Ecelden Kaçılmaz: Hz. Süleyman (a.s.) ve Azrail (a.s.) Kıssası
Hz. Süleyman (a.s.) ve Azrail (a.s.) kıssası; ecelden kaçılamayacağını, kaderin tecelli anını ve insanın ölüm gerçeği karşısındaki çaresizliğini ibretle anlatıyor.
Hazret-i Mevlânâ Mesnevîʼsinde şöyle naklediyor:
KADERDEN KAÇILMAZ: HZ. SÜLEYMAN (A.S.) VE AZRAİL HİKÂYESİ
Korku ve telâş içindeki saf bir adam Hazret-i Süleyman aleyhisselam’a gelir ve:
“–Bu sabah Azrâil karşıma çıktı, bana hışımla baktı. Anladım ki benim canımı alacak.
Ey kudretli Peygamber! Her şey senin emrinde. Rüzgâra emret, beni buradan tâ Hindistan’a iletsin. O zaman Azrâil belki beni bulamaz!” der.
Hazret-i Süleyman aleyhisselam, adamın bu saf hâline ve ısrarlı yalvarmalarına acır ve rüzgâra:
“–Haydi bu adamı Hindistan’a bırak!” der. Rüzgâr adamı alır ve kısa sürede Hindistan’ın uzak bir adasına götürür.
Hazret-i Süleyman aleyhisselam, biraz sonra Azrâil aleyhisselam ile karşılaşır ve o adama neden hışımla baktığını sorar. Azrâil aleyhisselam ise:
“–Ben ona hışımla değil, hayretle baktım. Çünkü Allah Teâlâ bana, o adamın canını bu akşam Hindistan’da almamı emretmişti. Ben de o adamın yüz kanadı bile olsa, bu akşam Hindistan’da olamaz, bu nasıl iştir, diye hayretle bakmıştım.” der.
Hisse:
Ezelde takdir edilmiş olan ecelin vaktinde, takdim veya tehir söz konusu olamaz. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyruluyor:
“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” (el-Müʼminûn, 43)
“Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır…” (en-Nisâ, 78)
Dolayısıyla günümüzde dünyaya dalıp gitmiş olan gaflet erbâbının ölümden kaçış için çırpınmaları, abesle iştigalden ibârettir. Zira “Ölümsüzlüğü yakalayalım, Cennetʼi bu dünyada yaşayalım.” diye tıbba, ilaca, kozmetiğe, teknolojiye ve maddî güce dört elle sarılanların aldıkları ve alabilecekleri tedbirlerin hiçbiri, haklarındaki takdîrin önüne geçemez.
Zira bir Hak dostunun dediği gibi;
“Dünyadan ebedîlik isteme! Kendinde yok ki sana da versin!”
Gafletin belki de en büyüğü; insanın kaderinden kaçtığını zannederken, aslında kaderine doğru koşmakta olduğunu göremeyişidir.
Rabbimiz buyuruyor:
“Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak ister. «Kıyâmet günü ne zamanmış?» diye sorar.
İşte, göz kamaştığı, Ay tutulduğu, Güneşʼle Ay bir araya getirildiği zaman!
O gün insan, «Kaçacak yer neresi!» diyecektir.
Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur! O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzûrudur.” (el-Kıyâme, 5-12)
Velhâsıl, ne dünyada ölümden kaçacak bir mekân, ne kabirde geri dönmeye imkân, ne de kıyâmetin dehşetinden sığınacak bir barınak vardır! Zira her mekân Allâh’ın mülkü, her zaman da ilâhî irâdeye boyun eğmiş hâldedir. Öyleyse ebedî kurtuluşun tek çâresi;
“Allâhʼa koşun!..” (ez-Zâriyât, 50) buyruğuna uyarak, yegâne sığınak, dayanak ve barınağımız olan Allâh’a yönelmektir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Kıssaların Diliyle Müminlerin Gönül Ufku, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!