üzerinde tefekküre daldı.
Sonra da Allah korkusuyla;
“–İsterdim ki, şu yeşillikler gibi bir yeşillik olaydım ve bir hayvan gelip beni yeseydi de yok olup gitseydim.” dedi. Bunun üzerine;
“Rabbinin makamında durup hesap vermekten korkan kimseye iki cennet vardır.” (er-Rahmân, 46) âyet-i kerîmesi nâzil oldu. (Süyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, II, 146; Âlûsî, XXVII, 117)
DUÂ İLE BAŞLAR...
Kıyam hâlinde okunan duâları ve meallerini tefekkür vesilesi olması için zikredelim:
Sübhâneke Duâsı:
سُبْحَانَكَ اَللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ
وَتَبَارَكَ اسْمُكَ
وَتَعَالٰى جَدُّكَ
(وَجَلَّ ثَنَآئُكَ)
وَلاَ اِلٰهَ غَيْرُكَ
(*) Bu kısım, yalnız cenaze namazında okunur.
“Ey Allâh’ım! Sen noksan sıfatlardan uzaksın. Sana hamd ve övgülerde bulunurum. Sen’in adın mübârektir. Azamet ve celâlin çok yüksektir. Sen’den başka ibâdet edilecek hiçbir ilâh (tanrı) yoktur.”
KUNUT DUÂLARI
اَللّٰهُمَّ اِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَسْتَهْدِيكَ وَنُؤْمِنُ بِكَ وَنَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ وَنُثْنِي عَلَيْكَ الْخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَلَا نَكْفُرُكَ وَنَخْلَعُ وَنَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ
“Allâh’ım! Biz Sen’den yardım isteriz; günahlarımızı bağışlamanı, bizi doğru yola iletmeni dileriz. Allâh’ım! Sana îmân ederiz, tevbe edip Sana döneriz, işlerimizde Sana dayanır ve Sana güveniriz. Sen’i överiz, bütün hayırların Sen’den olduğunu söyleriz. Verdiğin bunca nimetlerden dolayı Sana şükrederiz ve nankörlük etmeyiz. Sana karşı nankörlük edenlerden ayrılır, onlarla irtibatımızı keseriz.”
اَللّٰهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَلَكَ نُصَلِّي وَنَسْجُدُ وَاِلَيْكَ نَسْعٰى وَنَحْفِدُ نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشٰى عَذَابَكَ اِنَّ عَذَابَكَ بِالْكُفَّارِ مُلْحَقٌ
“Allâh’ım! Ancak Sana ibâdet ve kulluk ederiz. Ancak Sen’in için namaz kılarız, yalnız Sana secde eder, yalnız Sana koşarız. Sana sevgin ile ibâdet eder, Sen’in rahmetini diler, azâbından korkarız. Çünkü Sen’in azâbın kâfirleri yakalar.”
KIRAAT
Kıyamda, Fâtiha Sûresi’ni okur ve ardından Kur’ân-ı Kerim’den bir sûre yahut en az üç âyet veya üç kısa âyet uzunluğunda bir âyet tilâvet ederiz.
Böylece, namazda dâimâ Kur’ân ile Allâh’ın yüce kelâmı ile irtibatımızı muhafaza ederiz.
Kur’ân okumak, başlı başına Cenâb-ı Hak ile mükâleme imkânıdır. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Sizden birisi Rabbi ile münâcât ve mükâlemeyi (O’na yalvarıp O’nunla konuşmayı) severse huzûr-i kalp ile Kur’ân okusun.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 13/360)
İstiâze ile Hazret-i Âdem’den beri insanlığın düşmanı olan şeytanın şerrinden Allâh’a sığınırız. Şeytanı sadece sözle değil, onu uzaklaştıran her türlü taşlama fiiliyle defetmeye azmederiz. Besmele ile her hayırlı işe Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti ile başlamak azim ve kararlılığını gösteririz.
Elhamdülillâh deyince; nâil olduğumuz, saymaktan âciz olduğumuz, sonsuz maddî ve mânevî nimetleri hatırlar, onlara hakkıyla şükretmenin imkânsızlığı karşısında, Rabbimiz’e âciz hamd ve şükürlerimizi takdim ederiz.
Allah Teâlâ’nın Âlemlerin Rabbi olduğunun ifadesi; Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sıfatlarının sonsuz olduğunu bize telkin eder. Ne kadar âlem var? Meçhul!.. Rabbimiz’i bu şekilde hamdetmek bize melekût âlemini, muhteşem kâinâtı, melekler, cinler ve sâir mahlûkat içinde, biz insanoğluna verdiği kıymeti ve bizim bu kıymet karşısındaki mes’ûliyetimizi tefekkür ettirir.
er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerini tefekkür edip, Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetine ilticâ ederiz, biz de merhamet ve şefkatli bir rahmet insanı olmak husûsuna niyet ederiz.
