Enkaz Altında 9 Saat

Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından birçok şehirde büyük yıkım meydana geldi, binlerce can kaybı meydana geldi. AFAD koordinatörlüğünde başlatılan arama-kurtarma çalışmalarında ibret verici birçok hikaye ortaya çıktı. Bir afetzedenin dilinden enkazda dokuz saat...

Depremden bir gün önce oğlum gelinim ve torunum bize ziyarete gelmişlerdi. Deprem sarsıntısı başlayınca odalardan çıktık, herhangi bir yıkılmaya karşı tedbir almak için mutfağa koştuk. Burasını dışarıdan gelecek yardımlara en yakın yer olarak düşünmüştük. Mutfağa gidince herhangi bir yıkıntının zararını azaltmak için 12 kişilik masanın altına girdik. Girer girmez üzerimize duvarlar yıkıldı. O anda sanki kapkaranlık bir kabrin içine girdik.

ENKAZDA 9 SAAT

“Cep telefonunu yanımıza almadık” dediğimiz sırada Aksaray’daki oğlum aradı ve telefonun ışığı yandı. Telefon masanın üzerindeydi, eşim zorlanarak da olsa telefonu oradan aldı. Hemen Hatay’daki akrabaları aradık. Zor durumda ve enkaz altında olduğumuzu, birinin yardımı olmazsa bu enkazın bizi öldüreceğini söyledik. Ayakta ve durumları iyiyse yardıma gelmelerini istedik. Bazıları sudan bahanelerle gelemeyeceklerini söylediler, nitekim gelmediler de... Bazıları da gelip üzerimizdeki enkazda dolaştılar. Biz onların sesini duymamıza karşın onlar bizim sesimizi duyamadılar. O sırada yağan yağmurdan ıslanmışlar, elbiselerini değiştirip tekrar gelmek üzere enkazdan ayrılmışlar. Ancak ayrılırken de “bu enkazın altında bunlara nasıl ulaşacağız” demekten kendilerini alıkoyamamış ve ağlamışlar.

Enkazın Üstü

Gelinim “biz burada herhalde öleceğiz, ölmeden önce anne ve babamı arayıp helalleşelim” dedi. Erdemli’de oturan dünürümü arayıp helalleştik. Enkaz altında olduğumuzu, birilerinden yardım almazsak kurtuluş imkânımızın olamayacağını söyledik. Aslında bize yardım etmeleri için aramamıştık onları. Ama enkaz altında olduğumuzu duyunca duramamışlar. Arabayı kullanması için Tayfur adındaki yeğenlerini yanlarına alıp yola çıkmışlar. Tayfur diğer bir yeğenleri olan Sami’yi de almalarının iyi olacağını söylemiş, bunun üzerine geri dönüp Sami’yi de evinden alıp Hatay’a gelmişler.

Geldiklerinde bizim apartmanın moloz yığını haline gelmiş durumunu görünce “Allah’ım bunlar buradan nasıl kurtulacaklar” demişler ve ağlamışlar. Dünürümün birlikte geldikleri Sami ve Tayfur adlı iki genç yeğeni “korkmayın biz onları bulup çıkaracağız” diye onları teselli etmişler. Sami enkazdan çıkan komşulardan birine bizim mutfağı sormuş, komşu da ona tahmin ettiği yeri göstermiş. Sami moloz yığının üzerine çıkıp mutfağın üzerinde dolaşmaya ve bize seslenmeye başlamış ama sesimizi duyamamış. Fakat pes etmemiş, molozların üzerine kulağını dayayıp her deliğe başını sokarak bizden gelecek sesi beklemiş. Bir noktada da bizim sesimizi işitmiş.

Sami bizi duyduğunu, kendisine bir işaret vermemizi isteyince cep telefonunun fenerini yaktık. Bunun üzerine: “yerinizi tespit ettim, elimde malzeme yok, bulunca hemen size ulaşıp sizi oradan çıkaracağım” dedi.  Elindeki yetersiz malzeme ile bize ulaşmak için tünel açmaya başlamış. O sırada Tayfur da daha uygun malzeme için etrafı kolaçan etmiş, hemen apartmanın arkasındaki çuval fabrikasından bir çekiç ve keski getirerek Sami’ye vermiş. Sami nihayet tüneli açıp, bize ulaştı. Üzerimizdeki tuğla duvarları çekiçle parça parça kırarak üzerimizden aldı ve sıra ile hepimizi enkazdan çıkardı. Son kişi çıktığında 7,6 ‘lık ikinci büyük deprem oldu. Artçı depremler bizi o derece sıkıştırmıştı ki bu ikinci büyük deprem bizi enkazda yakalasaydı muhtemelen ölmüş olacaktık ama öldürmeyen Allah öldürmüyor.

