Hamdun Kassar (k.s.) Kimdir?

Adı Hamdun bin Ahmed, künyesi Ebu Salih, nisbesi en-Nisaburi, lakabı el-Kassar. Horasan şeyhlerinin ulularından. Melâmet (1) fikrinin kurucularından.

Selem bin Hasan el-Barûsi, Ebu Türab en-Nahşebi ve Ali en-Nasrabazi’nin sohbetlerine katıldı. Hadis ilmiyle meşgul oldu. Ateşîn bir vaiz olmasına rağmen vaaz etmezdi. Fıkıhda Süfyan Sevrî mezhebindeydi, 271/884 yılında Nisabur’da vefat etti ve oraya defnedildi. Abdullah bin Münazil onun talebelerindendir.

Melâmet yolunu tuttuğu için daima nefsiyle uğraşırdı. “Benim nefsim, Fir’avn’ın nefsinden beter” derdi. Nefsini Fir’avn’dan üstün görenlerin büyüklük tasladığını söylerdi. Nefsin izzeti olmaz, izzet-i nefs dediğimiz şey, dünyadan ve halkın bize bağlanmasını, itibar göstermesini istemekten başka bir şey değildir, derdi. Fakirin güzelliği tevazuundadır. Tevazusu olmayan fakirin kibirli zenginden ne farkı olabilir ki? Kendine aid bir şeyin gizli kalmasını isteyen kimseye başkasına aid şeyleri de ifşa etmemeyi öğütlerdi.

Bir sarhoş gördüğün zaman nefsine dön ki, aleyhinde bulunup seni onun gibi günaha sokmasın, derdi.

Arkadaş ve dost arayana tasavvuf ehlini tavsiye ederdi. Çünkü onlar senin bir iyiliğini görünce şımartıp göklere çıkarmazlar, kötülüğünü görünce de yerip yerin dibine sokmazlar. İlim yolunda şaşıran alimlere de hemen Allah dostlarına koşmayı tavsiye ederdi. Ama onlara giderken nefslerini yok bilmeyi, kendilerinde varlık görmemeyi, cehaletlerini itiraf etmeyi öğütlerdi.

GEÇMİŞTEKİ BÜYÜKLER

Sordular:

– Geçmişteki büyüklerin sözleri bizim sözlerimizden daha etkiliydi. Sebebi ne olabilir?

Şu karşılığı verdi:

– Çünkü onlar, din için, Allah için çalışırlardı. Sözleri ve işleri dini ihya etmeğe yönelikti. Hakk Teâlâ’nın muradına uygun söz söyleyen ve Hakk ile konuşan kimselerin sözlerinde ruhlar üzerinde tesir eden sırlar vardır. Biz ise nefsin maksadına uygun söz söylüyoruz. Nefsin maksadına uygun söz söyleyenin sözünde bir aşağılık ve bayağılık vardır, bu yüzden etkisi olmaz.

Talebesi Abdullah bin Münazil kendisinden nasihat isteyince şöyle söyledi: “Gücün yettiği sürece dünyevî bir şeye kızmamaya gayret et!”

Hak-hukuk kavramlarına özel bir itina gösterirdi. Vefat anında baş ucunda bulunduğu bir dostu ruhunu teslim edince Hamdun hemen lambayı söndürdü “Böyle zamanda ışık karartılmaz aydınlatılır” diyenlere:

– Şu ana kadar lamba onundu. Ama şu andan itibaren varislerinindir, onların rızası olmadan yakmak caiz değildir, karşılığını verdi.

Yine bir gün bir evde misafir olmuştu. Hane sahibi evde yoktu. Kendisine kağıt lazım oldu. Çocukları hemen bir kağıt parçası bulup getirdiler. O bunu almadı ve:

– Sahibinin sağ olup olmadığını, bunu vermeğe rızasının bulunup bulunmadığını bilmiyoruz. Nasıl kullanabiliriz ki, dedi.

HALKA VAAZ

Halka asla vaaz etmekten hoşlanmazdı. Kendisinden ısrarla vaaz etmesini isteyenlere şunları söyledi:

“Benim vaaz etmem caiz değil, çünkü benim kalbim dünya ve makam sevgisiyle dolu. Sözüm tesir etmez. Tesir etmeyecek sözü söylemek ise ilimle alay etmektir, şeriati hafife almaktır. Vaaz, susması din adına vebal olanların yapacağı iştir. Bir sözü söyleyecek ve bu maksada kafi gelecekse, ilim diye aynı şeyden söz etmek doğru olmaz. ‘Bu sözü söylemek üzerime farz oldu ve ben buna selahiyetliyim’ kanaatine varmayanın söz söylemesi, vaaz etmesi caiz değildir.”

Hal ehli olanların halden bahsetmediğini söylerdi. Yalnızken sahip olduğun halin, halk içinde sahip bulunduğun hal ve hareketten daha iyi olmalıdır, derdi.

Cömertlik ve cimriliğin sınırını şöyle çizerdi: “Bir mülkü bulunduğuna kani olan cimridir. Cömertlikten güzel huy, cimrilikten kötü bir huy bilmiyorum.”

Fakirliğe aldırmaz, zenginliğe değer vermezdi. Hatta ölüm döşeğinde çocukları için vasiyet istendiğinde:

– Çocuklarım hakkında fakirlikten çok, zenginlikten korkuyorum, dedi.