Din gününün, hesap gününün mâliki olduğunun itirafı ise, hiç hatırımızdan çıkarmamamız gereken âhireti bize hatırlatır. Kıyâmet ve âhiret, çok zorlu, çok sıkıntılı bir gündür. En ufak bir hesap bile önümüze gelecektir.
İBÂDET YALNIZ SANA!
Yalnız Allâh’a kulluk / ibâdet ederiz. Kulluk etmek; sadece ibâdet değildir, muâmelât, muâşeret, ukubât gibi hayatın bütün safhalarında Cenâb-ı Hakk’ın tâlimatlarına titizlik içinde riâyet etmektir.
Yalnız Allah’tan yardım isteriz. Bu iki cümlenin ard arda gelişi bize şu hakikati anlatır:
Cenâb-ı Hakk’a ne kadar kulluk edersek, Rabbimiz’in yardım ve inâyetine o kadar nâil oluruz.
Tarihe baktığımızda hulefâ-i râşidîn devri, Ömer bin Abdülaziz dönemi, Osmanlı’nın ilk üç asrı ve Endülüs’ün ilk üç asrı gibi devirlerde toplum olarak Allâh’a kulluk yaşandığı ve yaşatıldığı için, Cenâb-ı Hakk’ın da yardım ve inâyeti tecellî etmiştir.
Bu cümlelerdeki ifadelerin cemî / çoğul gelmesi de, bize cemaat ve ümmet olma şuurunu aşılar.
Bizi Rabbimiz’in rızâsına ve cennetine götürecek Sırât-ı Müstakîm’e hidâyet / doğru yola eriştirilmek, her dâim niyâzımızdır.
Sırât-ı Müstakîm’in ölçüsü, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in 23 senelik nebevî hayatıdır, O’nun sünnetidir. Hayatımızı dâimâ, O’nun üsve-i hasene olan hayat ölçüleriyle mîzân etmek durumundayız.
Bu kutlu ve nurlu yol, Rabbimiz’in nimet verdiği;
- Peygamberler,
- Sıddîklar,
- Şehidler ve
- Sâlihlerin yoludur. Onların yoluna uymalıyız;
Gazaba uğrayan Yahudilere ve dalâlete düşen Hristiyanlara asla benzememeliyiz, İslâm karakter ve şahsiyetini korumalıyız.
Zira onlara benzemek, onların menfî hâllerinin ve fecî âkıbetlerinin -Allah korusun- bize sirâyet etmesine sebep olur.
KIRAAT TEFEKKÜRÜ
Zamm-ı sûrelerde de Rabbimiz’in tâlimatlarını tefekkür ederiz:
Asr Sûresi, zamanın kıymetini, Hümeze Sûresi, gıybetin ve infâk etmeden mal yığmanın fecî âkıbetini, Fil Sûresi, Ebrehe gibi kibirlenen fesat ehline Cenâb-ı Hakk’ın verdiği cezayı, Kureyş Sûresi, nâil olduğumuz nimetlerin şükrü için kulluk borcumuzu bize hatırlatmalıdır.
Mâûn Sûresi; kıldığımız namazların seviyesini yükseltmezsek, riyâ ve cimriliğe dûçâr olursak uğrayacağımız âkıbeti ifade eder.
Kevser Sûresi, Rabbimiz’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e verdiği kıymetin bir ifadesidir. Havz-ı Kevser’de Efendimiz ile buluşabilmek için, O’nun sünnetine sarılmamız îcâb eder.
Kâfirûn Sûresi, dinden asla taviz vermemek şuurunu perçinler.
Nasr Sûresi; nâil olduğumuz hayır ve muvaffakiyetleri Cenâb-ı Hakk’a izâfe edip, kusurlarımız için istiğfâr etmemiz gerektiğini, başarılardan nefsimize asla pay çıkarmamamız lâzım geldiğini anlatır.
Tebbet Sûresi; İslâm’ın, «lâyıkına muhabbet ve müstehakkına nefret» esasını ne güzel tâlim eder. Efendimiz’in amcası dahî olsa; İslâm düşmanına lânet, bir sûre olmuştur.
İhlâs Sûresi, tevhîdin özüdür. Ehadiyyet sırrıdır.
Felâk ve Nâs Sûreleri, her türlü şerîrin şerrinden bilhassa sinsi şeytanın vesvesesinden Rabbimiz’e sığındığımız sûrelerdir.
RÜKÛ
Bir müslüman, ancak Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda eğilir. İslâmiyet’te bir beşer karşısında secdeye kapanmak yasaklanmıştır.
Mehmed Âkif bu hakikati dile getirmek üzere, Çanakkale şehidlerini;
O rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar, ifadesiyle metheder.
