En Kötü Hırsızlık

İki Cihan Güneşi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-“Hırsızların en kötüsü, namazdan çalandır. Yani rükûsunu, secdesini, huşû ve kıraatini tam yapmayarak çalandır.” buyurdu. Bu mânâda tâdil-i erkân, namazda özellikle dikkat etmemiz gereken bir husustur. Namazın içindeki farzları doğru, düzgün, kuvvetlendirerek yapmaktır. Bunları yapmadığımızda ise Efendimiz'in (s.a.v.) ifadesiyle "namazdan çalmış" oluruz. 

“Tâdil” kelime olarak; “doğrultma, düzeltme, düzgün yapma, kuvvetlendirme” gibi mânâlara gelir.

“Erkân” da “rükûn” kelimesinin çoğulu olup; “namazın içindeki kıyam, rükû ve secde gibi farzları” ifade eder.

“Tâdil-i erkân” bir fıkıh terimi olarak; namazın içinde yer alan kıyam, rükû, secde gibi rükünleri yerli yerinde, hakkını vererek düzgün ve itmi’nan hâsıl olacak şekilde sükûnetle yapmayı ifade eder. Îtidal ve tuma’nine gibi kavramlar da tâdil-i erkân mânâsında kullanılmaktadır.[1]

Şüphesiz ki namazın dînimizde yeri ve önemi çok büyüktür. Zira namaz; İslâm’ın beş önemli şartından biri, dînin direği, mü’minin mîrâcı ve kıyamet günü insanın îmânından sonra sorguya çekileceği ilk amelidir.

Bu sebeple günlük hayatta görevimiz ve meşgalemiz ne olursa olsun, kulluğumuzun en önemli işareti olan namaza hak ettiği değeri vermeli; onu bütün işlerimizin önüne geçirmeli; aslâ terk etmemeli, gevşeklik göstermemeli, sabırla ve severek devam etmeliyiz.

Namaz sorumluluğunu yerine getirirken, bir Müslüman olarak bilmemiz gereken hükümler ve uymamız gereken kurallar vardır. Aksi hâlde rükûn ve şartlarına dikkat etmeden kıldığımız namazlar geçerli olmadığı gibi, boş yere vakit kaybı ve kendimizi kandırma olur. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede:

 “Vay o namaz kılanların hâline ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.” buyuruyor. (el-Mâûn, 4-5)

Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“Huşû içinde kılınmayan, rükû ve secdeleri tam olarak yerine getirilmeyen namaz (âhirette) simsiyah, zifiri bir karanlık hâlinde ortaya çıkacak ve sahibine:

«-Sen beni nasıl zâyî ettiysen, Allah da seni zâyî etsin!» diyecektir.

Allâh’ın dilediği zaman gelince, böyle kılınan namazlar, eskimiş elbise (paçavra) gibi dürülüp sahibinin suratına çarpılacaktır.” diye uyarıyor. (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, VII, 183; Beyhakî, Şuab, III, 143; Süyûtî, Câmî, I, 58/364)

Namazın şartları ve rükûnları, namazın olmazsa olmaz parçalarıdır. Bu farzlardan biri bilerek veya bilmeyerek terk edilecek olsa, namaz olmaz. İşte farzlar kadar önemli olan bir diğer husus da “tâdil-i erkân”dır. Peygamberimiz tâdil-i erkânın namaz için önemini yeri geldikçe hep hatırlatmış ve namazın nasıl kılınması gerektiğini bizzat tatbik ederek örnek olmuş ve pek çok hadîs-i şerîfle ashâbına îzah etmiştir.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- asr-ı saâdette cereyan eden bir hâdiseyi şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mescide girmişti. Derken taşradan bir şahıs geldi ve namaz kıldı. Sonra gelip Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile selâmlaştı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:

“-Dön ve yeniden namaz kıl; çünkü sen namaz kılmış olmadın!” dedi.

