Çocuk Bakan Kişilerde Olması Gereken Özellikler

Küçük bir çocuğun bakım ve terbiyesinde sorumluluğu olan kişilerde aranan nitelikler nelerdir?

Küçük çocuğun bakım ve terbiyesini üstlenecek kimsede bir takım niteliklerin bulunması gerekir. Bunları üç bölüme ayırmak mümkündür. 1) Ortak nitelikler, 2) Yalnız erkekte bulunması gereken nitelikler. 3) Yalnız kadında bulunması gereken nitelikler.

ÇOCUĞUN BAKIM VE TERBİYESİNİ ÜSTLENECEK KİMSEDE BULUNMASI GEREKEN NİTELİKLER

1) Erkek ve Kadında Aranan Ortak Nitelikler

Çocuğun bakım işini üstlenecek erkek veya kadında şu niteliklerin bulunması gerekir.

a) Ergen olmak: Temyiz gücüne sahip olsa bile küçük çocuğun, başka çocuk üzerinde hıdâne hakkından söz edilemez. Çünkü kendi işlerini göremeyen kimsenin başkasının iş ve hizmetini görmesi beklenemez.

b) Akıllı olmak: Akıl hastası veya bunağın hıdâne hakkı bulunmaz. Bunlar da ergen olmayan çocuk gibi kendileriyle ilgili iş ve hizmetleri göremedikleri gibi, bir çocuğun bakım sorumluluğunu da üstlenemezler.

Mâlikîlere göre hıdâne hakkı sahibinin ayrıca “reşid” olması da gerekir. Bu yüzden malını saçıp savuran, akıl dışı israflar yapan sefih kimse bir çocuğun bakım sorumluluğunu üstlenemez. Diğer yandan Mâlikîlere ve Hanbelîlere göre hıdâne işini üstlenecek kimsede cüzzam, baras vb. insanların nefretini çeken, bulaşıcı olduğu için çocuk bakımından tehlikeli olabilen bir hastalık da bulunmamalıdır.

c) Çocuğu terbiye etmeye, korumaya ve işlerini yapmaya gücünün yetmesi: Yaşlılık, hastalık veya işlerinin çokluğu gibi bir nedenle, çocuğun bakım ve terbiyesini yürütemeyecek durumda olan kimsenin hıdâne hakkı bulunmaz.[1]

Bir iş veya meslekte çalışan bir kadının yaptığı iş, çocuğun bakım ve terbiyesine engel olacak yoğunlukta ise, kadın hıdâne ehliyetine sahip olamaz. Yaptığı iş, çocuğun bakım ve terbiyesine engel olmuyor veya kadın bir yakınının ya da hizmetçisinin yardımı ile çocuğun bakım işlerini yürütüyorsa hıdâne hakkı düşmez.

d) Ahlâk bakımından güvenilir olması: Çocuğun terbiyesi ve ahlâkının güzelleşmesi konusunda güven vermeyen kimsenin hıdâne hakkı sabit olmaz. İster kadın, ister erkek olsun, fâsık olan veya zinakârlıkla ün yapmış yahut haram eğlencelere dalmış bulunmakla tanınmış olan kimsenin bu durumu, çocuğun bakım ve terbiyesini etkileyecek ölçüde ise hıdâne hakkı elinden alınır.

İbn Âbidin (ö.1252/1836); annenin hıdâne hakkına engel olan fısk’ı, çocuğun kendisi ile zayi olacağı fısk olarak sınırlamıştı. Bu yüzden anne çevrede ahlâksız olarak tanınmış olsa bile, çocuk onun bu durumunu kavrayabilecek bir yaşta değilse, hıdâne hakkı devam eder. Çocuk bu ahlâksızlığın anlamını kavrayacak yaşa gelince, onun ahlâkının bozulmasını önlemek gayesiyle, çocuk ondan alınır ve bir sonraki hıdâne hakkı sahibine verilir.[2]

Asabeden olan fâsık erkeğin ise, hıdâne hakkı bulunmaz.

Mâlikîlere göre, çocuğun bakıldığı yer ve yakın çevrenin de ahlâk bakımından güvenilir olması gerekir. Bu yüzden evinde veya yakın çevresinde çocuğa zarar verebilecek fâsıkların bulunduğu kimse, hıdâne hakkını kaybeder.

e) Müslüman olması: Çocuğun bakım işini üstlenecek kimsenin dini erkek veya kadın oluşuna göre değişiklik gösterir. Şâfiî ve Hanbeliler bu konuda cinsiyet ayırımı yapmaksızın her iki cins için de kâfirin Müslüman üzerinde hıdâne hakkının bulunmadığını söylemişlerdir. Delil, bu durumda velâyet hakkının da olmamasıdır. Diğer yandan çocuk dini konuda fitneye düşebilir.

Hanefî ve Mâlikîlere göre ise, hıdâne hakkı sahibi kadınsa, bu çocuğun annesi veya başkası da olabilir, Müslüman olması şart değildir. Bu yüzden ehl-i kitap bir kadınla evli bulunan erkekten olan çocukların hıdâne hakkını anneleri üstlenebilecektir. Delil sünnettir. Hz. Peygamber, (s.a.v.) bir çocuğu Müslüman olan babası ile müşrik bulunan annesi arasında muhayyar bırakmış, çocuğun annesine yöneldiğini görünce de şöyle dua etmiştir: “Allahım! Bu çocuğu doğru yola ilet ve onun gönlünü babasına çevir.” [3]

Çocuk gayri müslim olan kadın bakıcısının yanında kaç yaşına kadar kalabilir? Bunun ölçü ve sınırı nedir?