Allâh’a kul olanlar, kullara kulluk etmekten kurtulurlar. Boyunlarını yalnızca Âlemlerin Rabbi’ne uzatır, O’na tam teslim olurlar.
Rükû etmeyenleri Cenâb-ı Hak şöyle azarlamakta ve azap ile uyarmaktadır:
“Onlar, kendilerine; «–Allâh’ın huzûrunda eğilin!» denildiği vakit, rükû etmezler / eğilmezler. O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay hâline!” (el-Mürselât, 48-49)
Buna mukabil, Hazret-i Meryem’e ise şöyle hitap buyurulmuştur:
“Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan, (O’nun huzûrunda) rükû edenlerle beraber sen de rükû et!..” (Âl-i İmrân, 43)
RÜKÛUN TESBİHÂTI
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Haberiniz olsun, ben rükû ve secde hâlinde Kur’ân okumaktan menedildim.
- Öyleyse rükûda Rab Teâlâ’yı tâzim edin,
- Secdede ise duâ etmeye gayret edin, (zira secdede iken yaptığınız duâ) icâbet edilmeye lâyıktır.” (Müslim, Salât, 207; Ebû Dâvûd, Salât, 152; Nesâî, İftitâh, 98)
Ukbe bin Âmir t’tan rivâyet edilmiştir:
“Rabbini Azîm ismiyle tesbih et!” (el-Vâkıa, 74) âyeti nâzil olunca Rasûlullah;
“–Bunu rükûunuza katın, orada söyleyin.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Salât, 151; İbn-i Mâce, İkāmeti’s-Salât, 18)
İşte bu emir üzerine rükûda;ِ
سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ
“Ey Rabbim! Sen Azîm’sin, çok yücesin! Azamet sahibi Rabbim! Sen’i (müşriklerin, putperestlerin, bâtıl ve muharref dinlere müntesip olanların uydurduğu ve iftira olarak ileri sürdüğü) bütün kusurlardan (noksan sıfatlardan) tenzih ederim (uzak tutarım) tesbih ve takdis ederim!” diyoruz.
SECDE
Namazın en ehemmiyetli rüknü, kulun Cenâb-ı Hakk’a en yakın olduğu an, secdedir. Secde; kulun, başını Allâh’ın huzûrunda yere koymasıdır. Hiçliğin zirvesidir.
Cenâb-ı Hak; insan anatomisini, secdeye en müsait şekilde yaratmıştır ki kul çokça secde ederek Rabbine yaklaşabilsin.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
«...Secde et ve yaklaş!» (el-Alak, 19)
BANA YARDIMCI OL!
Ebû Firâs künyesiyle de tanınan Rebîa bin Kâ’b radıyallahu anh anlatır:
“Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in kapısında geceler, O’na abdest suyunu hazırlar, ihtiyaç duyduğu şeyleri getirirdim...” (İbn-i Sa‘d, IV, 313)
Bir gün Allah Rasûlü;
«–Benden dilediğini iste!» buyurdu. Ben;
«–Cennette Sen’inle beraber olmayı isterim.» dedim. Efendimiz;
«–Başka bir şey istesen olmaz mı?» buyurdu. Ben;
«–Dileğim ancak budur!» dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü;
«–Öyleyse çokça secde ederek (bol namaz kılarak) kendin için bana yardımcı ol!» buyurdu.” (Müslim, Salât, 226)
Hadîs-i şerîfin diğer rivâyetinde sahâbî, cehennemden âzâd olmayı dilemiş, Peygamberimiz aynı cevabı vermiştir. (Ahmed, IV, 59)
Secde, aynı zamanda cehennemden kurtuluş vesilesidir. Bu hakikat, hadîs-i şerifte şöyle beyân edilir:
“...Kıyâmet günü Allah Teâlâ, cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibâdet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, cehenneme secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.” (Buhârî, Ezân, 129)
Cenâb-ı Hakk’a secde edebilmek öyle bir şereftir ki; Rabbimiz, mahşer gününde inkârcıları, isteseler de secde edemeyecek şekilde halk edecektir.
Âyet-i kerîmede bu durum şöyle bildirilir:
“Gün gelir, işler son derece güçleşir, paçalar tutuşur. Kâfirler secdeye davet edilirler, fakat buna güç yetiremezler. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir hâlde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).” (el-Kalem, 42-43)
SECDENİN TESBİHÂTI
Ukbe Hazretleri aktarıyor:
“Rabbini âlâ ismiyle tesbih et!” âyeti inince, Peygamberimiz;
“–Bunu secdelerinizde okuyunuz!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Salât, 151; İbn-i Mâce, İkāmeti’s-Salât, 18)
İşte bu emir üzerine secdede;
سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى
“Rabbim! Sen çok yücesin, en yücesin. Bütün büyüklüklerin sahibi, zâtının ve sıfatlarının mâhiyeti anlaşılamayacak kadar ulvî olan Rabbim, Sen’i noksan sıfatlardan tenzih ederim.” deriz.