Melâmet Çizgisi

Melametten soranlara şöyle anlattı:

– Bu yol hem zor, hem de halka kapalıdır. Melâmet, Mürcie kadar, Allah’tan ünıidvar olmak, Mu’tezile kadar Allah’dan korkmaktır. Allah’tan ümid ve korku üzere bulunmak, bunların en bariz özelliğidir. Hatta İslam fırkaları arasında bu özelliğiyle tanınanlardan daha ileridedirler. Çünkü bunlardan Mu’tezile sadece korkuyu, Mürcie de sadece ümidi esas almıştır. Melametîler ise ikisini de.

Dostların arasını açan dünya sevgisiydi ona göre. Bu yüzden bir fazilet, bir manevi hali görülen kimseleri devamlı ziyaret etmeyi, onlardan ayrılmamayı tavsiye ederdi.

İnsanın insandan yardım istemesini mahkumun mahkumdan meded ummasına benzetirdi. Alimlerle arkadaş olmayı, cahillere sabır ve tahammül göstermeyi tavsiye ederdi.

Gafleti şöyle tanımlardı: “Kulun Rabbının işini bırakıp nefsinin idaresine düşmesidir. Dünya için süslenen, kendisine bir fayda ve zarar ulaştırmaya kadir olamayan kimselere gösteriş yapandan daha bayağı kimse bulunamaz. Dünyayı gözünde küçültmezsen ehl-i dünya gözünde küçülmez. Kişi gücü yettiği kadar nefsinin kusurlarını görmeye çalışırsa kendini beğenme belasından kurtulur.

– Bir gün sordular:

Kimlere alim dersiniz? Şöyle cevap verdi;

– Amel etmek için ilim peşinde koşan, fikirlerine değer verilen, selef-i salihin yaşayışını benimseyen, kitap ve sünnete bağlı, libasları huşu, süsleri vera ve takva, sözleri zikr-i ilahi, ya da emr-i bil-maruf, nehy anil-münker, susmaları Halık Teala’nın nimetlerini tefekkür olanlardır. Bunlar halka çokça nasihat verirler, halkın ayıplarını yüzlerine vurmazlar, masivadan yüz çevirirler, ahiret işlerine düşkündürler.

Adamın biri kendisine hakaret etmeye kalkışınca:

– Sen ne kadar kötü sıfatlar saysan, ben onların hepsinden daha kötüyüm, binaenaleyh bu sözlerinle bana hakaret etmiş olmuyorsun, cevabını vererek susturmuştu.

Onun anlayışına göre selef-i salihinin güzel ahlakına bakmak, insanın kendi kusurunu anlaması ve manevi makamlardan ne kadar gerilerde bulunduğunu farketmesi bakımından yeterliydi.

Nefehat müellifi diyor ki: “Melamet fikrinin sahibi olan bu zat, son derece takva ehliydi. Bugün kendilerine melami diyen bir grup vardır ki onlarda ne abdest ne namaz vardır. Hatta haramları bile helal sayıyorlar. Bunların gerçek melametle ne ilgileri var ki? Gerçek melamet, kişinin nefsini levmetmesi, kınamasıdır. Kendini kulluğa hazırlamasıdır.”

Bir gün fütüvvet ehli bir gence rastladı ve ona “Fü-tüvvet nedir?” diye sordu. Genç şu karşılığı verdi:

– Benim için fütüvvet, kaftanı çıkarıp yün hırka giyerek sûfîler gibi hareket etmem, sırtımdaki hırka sebebiyle halktan utanarak günah işlemekten sakınmam ve şeriati korumamdır. Senin açından ise, halka aldırmaman ve onların değerlendirmelerinin etkisinde kalmaman için hırkayı çıkarman, derinden ve gönülden Hakk ile beraber olmanın gereğini korumandır.

– Kulluk nedir? diye soranlara:

– Kulun Hakk’a tapması, başkalarının da kendisine tapmasını istememesidir, diye cevap verdi.

Onun anlayışına göre tevekkül, Allah Teâlâ’ya güvendi. İkibin akçe borcu olan kimsenin elinde avucunda birşey bulunmasa da bu borcu ödeme konusunda Allah’tan ümitvar olmasıydı.

Onun anlayışına göre, dünya meşgaleleri kendisini ahıretten alıkoyan kimse, ya dünyada, ya ahirette mutlaka hor duruma düşerdi. Çünkü dünya insanı abâd etmezdi. - rahmetullahi aleyh -

Melamet: Kınamayı nefsine çevirip en günahkar ve isyankar olarak nefsini görmek, şeklinde ifade edilen tasavvufi anlayış. Bu fikrin ilk banisi olarak kabul edilen Hamdun el-Kassar’dır. Geniş bilgi için bkz. Ebu Abdurrahman es-Sülemi, Usulü’l-melametiyye (nşr. Abdülfettah Ahmed el-Favi) Kahire 1985, Ebu’1-A’la el-Afifi, el-Melamiyye, Kahire, 1945.

Kaynaklar

Sülemî, Tabakatu’s-sufiyye, 123-129; Hılyetü’l-evliya, X, 231-232; Sıfatu’s-safve, IV, 122-123; Kuşeyri, er-Risale, 1,114-115: Keşfu’l-Mahcub, I, 337-338; Şarani, I, 71; Nefe-hatü’l-üns (trc. Lamii Çelebi), 113-114; el-Kevakibu’d-dürriyye, I, 220-221; Tezkiretu’l-evliya, 401-404; A’lamü’n-nübela, XIII, 50-51.

Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları

BENZER HABERLER

HASAN BASRİ HAZRETLERİ KİMDİR?

Hasan Basri Hazretleri Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.