Hanefîlere göre, çocuk hıdâne hakkına sahip olan annesinin veya başka gayri müslim kadının yanında yedi yaşına ulaşmakla dinler arasındaki farkı anlayıncaya veya kadın ona kendi dini konusunda bilgi vermeye başlayıncaya yahut onu kilise ya da havraya götürünceye veyahut ona şarap içirip, domuz eti yedirmeye kalkışıncaya kadar kalabilir. Böyle bir durum görülünce, hıdâne hakkı elinden alınır ve Müslüman olana verilir.

Mâlikîlere göre ise çocuk hıdâne süresinin sonuna kadar gayri müslim olan bakıcının yanında kalabilir. Ancak İslâm’ın yasakladığı şarap, domuz eti ve benzeri haramlardan korunması için gerekli önlemler alınır.

Bakım ve terbiye hakkı sahibi erkek olursa, bunun Müslüman olması ve bakımı üstlenilecek çocukla dinlerinin bir olması da şarttır. Çünkü hıdâne bir çeşit şahıs üzerinde velâyettir. Din ayrılığı ise bu velâyete engeldir. Diğer yandan hıdâne, miras hakkına dayanır. Din ayrılığı erkeklerin asabe olması yoluyla mirasçı olmalarına engeldir. Bu yüzden Hristiyan veya Yahudi olan bir küçük çocuğun, biri Müslüman diğeri gayri müslim iki kardeşi olsa, bunlardan gayri müslim olan hıdâne hakkına sahip olur. Bu durum İslâm’ın din ve vicdan özgürlüğüne verdiği önemi gösterir.

Malikîlere göre, erkek olan hıdâne hakkı sahibinin de kadın gibi Müslüman olması şart değildir. Çünkü gerçekte erkek hıdâne hakkını eşi, anne, teyze veya hala gibi bir yakınının yardımı ile yürütür. Bu da hıdânenin kadının hakkı olduğu anlamına gelir.[4]

2) Kadının Bakım Hakkı ile İlgili Özel Şartlar

Yukarıda belirttiğimiz niteliklere ek olarak, çocuğun bakımını üstlenecek olan bir kadında şu şartların bulunması da gerekir.

a) Hıdâne hakkı sahibi kadının, çocuğun mahrem nesep hısımlarından olması. Annesi, kız kardeşi ve teyzesi gibi. Eğer bu kadın çocuk için yabancı olursa, hıdâne hakkı sabit olmaz. Nitekim süt anne ve süt kız kardeş böyledir. Yine çocuğa yakın olmakla birlikte, arada evlenme engeli bulunmazsa, hıdâne hakkı sabit olmaz. Amca, dayı, hala veya teyze kızları bu niteliktedir.

b) Çocuğa yabancı bir erkekle evli bulunmaması. Kocasından ayrılan veya kocası ölen bir kadın, başka bir erkekle evlenirse, önceki kocasından olan çocuğu üzerindeki hıdâne hakkını kaybeder. Çünkü bu yeni kocası çocuğa sert ve katı muamele yapabilir, ya da kadın onun yanında çocuğu ile uğraşacak yeterli zamanı bulamayabilir. Delil Hz. Peygamber’in, elinden çocuğu alınmak istenen boşanmış bir kadına söylediği şu sözdür. “Başkası ile evlenmediğin sürece, sen çocuk üzerinde daha fazla hak sahibisin.” [5]

Ancak kadın, çocuğa mahrem olan bir yakın hısımı ile evlenmişse bu sakınca ortadan kalkar. Çocuğun amcası ile evlenmesi gibi.

c) Bakımı üstlenen kadının, çocuğun yakını bile olsa, ona buğzedilen ve değer verilmeyen bir evde oturmaması. Çünkü onun böyle bir yerde kalması çocuğun ezaya uğramasına yol açabilir.

d) Çocuğun babası takirse, kadının bakım işini ücretsiz yapmayı üstlenmiş olması. Aksi durumda, hısımlar arasında hıdâne işini ücretsiz yapan çıkarsa, ücretle yapmak isteyenin bu hakkı düşer.[6]

Dipnotlar:

[1]. Kâsânî, age, IV, 41-42; Şirâzî, age, II, 169; İbn Âbidîn, age, II, 871 vd.; Şirbînî, age, III, 454, 456, 459; İbn Rüşd, age, II, 56. [2]. İbn Âbidîn, age, II, 871 vd. [3]. İbn Mâce, Ahkâm, 22; Tirmizî, Ahkâm, 21; Ahmed b. Hanbel, II, 246. [4]. İbn Âbidîn, age, II, 871 vd. Zekiyûddin Şa’ban, age, s. 624; Zühaylî, age, VII, 727, 728. [5]. Ebû Dâvûd, Talâk, 35. [6]. Zühaylî, age, VII, s. 729; Şâban, age, s. 623, 624.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, Erkam Yayınları

ÇOCUGUN BAKIM VE TERBİYESİNDEN KİM SORUMLUDUR?

Çocuğun Bakım ve Terbiyesinden Kim Sorumludur?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.