KA‘DE
Namaz oturuşuna ka‘de denilir. Edeple diz üstü oturularak Cenâb-ı Hakk’a tahiyyat, Efendimiz’e salât ü selâm ve duâlar okunur.
Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“...Herhangi biriniz namaz kıldığında,ُ
اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِح۪ينَ
«(Hamd ü senâ gibi) kavlî, (namaz, oruç gibi) fiilî ve (zekât gibi) mâlî bilcümle ibâdetler (ve her türlü tâzim ve tekrîmât) Allâh’a mahsustur.
Ey Nebî! Selâm, Allâh’ın rahmeti ve bereketleri Sen’in üzerine olsun. Bize ve Allâh’ın sâlih kullarına da selâm olsun!» desin. Siz böyle söylediğinizde gökte ve yerde olan bütün sâlih kullar buna dâhil olur. (Bundan sonra da şöyle deyin):
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
«Şahâdet ederim ki Allah’tan başka kulluğa lâyık hiçbir ilâh yoktur.
Yine şahâdet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Rasûlü’dür.»” (Buhârî, Ezân, 148)
TAHİYYAT
Rivâyetlere göre;
Tahiyyat, mîrâcda yaşanan bir mükâlemedir. «(Hamd ü senâ gibi) kavlî, (namaz, oruç gibi) fiilî ve (zekât gibi) mâlî bilcümle ibâdetler (ve her türlü tâzim ve tekrîmât) Allâh’a mahsustur.» meâlindeki ilk cümle, Cenâb-ı Hakk’ın mîracda;
“–Konuş Ben’imle ey Rasûlüm!” ifadesinden sonra Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kalb-i pâkine ilhâm eylediği ifadelerdir.
«Ey Nebî! Selâm, Allâh’ın rahmeti ve bereketleri Sen’in üzerine olsun!» meâlindeki ikinci cümle, Allah Teâlâ’nın, Rasûlü’ne olan iltifâtı, yani husûsî selâm ve tekrîmidir.
«Bize ve Allâh’ın sâlih kullarına da selâm olsun!» meâlindeki üçüncü cümle, Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, Cenâb-ı Hakk’ın selâmına mukabelesidir.
Şu kadar ki, burada Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, selâma engin şefkat ve merhametinin muktezâsı olarak ümmetinin sâlihlerini de dâhil eylemiştir.
Bu güzel mükâlemeye şâhit olup hayran kalan Cebrâil aleyhisselam da şahâdet getirmiştir. Böylece tahiyyat tamam olmuştur. (Kurtubî, el-Câmi, III, 425; İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, I, 342-343)
Tahiyyat; mîracda husûsen ve aracısız olarak farz kılınan namazın, mü’minin ulvî mîrâcdan bir nasîbi olduğuna işaret eder.
SELÂMDAKİ HİKMETLER
Her Tahiyyat’ta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
diyerek selâm vermemiz emredilmiştir.
Namazda iken bir beşere selâm vermek, namazı ifsâd edecek bir durum olduğu hâlde, Allah Teâlâ, Rasûlü’ne selâm vermeyi namazın vâcip bir rüknü kılmıştır.
Bu da Fahr-i Kâinât Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Allah katındaki değerini göstermektedir
İmam Gazâlî Hazretleri şöyle der:
“Namazın teşehhüdünde Peygamber Efendimiz’in suretini ve kerîm şahsını kalbinde hazır eyle!
de! Emîn ol ki, senin selâmın Allah Rasûlü’ne ulaşır ve O, sana daha güzel bir cevap ile karşılık verir.” (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, I, 224)
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de Mektûbât’ının dördüncü mektubunda Allâme Şihâb İbn-i Hacer el-Mekkî’den şunları nakleder:
“Namazda okunan Tahiyyât’ın;
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ
cümlesinde Peygamber Efendimiz’e hitâb edilmektedir. Sanki bu, Allah Teâlâ’nın namaz kılan ümmetinden Efendimiz’i haberdar kılmasına işaret etmektedir ki bu şekilde j Efendimiz, namaz kılanların yanında hazır bulunup kıyâmet gününde onların lehine en fazîletli amelleri ile şâhitlik yapacaktır. Ayrıca O’nun mânen hazır olduğunun hatırlanması, gönülde huşû ve hudûun artmasına vesile olur.” (Mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, s. 118; Risâletü’r- Râbıta, [Mevlânâ Safiyyüddîn, Reşahat hâmişinde] s. 225-226)
HABÎBULLÂH’A SALÂT HALÎLULLÂH’A VEFÂ
Sahâbîler;
“–Yâ Rasûlâllah, biz Sana nasıl selâm vereceğimizi öğrendik. Fakat Sana nasıl salât etmeliyiz?” şeklinde suâl ettiklerinde,
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem onlara Salli ve Bârik duâlarını öğretmiştir. (Buhârî, Deavât, 32; Tirmizî, Vitir, 20; İbn-i Mâce, İkāme, 25)
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ
“Allâh’ım, İbrahim u’a ve âline salât ettiğin gibi, Muhammed j’e ve âline salât eyle! Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız Sen’sin, şan ve şeref sahibi de Sen’sin.”