O da dönüp evvelce kıldığı gibi namaz kıldı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine ona:

“-Dön ve yeni baştan kıl; çünkü sen yine namaz kılmış olmadın!” dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üçüncüsünde de namazı tekrar kılmasını emredince o şahıs:

“-Seni hak üzere gönderen Allâh’a yemin ederim ki, bu kıldığımdan başka, daha iyi nasıl kılacağımı bilmiyorum. Bana doğrusunu öğretir misin yâ Rasûlâllah?” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“-Namaza durduğun vakit başlangıç tekbirini al. Kur’ân’dan iyi bildiğin (sûre ya da âyetleri) oku. Rükûya varınca, beden âzâların yerleşinceye kadar bekle. Rükûdan başını kaldırınca bedenin tamamen doğruluncaya kadar ayakta dur. Sonra secdeye kapan ve âzâların yerleşinceye kadar orada kal. Secdeden başını kaldırınca âzâların yerleşinceye kadar otur. Ardından tekrar secde yap ve âzâların yerleşinceye kadar orada kal. Sonrasında ayağa kalk ve dimdik dur. Namazın bütün rekâtlarında aynen böyle yapmaya devam et!” (Buhârî, Ezan, 95; Müslim, Salât, 45)

Aynı hadisin Tirmizî’den gelen başka bir rivayetinde şu ifadeler vardır:

“-Bunu yaptığın zaman, namazın tamam olur; eğer bunları noksan yaparsan, namazını da noksan yapmış olursun.” (Tirmizî, Mevâkît, 110)

RÜKÛ VE SECDEDE HUŞU İLE BELLİ BİR SÜRE BEKLE!

Ebû Abdullah el-Eş’arî -radıyallâhu anh- da buna benzer bir durumu şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına namaz kıldırdı. Sonra onlardan bir grup ile oturdu. İçeriye bir adam girdi ve namaza durdu. Rükû etmeye ve (tavuğun yem gagalaması gibi) başını eğip kaldırarak secde etmeye başladı.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- adamı işaret ederek:

“-Bunu görüyor musunuz? Kim bu hâl üzere ölürse, Muhammed’in dîninden başka bir şey üzerine ölmüştür. (Öyle ki, o) kuzgunun leşi gagalaması gibi namazında başını eğip hemen kaldırır. Rükû edip secdesini (tavuğun yem) gagalaması gibi yapan, bir ya da iki hurma tanesi yiyen aç insan gibidir. Bu, onun açlığından neyi giderir?!” buyurdu. (Sahih-i İbn-i Huzeyme, I/332)

Bu hususta, Zeyd bin Vehb bir hâtırasını şöyle anlatmıştır:

Ashâb-ı kirâmdan Huzeyfe -radıyallâhu anh- namaz kılarken secde ve rükûsunu tam olarak yerine getirmeyen bir kimseyi gördü ve onu çağırıp sordu:

“-Ne vakitten beri bu şekilde namaz kılarsın?”

O kimse de:

“-Kırk senedir.” dedi.

Huzeyfe -radıyallâhu anh- bu cevap üzerine:

“-Öyleyse sen kırk senedir hiç namaz kılmamışsın. Eğer bu hâl üzere vefat edersen Rasûlullâh’ın sünneti üzere ölmezsin.” buyurdu. (Buhârî, Ezan, 119)

HIRSIZLARIN EN KÖTÜSÜ

Bir defasında Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında hırsızlıktan söz edilmişti. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sordu:

“-Hırsızlığın hangi çeşidi daha çirkindir, biliyor musunuz?”

Sahâbîler:

“-Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Hırsızların en kötüsü, namazdan çalandır. Yani rükûsunu, secdesini, huşû ve kıraatini tam yapmayarak çalandır.” buyurdu. (Dârimî, Salât, 78)

NAMAZDA TÂDİL-İ ERKÂNIN BULUNDUĞU YERLER 

Namazda dört yerde tâdil-i erkân vardır:

1- Rükû

2- Kavme (rükûdan doğrulup ayakta durmak)

3- Secdeler

4- Celse (iki secde arasındaki oturuş)

NAMAZDA TÂDİL-İ ERKÂNIN MİKTARI 

Namazda tâdil-i erkânın yerine gelebilmesi için rükû, kavme (îtidal), sücûd ve celse bölümlerinde, en az bir kere “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm” (Yüce olan Allâh’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim) diyecek kadar bir süre durulmalı, yani âzâlar sükûnet bulacak kadar bir süre beklenmelidir.

