Fani Ömürde Kalıcı Bir İz Bırakmak Mümkün mü?
Fani ömrü ebedî kılmanın yolu: Samimiyetle açılan güzel çığırlar, iyilikle anılan isimler ve zamana yenilmeyen salih amellerle geride unutulmaz izler bırakmak.
İnsan, bedeniyle fâniliğe mahkûm, gönlüyle ebediyete meftundur. Fani ömrü günlerle sınırlı olsa da arzuları zamanın sınırlarını aşmak ister. Evet o, dünyevî tarafıyla faniliğe mahkûm ise de arzuları ve istekleri yönüyle iç dünyasında bir ebediyet tutkusu taşır. Bu tutku, ruhunun derinliklerinde bir özlem gibi yaşar; silinmek istemez, bir iz bırakmak, hatırlanmak, yaşadığı hayatın kendisinden sonra da bir mânâ taşımaya devam etmesini ister.
ŞEYTANIN EN BÜYÜK ALDATMACASI
İblis’in Cennette Âdem -aleyhisselam-’a yaklaştığında verdiği aldatıcı vesvesenin içinde de bu tutku vardı; “Sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?” vaadiyle onu ve eşini yasak ağaca yönlendirmişti. Şeytan, bu hamlesiyle insanın içine yabancı bir arzu bırakmıyordu; onun fıtratında bulunan kalıcılık isteğini yanlış bir yöne çeviriyordu. Yaratan, kulunun gönlüne bir kalıcılık iştiyakı koymuştu; ancak bu iştiyakın doğru bir kıbleye yöneltilmesi gerekiyordu. Yanlış yöne akan her arzu, insanı bir uçuruma sürükler; doğru yöne akan ise onu bir ufka taşır. Kur’ân-ı Kerim bu yanlış yönelişin en bariz örneğini şöyle tasvir eder: “Malı toplayıp sayan, onun kendisini ebedî kılacağını sanır.” Halbuki kalıcı olan şu fani âlemde yapılan “salih ameller”den başkası değildir.
Rabbimiz ebediyet arzusunun sonu cehennemle biten bir hayatla değil, cennetle noktalanan bir ömürle gerçekleşmesinin hedeflenmesi gerektiğini sürekli hatırlatır. Demek ki mesele, ebedî olmayı istemek değil; neyle ve nerede ebedî olmak istediğimizi bilmektir.
İBRAHİM ALEYHİSSELAM’IN NİYAZI
İnsan için bu âlemde ebedilik söz konusu değilse de dünyanın sonuna kadar güzel bir şekilde var olma niyet ve ideali kınanacak bir ufuk da değildir. Halilullah İbrahim -aleyhisselam-’ın şu niyazı, böyle bir arzunun en nezih dille ifade edilişidir: “Rabbim! Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl.”
Bu dua, şöhret talebi değildir. Bir gösteriş arzusu hiç değildir. Sonra gelecek nesillerin dilinde “doğruluk” ile anılmak; yani hayatı boyunca hakkı savunmuş, hakikate sadık kalmış bir kul olarak hatırlanmayı istemektir. İbrahim -aleyhisselam- bunu istedi ve Rabbi de ona bu isteğini ikram etti. Aradan binlerce yıl geçti; hâlâ her namazda onun adını salavatlarla anıyoruz. Hâlâ onun teslimiyetini, fedakârlığını örnek gösteriyoruz.
TARİHİN HATIRLADIĞI İSİMLER: ARDIMIZDA BIRAKTIĞIMIZ İZ NE ANLAMA GELİYOR?
Tarihin sayfalarında nice isimler vardır. Firavun da anılır, Bilâl-i Habeşî de… Fakat isimlerin anılması aynı şey değildir. Biri zulmün ve kibrin sembolü olarak hatırlanırken diğeri imanın, sabrın ve sadakatin nişanesi olur. Birinin adı gönüllerde karanlık ve kasvet doğurur, diğerinin adı kalplere ferahlık ve aydınlık verir. Her ikisi de geçmişte kalmıştır; fakat bıraktıkları mânâ, bugün de insanların vicdanında yaşamaktadır.
Öyleyse insana düşen, yalnızca yaşamak değil, yaşadığı ömrü hayra şahit kılmaktır. Geriye bir isim bırakmaktan daha önemlisi, o isme hangi mânânın eşlik edeceğini düşünmektir. Bir yol bulunmalıdır; unutulmayan izler ve eserlerle güzellikle anılmanın bir yolu. Bu yolun haritası, bize Kur’ân’ın bir misalinde şöyle çizilmiştir:
“Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün durumu da; yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir.” (İbrâhîm, 24-26)
Bu misalde dikkat çeken ilk husus, ağacın hiçbir mevsimle sınırlanmamış olmasıdır. Her zaman, ama her zaman meyve verir. Dünyadaki ağaçlar mevsimine bağlıdır; kışın çıplak kalır, baharı bekler. Fakat güzel söz ağacı Rabbinin izniyle daima meyvededir. Sır burada gizlidir: Arı duru, temiz (tıyb) bir cümleye Allah ebediyet damgası vurmaktadır.