اَللّٰهُمَّ بَارِكْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ
“Allâh’ım, İbrahim u’a ve âline bereketler ihsân eylediğin gibi, Muhammed j’e ve âline de bereketler ihsân eyle! Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız Sen’sin, şan ve şeref sahibi de Sen’sin.”
Hazret-i İbrahim aleyhisselam, can, mal ve evlât imtihanlarını vererek, Cenâb-ı Hakk’ın «Halîl»i / «Dost»u olmak şerefine nâil oldu. Cenâb-ı Hak da, mükâfat olarak şöyle buyurdu:
“Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık: «–İbrahim’e selâm!» dedik. Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.” (es-Sâffât, 108-110)
Bu ilâhî taltifin bir bereketi olarak; Ümmet-i Muhammed; tâ kıyâmete kadar namazlarında, Hazret-i İbrahim’i ve ailesini yâd ederek, salât ü selâm getirmektedir.
EHL-İ BEYT HAZERÂTI
Bu salât duâlarında, Fahr-i Kâinât Efendimiz ile birlikte O’nun mübârek âline de duâ etmekteyiz. Zira Ehl-i Beyt’i sevmek, Peygamber Efendimiz’e vefâdır. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Çocuklarınızı üç hususta yetiştirin:
- Peygamber sevgisi,
- Ehl-i Beyt sevgisi ve
- Kur’ân kıraati...” (Münâvî, I, 226)
Fahr-i Kâinât Efendimiz, müstesnâ fazîlet ölçüleri içerisinde yetiştirdiği Ehl-i Beyt’ini ümmetine emânet etmiş; kıyâmete kadar Ehl-i Beyt’ini sevip örnek almayı ve onlara hürmet göstermeyi, bizlere bir vazife olarak vermiştir.
Dünyanın en mesut yuvası, Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyt’inin hâneleridir.
Örnek bir aile reisliğinin, hayırlı bir babalığın yegâne ölçüsü, Fahr-i Kâinât Efendimiz’dir.
Sâliha hanımlığın yegâne ölçüsü de; Hazret-i Hatice, Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Âişe ve diğer annelerimizdir. Onların ölçüleri içerisinde olgunlaşanların evlâtları da, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Efendilerimizin gönül dokularından hisse alırlar. O zaman evlâtlarımız; bir şükür vesilesi, ardımızdan hayırlı birer halef ve sadaka-i câriye olurlar.
İmâm-ı Şâfiî şöyle der:
“Ey Rasûlullâh’ın Ehl-i Beyt’i! Sizi sevmek, Allâh’ın Kur’ân’ında inzâl ettiği bir farzıdır. Size en büyük medâr-ı iftihar olarak kâfîdir ki, size salât etmeyenin namazı makbul değildir.”
RABBENÂ DUÂLARI
Namazda, son oturuşta, salli-bârik duâlarından sonra okunan duâlar ve mealleri şöyledir:ِ
رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ve güzellik; âhirette de iyilik ve güzellik ver. Rahmetinle bizi cehennem azâbından koru.” (Bkz. el-Bakara, 201)
Kur’ân-ı Kerim’de öğretilen bu duâda, bir edep olarak dünya ve âhirette «hasene / güzellik ve iyilik» niyâz edilir. Zira insan kendisi için, neyin hayırlı olduğunu bilmez.
İnsanın en büyük meselesi, âhirettir. İnsanlar, âhireti unutup duâlarında bile dünyevî meşgalelere teksif olabilmektedir. Cenâb-ı Hak, âhiretten nasîbi olmadığı hâlde dünya talebinde bulunanları tenkit ederek, bu duâyı öğretmiştir. (Bkz. el-Bakara, 200)
MÜ’MİNİN DÖRT DERDİ
İkinci duâ ise Hazret-i İbrahim’in aleyhisselam duâları cümlesindendir:
“Rabbim! Beni ve zürriyetimi namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz duâlarımızı kabul buyur! Ey Rabbimiz! Beni, annemi, babamı ve bütün mü’minleri, herkesin hesaba çekildiği gün bağışla, affeyle!” (Bkz. İbrâhîm, 40-41)
Demek ki bir mü’minin dört derdi olmalıdır:
Birincisi: Bir mü’minin en büyük endişesi, önce kendisinin; namazı, kalp ve beden âhengi içinde, Allâh’a yaklaştırıcı bir mîrac vasfında kılabilmesi olmalıdır.