Enkazın Altı

Yukarıda anlattığım gibi deprem başlayınca mutfağa birlikte koştuk. Korunmak için masanın altına girdikten hemen sonra bina çöktü. Biz sanki beş kişilik bir kabre girmiş gibi olduk. Üstümüze ve yanlarımıza duvar ve molozlar yıkılarak bizi hapsetti. Eyvah telefonu almadık nasıl dışardan iletişim kuracağız diye düşünürken Aksaray’daki oğlumun aramasını bir tevafuk olarak değerlendirdik. Telefonla Antakya’da telefon bağlantısı kurduğumuz akrabalardan bazılarının gelmeyip bazılarının gelmesi bize mahşer gününde insanların birbirini tanımamasını kısmen düşündürdü.

Beş kişilik kabir benzetmesinin abartı olmayacağını düşündüğüm o ortamda bize düşen Allah’a dua etmektir diyerek her birimiz ayrı ayrı dualar yaptık. Ben şahsen: “Allah’ım biz sana kavuşmaktan mutlu oluruz. Ancak bilerek veya bilmeyerek günahlarımız olabilir. Allah’ım Senin ölüm anında yapılan tövbeleri pek iyi karşılamadığını biliyorum. Ama biz insanız, bizler eksiğiz, mükemmel olan Sensin, biz tövbe ederiz, tövbeleri kabul eden Sensin, Sen bağışlayansın, bizi bağışla ve dualarımızı kabul et, huzuruna günahsız olarak çıkmayı bize nasip et” dedim.

İlk depremin ardından art arda artçı depremlerle içinde olduğumuz kabir yandan ve üsten daralıp, bizi sıkıştırıyor ve ezilmeden dolayı çok acılar yaşıyorduk. Bunun için de: “Allah’ım biz insanız bizler çok acı çekiyoruz bize dayanamayacağımız acıyı bize yaşatma, ya da hazreti Eyüp ve Yunus’a verdiğin sabrı bize ver sana karşı isyan etmeyelim” diye dua ediyordum. Tüm bunların yanında: “eğer bizi buradan kurtaracaksan güç ve kudret sende, sen yardımlarında birilerini vasıta yaparsın. Bize bir kulunu vasıta kıl ve bu mezardan ve bu işkenceden bizi kurtar” diye de iltica ettim. 20 aylık torunum dâhil herkes bu dualarıma amin dediler.

Eşim, oğlum ve gelinim de dualar edip Âyet-el Kürsi, İnşirah gibi sureleri okuyorduk. Eşim Altın Silsile’deki Allah’ın salih kullarının ismini sayarak onların yüzü suyu hürmetine kurtuluş niyaz ederken her duaya bizlerle birlikte 20 aylık bebeğimiz de âmin deyip Allah’ın adını zikrediyordu. Biz Rabbimize duamızda büyüklerin ismini de katarken dışardan şöyle bir ses gelmesin mi? “Ben Sami, sizi oradan çıkaracağım.” Bunu duyunca Allah’a binlerce şükürler ettik. Çünkü duamızda Allah’tan bizi enkaz altından çıkarması için bir kulunu vasıta kılmasını istemiştik. Allah da bize adını Sultan-ül’Arifin Mahmut Sami Efendi’den almış Sami kulunu göndermişti. Bu durum bizi çok duygulandırdı.

Enkazdan çıktığımızda o kabir gibi yerde tam dokuz geçirdiğimizi idrak ettim. Halbuki o süre bize o kadar uzun gelmedi, o süreyi orada hissetmedik. Her artçı depremde daha fazla daralan ve bizleri ezen enkazdaki kabirde sanki Allah zaman kavramını ortadan kaldırmıştı. Ayrıca hiç birimizde panik ve ölüm korkusu yoktu. Sanki Allah orada ölüm korkusunu da bizden almıştı. Rabbimiz bir daha böyle bir musibet yaşatmasın.

Kaynak: İbrahim Halil Çerçi, Altınoluk Dergisi, Sayı: 446

İslam ve İhsan

MÜSLÜMANIN DEPREM VE DOĞAL AFETLERE BAKIŞI NASIL OLMALIDIR?

Müslümanın Deprem ve Doğal Afetlere Bakışı Nasıl Olmalıdır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.