TÂDİL-İ ERKÂNIN HÜKMÜ 

Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed’e göre, tâdil-i erkâna riâyet ederek namaz kılmak vâciptir. (İmam Ebû Yûsuf ve diğer üç mezhep imamına göre ise, namazda tâdil-i erkân farzdır.)

Hanefîlere göre, “tâdil-i erkân” namazda sehven (unutarak ya da hata ile) terk edilecek olsa, namazın sonunda sehiv secdesi yapılarak bu durum telâfî edilir. Tâdil-i erkânın kasten terk edilmesi durumunda ise, sehiv secdesi yeterli olmayıp namazın yeniden kılınması (iâde) îcâb eder.

Tâdil-i erkânın farz olduğunu kabul eden Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre de; tâdil-i erkân namazda ister kasten, ister sehven yapılmasa, namaz bâtıl olur ve namazın erkânına riâyet edilerek tekrar kılınması gerekir.

"NAMAZ SAVAR" GİBİ NAMAZLAR KILDIK

Namaz ile sorumlu olan bir Müslümanın namazı tam ve eksiksiz bir şekilde öğrenmesi, üzerine farzdır. Bu konuları öğrenme hususunda gösterilen ihmal ve tembellikler, hiç şüphesiz özür sayılmayacağı için kişinin mükellefiyetini de ortadan kaldırmayacaktır.

Maalesef ki, günümüzde tam mânâsıyla İslâm’ı yaşamadığımız için hükümlerini de bilmiyoruz… Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu araştırmadan; ihtiyacımız olduğu zamanlarda, etraftan gördüğümüz kadarıyla, kulaktan dolma bilgilerle, eksiğiyle, gediğiyle ibadet ediyoruz.

Zaten içinde bulunduğumuz hayatın yoğunluğu, koşturmacası ve meşguliyetleri; hayata bakış açımızı, değer yargılarımızı ve önceliklerimizi de iyice değiştirdi. Meselâ; sıradan dünyevî bir işe saatlerimizi, bütün gücümüzü ve emeklerimizi verirken; ibadetlere kısacık bir vakti çok görür olduk. Öyle ki, namaz kılanlarımız dahî çoğu zaman: saatlerce alışveriş yapıp bu esnada namazı unuttu; yolculukta, gezide, tatilde namazı terk etti. Misafir geldiği günlerde namaz kılmadı. Evin işlerini bitirebilmek için namazı vaktin sonuna kadar te’hir etti. En sevdiği film ve dizilerde namazı reklâm arasına sıkıştırmaya çalıştı, vs…

Kısaca bizler farkında olmadan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in buyurduğu gibi “namaz hırsızı” durumuna düştük. Üzerimizdeki sorumluluğu düşürmek için, tâbiri câizse, “namaz savar” gibi namazlar kıldık. Ve bizler Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise şeytandandır.” (Tirmizî, Birr, 66)  buyruğunu unuttuk.

Şeytan, kendisi secde etmekten imtinâ ettiği gibi, bizi de secdelerden ve namazdan uzaklaştırabilmek için bütün gücüyle çalıştı ve çalışıyor. Namazdan uzaklaştıramadıklarının da, namazdaki huşû, huzur, usûl ve erkânını bozmak için uğraşıyor. Bizler usûlüne uyarak namaz kılmadığımızda, asıl kazanmamız gereken o mânevî duyguları ve tatmini (huşû ve itmi’nânı) yakalayamıyor, tadamıyoruz. Sinirli, stresli, tahammülsüz ve bencil insanlar hâline gelip; Rahmânî vasıflardan uzaklaşıyor, iyice şeytânî vasıflarla vasıflanıyoruz.

Eğer verdiğimiz emeklerin boşa gitmesini istemiyorsak, kulluğumuzun işareti olan ibadetlerin, bilhassa namazın rükûn ve şartlarını tam olarak yerine getirmeliyiz. Ve yaptığımız ibadetlerin bizler için çok büyük bir âhiret sermayesi olduğunu unutmamalıyız.

Cenâb-ı Hak, cümlemizi hakkıyla namaz kılan kulları arasına dâhil eylesin. Âmin.


[1] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XI, 432.

Kaynak: Kevser Atar, Şebnem Dergisi, 135. Sayı, Mayıs 2016

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.