İkincisi: Sonra mü’min, evlâdını da din ve îman yolunda seferber etmeli. Evlâdına, onu ehl-i salât eyleyecek bir terbiye vermeli. Kur’ân’ın hurûfunu, hudûdunu ve hulkunu, evlâdına tâlim edebilecek bir eğitimi tercih etmeli. Ez-cümle, evlâdına İslâm şahsiyet ve karakterini mîras bırakmalı.
Üçüncüsü: Bir mü’min, anne-babasının hayrı ve saâdeti için gayret etmeli. Onlar için bir sadaka-i câriye olmayı gaye edinmelidir.
Dördüncüsü: Son olarak bir mü’min; bütün mü’minlerin derdiyle dertlenmeli, içtimâîleşmeli... Bütün mü’minleri, hattâ bütün insanlığı; kendine zimmetli olarak addetmeli... Devrin akışından kendini mes’ul görmeli..
NAMAZIN AKABİNDE
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem namazından selâm verince, üç kere istiğfâr eder ve şu duâda bulunurdu:ِ
“Ey Allâh’ım! Sen Selâm’sın, selâmet de Sen’dendir. Ey celâl ve ikram sahibi, şânın yücedir!”
Allah Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından / en güzel isimlerinden biri de «es-Selâm»dır.
Hatice Vâlidemiz çok fazîletli bir insandı. Vahiy meleği bir gün Rasûl-i Ekrem j Efendimiz’e gelerek;
“–Yâ Rasûlâllah! Hatice, elinde bir kap yemekle Sana gelmektedir.
Hatice yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Onu, gürültü ve yorgunluk olmayan cennette inciden yapılmış bir sarayla müjdele!” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20)
Hazret-i Hatice radıyallahu anha bu ilâhî selâma şöyle mukabele etti:
“–O (şânı yüce Allah) Selâm’ın kendisidir, selâm O’ndandır, Cebrâil’e de selâm olsun! Ey Allâh’ın Rasûlü! Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi Sen’in de üzerine olsun.” (İbn-i Hişâm, I, 259-260; İbn-i Asâkir, Târîhu Dımeşk, c. 70, s. 118)
Âlimlerimiz; Hazret-i Hatice’nin bu cevabını, onun firâset ve basîretinin işaretleri arasında zikretmişlerdir. Zira Allâh’ın selâmına, O’na selâm göndermekle mukabele etmemiştir. Bunun yerine Allah Teâlâ’nın selâm ve selâmetin kendisi olduğunu bildirmiştir.
NAMAZDAN SONRA İSTİĞFÂRIN HİKMETİ
Namaz ibâdetini tamamlayınca, istiğfar etmemiz; bu yüce ibâdetin edâsındaki noksanlarımız ve kusurlarımız için af dilemek ve kabulü için yalvarmak mânâsı taşır. Bütün ibâdetlerimiz kabule muhtaçtır.
Yüce Rabbimiz, huşû hâlinde ibâdet eden sâlih kullarını şöyle tavsif eder:
“Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri ürpererek yapanlar var ya, işte hayır işlerine koşan ve hattâ bunun için yarışanlar onlardır.” (el-Mü’minûn, 60-61)
Hazret-i Âişe radıyallahu anha anlatır:
“Bu âyet-i kerîmeler nâzil olunca Allah Rasûlü’ne;
«–Âyette zikredilenler; zinâ, hırsızlık ve içki gibi haramları işleyenler midir?» diye sormuştum. Efendimiz de;
«–Hayır ey Sıddîk’ın kızı! Âyette anlatılmak istenenler; namaz kıldığı, oruç tuttuğu ve sadaka verdiği hâlde, bu ibâdetlerinin kabul olup olmama endişesiyle korkanlardır.» buyurdular.” (Tirmizî, Tefsîr, 23/3175; İbn-i Mâce, Zühd, 20)
ÂYETÜ’L-KÜRSÎ
Farz namazları edâ ettikten sonra; Sünnet-i Seniyye’de yer alan teslîm ve tesbihâtı yapmadan kalkıp gitmek, namazdan hâsıl olacak feyiz ve rûhâniyeti bir miktar ziyân etmek demektir.