İkinci husus, ağacın kökünün sağlam, dalının göğe yükselişidir. Kök, samimiyettir; yani sözün kaynağındaki ihlâs ve niyetin berraklığı. Dal ise o sözün gökle, yani yüceliklerle ve daha ötede Hak’la irtibatıdır. Müminin vazifesi, meyvenin vaktini tayin etmek değil, ağacın kökünü sağlam tutmaktır. Yere sağlam basmayan söz, rüzgârın ilk esişinde devrilir. Göğe uzanmayan söz ise insanı dünyanın dar tavanına hapseder.
Bunun zıddı olan kötü ağaç ise yerden sökülmüş, tutunacak bir zemini kalmamış bir ağaçtır. Görüntüsü bir süre ayakta kalmış gibi dursa da, kökü olmadığı için bir esintiye dayanamaz. Kötü sözün, kötü işin, kötü bir hatıranın akıbeti de böyledir; bir müddet yankılanır, sonra çürür ve nihayet sahibine bir vebal bırakır.
Burada bir noktayı daha atlamamak gerekir: Baki kalan yalnızca “söz” müdür? Elbette bununla sınırlı değil. Her bir davranış karesi bir sözdür. Bir tebessüm, bir söz; bir yardım eli, bir söz; hatta kimi zaman nitelikli bir sükût da bir söz sayılır. Haksızlık karşısında susmayan kimsenin sözü de, haddini bilenin vakur duruşu da bir ifadedir. Kare kare yaşanan ömrün her bir tablosu, kalıcı ya da geçici bir söz sayılır. Hayat, uzun bir cümledir; her anımız onun bir kelimesi. Bu cümlenin sonunda geriye ne kaldığı, kelimelerin nasıl seçildiğine bağlıdır.
Âyet-i kerimede zikredilen bu sırr-ı bekâ, Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin lisanında da şöyle dile getirilir:
“Kim İslâm’da güzel bir çığır (sünnet-i hasene) açarsa, hem o çığırın mükâfatını, hem de kendisinden sonra o yolda amel edenlerin sevabını alır; üstelik onların sevaplarından hiçbir şey eksilmez. Kim de İslâm’da kötü bir çığır (sünnet-i seyyie) açarsa hem o kötü çığırın günahını hem de kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahını yüklenir; onların günahlarından da hiçbir şey eksilmez.” (Müslim, Zekât, 69 (Hadis No: 1017); ayrıca İlim, 15)
Bu hadis, ağaç misalinin açılımıdır. Ağaç meyve verir; meyveden çekirdek düşer; çekirdekten yeni ağaçlar biter. Güzel bir çığır açan, aslında bir fidan dikmiştir. O fidan büyür, dallanır, budaklanır; altında gölgelenenlerin her biri, o ağacı dikenin defterine yazılır. Üstelik kimsenin hakkından bir şey de eksilmez. Bu, ilahî cömertliğin eşsiz bir tezahürüdür.
Madalyonun diğer yüzü ise ürperticidir. Kötü bir çığır açan, bir zehir tohumu ekmiştir. O tohum yayıldıkça, her yeni filiz onun hesabına yazılır. İnsan öldüğünde amel defteri kapanır derler; fakat bu iki kategori için de defter açık kalır.
FANİ ÖMÜRDE KALICI BİR İZ BIRAKMAK
Mevlânâ’ya nispet edilen, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız; bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir” sözü de bu mânâyı hatırlatır. İnsan, yalnızca toprağa emanet edilen bedeninden ibaret değildir. Öğrettiği hakikatte, yetiştirdiği güzel insanda, iyileştirdiği gönülde ve ardında bıraktığı hayırda da bir iz taşır.
Netice olarak meyvesi bitmeyen bereketli bir ağaca benzemek, ham bir hayal değildir. Kökü sağlam, dalı semada bir hayat yaşayana, Rabbimiz böylesi bir bereket lütfeder. Önemli olan, her gün ektiğimiz tohumun ne olduğunu bilmek ve her sözümüzün, her bakışımızın, her davranışımızın bir gün meyveye duracağını unutmamaktır. Öyleyse insanın asıl meselesi, dünyada ne kadar kaldığı değil, giderken hangi mirası geride bıraktığı olmalıdır.
Kaynak: Adem Ergül, Altınoluk Dergisi, Sayı: 489









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!