Namazın akabindeki bu zikir ve tesbihâtı, ganîmet bilmeliyiz. Günde beş kez, bir ömür birikecek bu zikirlere, mahşer gününde çok muhtaç olacağımızı unutmamalıyız.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müjdelemiştir:
“Her kim farz namazların akabinde Âyetü’l-Kürsî’yi okursa cennete girmesine tek engel ölüm olur.” (Nesâî, es-Sünenü’l-Kübra, 12/66, no: 10038)
“Her kim Âyetü’l-Kürsî’yi farz namazın peşine okursa diğer namaza kadar Allâh’ın koruması altında olur.” (Taberânî, Kebîr, 3/83 no: 2733)
Übey bin Kâ‘b radıyallahu anh şöyle anlatır:
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün bana;
“−Ey Ebu’l-Münzir! Allâh’ın kitâbından ezberinde olan hangi âyet daha büyüktür?” diye sordu. Ben;
“−Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” dedim. Efendimiz j tekrar;
“−Ey Ebu’l-Münzir! Allâh’ın kitâbından ezberinde olan hangi âyet daha büyüktür, biliyor musun?” deyince, ben bunun;
“Allah O’dur ki, kendisinden başka ilâh yoktur. O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. O Hayy (dâimî bir hayat sahibi), Kayyûm (bütün mevcûdat kendisiyle kāim) olandır...” (el-Bakara,255) âyeti (yani Âyetü’l-Kürsî) olduğunu söyledim. Bunun üzerine Allah Rasûlü j göğsüme eliyle dokunarak; “−İlim sana mübârek olsun, ey Ebu’l-Münzir!” buyurdu. (Müslim, Müsâfirîn, 258)
SENİ SEVİYORUM!
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün Hazret-i Muâz’ın elini tutarak;
“–Ey Muâz! Vallâhi seni çok seviyorum!” buyurmuştu. Muâz radıyallahu anh;
“–Anam-babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Ben de Sen’i çok seviyorum!” dedi. Daha sonra Fahr-i Kâinât j, ona şöyle buyurdu:
“–Ey Muâz! Sana her namazın sonunda;َ
«Allâh’ım! Sen’i zikretmek, Sana şükretmek ve güzelce kulluk yapabilmek için bana yardım et!» duâsını hiç bırakmamanı tavsiye ediyorum.” (Ahmed, V, 244-245; Ebû Dâvûd, Vitir, 26; Nesâî, Sehv, 60; Tirmizî, Zühd, 30)
TESBİHAT
Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle anlatır:
Mekke’den Medine’ye hicret eden müslümanların fakirleri Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e gelerek;
“–Varlıklı müslümanlar cennetin yüksek derecelerini ve ebedî nimetleri alıp götürdüler!” dediler. O zaman Rasûl-i Ekrem Efendimiz;
“–Hayrola! Onlar ne yaptılar ki?” diye sordular. Fakir muhâcirler;
“–Bizim kıldığımız namazı onlar da kılıyorlar. Tuttuğumuz oruçları onlar da tutuyorlar. Üstelik onlar;
- Sadaka veriyorlar, biz veremiyoruz.
- Köle âzâd ediyorlar, biz edemiyoruz!” dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;
“–Sizden önde gidenlere yetişebileceğiniz, sizden sonra gelenleri geçebileceğiniz, sizin yaptığınızı yapanlar dışında herkesten üstün olacağınız bir şeyi haber vereyim mi?” diye sordular. Ashâb-ı kiram;
“–Evet, söyleyiniz ey Allâh’ın Rasûlü!” dediler. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:
“–Her farz namazın peşinden otuz üçer defa şu zikirleri söylersiniz:ُ
سُبْحَانَ اللّٰهِ ، اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
Birkaç gün sonra fakir muhâcirler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tekrar gelerek;
“–Zengin kardeşlerimiz bizim yaptığımız tesbihleri duymuşlar. Aynını onlar da yapıyorlar?” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah j şöyle buyurdular:
“–Ne yapalım! Artık bu Allâh’ın bir lutfudur; Allah lutfunu dilediğine verir.” (Buhârî, Ezân, 155; Deavât, 18; Müslim, Mesâcid, 142; Ebû Dâvûd, Vitir, 24)
EKSİK KALMASIN!
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Namaz, ikişer ikişer kılınır. Her iki rekâtta bir teşehhüde oturursun. Derin bir huşû içinde olur, tazarrû ve niyazda bulunursun. Tevâzu ve tezellül gösterirsin. (Namazı bitirince de) ellerini, içleri yüzüne dönük olarak yüce Rabbine kaldırıp; «Yâ Rabbî!.. Yâ Rabbî!..» diye yalvarırsın. Kim böyle yapmazsa namazı eksiktir.” (Tirmizî, Salât, 166/385)
MÜHİM BİR HATIRLATMA
Bazı hadîs-i şeriflerde bir amel zikredilip, onu işleyene büyük bir müjde zikredilir. Meselâ o kulun, günahlarının affedileceği veya cennete gireceği müjdelenir. Bunlar sevindirici ve müjdeleyici haberlerdir.
Lâkin bu müjdeleri şu şekilde anlamak doğru değildir:
“Kişi, hayatında Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmese de, yasaklarını çiğnese de, sadece bu ameli işlemekle oradaki müjdeye kesin olarak nâil olur.”
Hayır! Cenâb-ı Hakk’a kulluk bir bütündür. Yani Rabbimiz, bütün tâlimatlarına riâyet etmemizi emretmiştir. Şerîatı hayatımızın tamamında yaşamamızı arzu etmektedir. Kul, Kur’ân ve Sünnet’in bütün tâlimatlarına, son nefese kadar riâyet etmelidir.
İşlediği sâlih amellerin kabulü için de ilticâya devam etmelidir. Ayrıca fazîletlere tâlip olarak, daha fazla sâlih amel iştiyâkıyla bu müjdeleri de elde etmeye gayret göstermelidir. Lâkin asla bu müjdelere istinâd ederek, diğer vazifelerinde gevşeklik göstermemelidir.
Yani bu müjdelerin hiçbiri; «Sadece bunu yap yeter!» mânâsında ifade buyurulmamıştır. Ayrıca denilmiştir ki; Bu müjdeler, kemâline masruftur. Yani o zikredilen ibâdet;
- Ancak en mükemmel şekilde edâ edilirse, o müjdeye nâil eyler. Meselâ o en mükemmel edânın şartları arasında, midesinde hiç şüpheli lokma olmamak varsa, bu şartı kim tam mânâsıyla yerine getirebilir?
- O amel, ancak tam bir hulûs-i kalp ile edâ edilirse, o müjdeye nâil eyler... Hangimiz kalbimizin kıvâmı husûsunda bu teminatı verebiliriz?
- Bazen o müjdelenen amel; bir kerecik değil, bir ömür devam edilirse, o müjdeye nâil eyler.
Hâsılı; o müjdelere erişebilmek, kolay bir iş değildir, teminat altında da değildir. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı, bazen küçük, bazen orta, bazen büyük bir amelde de gizli olabilir. Kul evvelâ vazifelerini edâ edecek, haramlardan titizlikle kaçınacak, bunun yanında fazîletlere tâlip, kâmil bir mü’min olabilmek için, bu kemâlâtı da arayacaktır.
SON NEFESE KADAR!
Bu müjdeler, işlememekten âciz kaldığımız küçük günahların temizlenmesi hakkındadır. Yoksa, kasten, bile isteye işlenen büyük günahların, alınan bir abdest veya geometrik olarak kılınan bir namaz ile silinmesini beklemek ancak bir başka gaflettir.
Allah her şeye kādirdir, dilerse affeder. Lâkin kula düşen havf ve recâ arasında, kullukta istikametten ayrılmamaktır. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99)
TEMİNAT YOK!
Îmânın son nefese kadar muhafaza edilebileceğinin de bir teminatı yoktur.
Kur’ân-ı Kerim, bu hususta Kārûn ve Bel‘âm bin Bâûrâ misallerini verir.
Kārûn, zamanında takvâlı bir kişiydi. Tevrât’ı en iyi tefsir edenlerden biriydi. Fakat imtihan olarak sahip olduğu servetin sarhoşu oldu; Allâh’ın verdiği malı kendine izâfe etti. Kaydı gitti ve servetiyle beraber yerin dibine geçti. (Bkz. el-Kasas, 76-82)
Bel‘âm bin Bâûrâ da, mâneviyatta çok derece kazanmıştı. Rivâyetlere göre «İsm-i Âzam»a nâil olmuştu. Duâları kabul oluyordu. Fakat nefsine meyletti, hevâsına uydu, öyle şaşkın ve bâtıl bir yola saptı ki; Kur’ân-ı Kerim, onun hâlini, dilini sarkıtıp soluyan bir kelb manzarası ile tarif etti. (Bkz. el-A‘râf, 175-176)
Demek ki; Kul, ibâdetlerde, tâatte, dâimâ gayretini artıracak. Fakat her zaman Cenâb-ı Hakk’a ilticâ hâlinde olacak. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, kızına ve halasına dahî şu tâlimatlarda bulunduğunu hiç unutmayacak:
“Ey Rasûlullah Muhammed’in kızı Fâtıma! Ey (halam) Safiyye! Allah katında makbul ameller işleyin! (Benim peygamber olduğuma güvenmeyin!) Çünkü ben (kulluk yapmadığınız takdirde) sizi Allâh’ın azâbından kurtaramam!” (İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îmân, 348-353)
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mü'minin Hayatında Namaz ve Zekât, Yüzakı Yayıncılık










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!