Batıl Evlilik Nedir?

İslam’a göre batıl evlilik ne demektir? Mut’a nikâhının hükmü nedir? Batıl evliliğin sonuçları nelerdir? İşte cevapları.

Rükünlerinde veya meydana gelme şartlarında bir eksiklik bulunan evliliğe “bâtıl evlilik” denir. Akıl hastası bulunan kimsenin bizzat evlenmesi, gelecek zaman siygası ile evlilik akdi yapmak, tercih edilen görüşe göre kız kardeş, hala, veya teyze gibi mahrem hısımlarla evlenmek, başkası ile evli olan bir kadınla bu evliliği bilerek evlenmek, Müslüman bir kadının gayri müslim bir erkekle evlenmesi, Müslüman erkeğin Allâh’a ortak koşan bir kadınla evlenmesi ve mut’a nikâhı ile evlilik bâtıl nikâh niteliğindedir.

BÂTIL EVLİLİĞİN SONUÇLARI

Batıl sayılan evlilik birleşme olsun veya olmasın evliliğe ait bir sonuç doğurmaz, burada cinsel birleşme helâl olmaz; kadına mehir, nafaka gerekmez, eşler arasında miras cereyan etmez, sıhrî hısımlık doğmaz, tarafların cinsel birleşmeden kaçınmaları gerekir; eşler kendiliğinden ayrılmazlarsa, hakim zorla ayırır. Kadına iddet gerekmez. Ancak kadının yeniden meşru bir evlilik için bir ay veya bir hayız süresince beklemesi gerekir. Buna “istibrâ” denir.

Ebû Hanîfe doğacak çocuğun babasız kalmaması için evlenme yasağı bulunan bir kadınla evlenmeyi, cinsel birleşme olmuşsa, bâtıl değil, fâsit olarak nitelendirmektedir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed ise evlenme yasağı bulunan kadınlarla evlenmeyi de bâtıl saymıştır.

Osmanlı Devleti uygulamasında bu görüş tercih edilmekle birlikte 1917 tarihli H.A.K. Ebû Hanîfe’nin görüşünü esas alarak bu çeşit evlilikleri fâsit saymıştır.

Ancak şunu da belirtelim ki, H.A. Kararnâmesi fasit-bâtıl nikâh ayırımı konusunda Ebû Hanîfe’nin görüşünü tercih etmişse de, bu ayırımı yaparken Hanefî mezhebinin kriterlerine uymamıştır. Nitekim Müslüman bir kadının gayri müslim erkekle olan evliliği dışındaki, sıhhat şartlarında eksiklik bulunan bütün nikâhları fâsit olarak niteleyen kararnâme, fâsit ile bâtıl terimlerini birbirine karıştırmıştır.[1]

Biz burada ayrıca önemine binaen bâtıl nikâh çeşitleri arasında yer alan ve günümüz Ca’ferî mezhebi mensupları arasında meşrû sayılan “mut’a nikâhı” üzerinde duracağız. Mut’a nikâhı nedir? Şartları nelerdir? Dayandığı deliller nelerdir? Neshedilmiş midir? Aşağıda bu soruların cevabını bulmaya çalışacağız.

MUT’A NİKÂHI NEDİR?

1) Mut’a ve geçici (muvakkat) evlilik:

Bir kimse, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadına; “Şu kadar para karşılığında şu kadar süre senin cinsel yönlerinden yararlanayım” veya “şu kadar para karşılığında beni cinsel yönlerinden yararlandır” diyerek teklifte bulunsa, kadın da kabul etse “mut’a nikâhı” söz konusu olur.

Bazı fıkıh kaynaklarında süresi belirlenen “muvakkat nikâh” mut’a nikâhının bir çeşidi olarak nitelendirilmiş ise de bu iki çeşit nikâh arasında bazı ayrılıklar vardır. Ezcümle; geçici nikâh şahitlerin önünde, belli bir süre zikredilerek evlilik ifade eden sözcükler kullanılmak sûretiyle yapılır. Mut’a nikâhı ise mut’a sözcüğü veya bu anlamda “kadının cinsel yönlerinden yararlanma” gibi ifadeler kullanılarak akdedilir. Bunda sürenin zikredilmesi gerekmediği gibi, şahit bulunması da şart değildir.

Dört mezhep imamına ve sahabe çoğunluğuna göre mut’a nikâhı ve bunun benzerleri haramdır ve bâtıldır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi yalnız İmam Züfer (ö.158/775) geçici evlilikte süre şartını geçersiz sayar ve böyle bir nikâh akdini süresiz olarak meydana gelmiş kabul eder. Çünkü nikâh fâsit olan şartlarla bâtıl olmaz. Çoğunluk müctehitler ise geçici evliliği de mut’a evliliğine kıyas ederek bu konuda “akitlerde itibar lafza değil manayadır” prensibini esas almışlardır.[2]

İmâmiyye Şiası ise Müslüman veya ehl-i kitap kadınla yapılacak mut’a veya geçici evliliği caiz görmüştür. Ancak bu evlilik zina eden kadınla yapılırsa mekruh olur.

2) Mut’a evliliğini meşrû görmeyenlerin dayandığı deliller:

Kur’ân-ı Kerîmde şöyle buyurulur:

“Onlardan yararlanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini veriniz. Ancak mehir belirlendikten sonra karşılıklı rıza ile artırıp eksiltmenizde size bir günah yoktur.”[3]

Yukardaki ayette evlilik akdinin kadına mehir hakkı verilerek yapılması isteniyor. Ayetteki “istimtâ” dan maksat “nikâh akdi” dir. Âyetin baş tarafı ile önceki ve sonraki âyetler bir bütün olarak değerlendirilince bu anlam çıkar. Mehir için kullanılan “ücret” ifadesine gelince, nikâh konusunda mehir “ecr ve ücret” olarak ifade edilir. Şu âyetlerde bunu görmek mümkündür:

Câriyelerle evlilikten söz eden aşağıdaki ayette, verilecek bedele ücret denir:

“Onları sahiplerinin izniyle kendinize nikahlayın. Ücretlerini de güzellikle onlara verin.”[4]

“Ey Peygamber! Biz, ücretlerini verdiğin kadınları sana helâl kıldık”[5] Bu âyetlerde “ücret”ten “mehir” anlamı kastedildiği açıktır.

Bazı gazvelerde Allah Rasûlünün mut’a nikahına izin vermesi zarûret nedeniyle olmuştur. Sonra Rasûlüllah (s.a.v.) bunu kıyamete kadar ebedî olarak yasaklamıştır. Bu yasağı bildiren çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:

“Ey insanlar! Ben size kadınlarla mut’a nikahı yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah bunu kıyamete kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut’a nikâhlı kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiğiniz hiç bir şeyi almayın.” [6]

Seleme b. el-Ekva’ (r.a.)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlüllah bize Evtâs yılında üç gün süreyle mut’a nikâhına ruhsat verdi, sonra bunu yasakladı.”[7]

Sebre b. Ma’bed’den (r.a.) nakledilmiştir: “Allâh’ın Rasûlü, Vedâ Haccı’nda mut’a nikâhını yasaklamıştır.”[8]

İmam Mâlik Zuhrî’den, onun da senediyle Hz. Ali’den naklettiğine göre şöyle demiştir: “Rasûlüllah Hayber gazvesinde, mut’a nikâhını ve evcil eşek etini yasaklamıştır.”[9]

Diğer yandan Abdullah b. Abbas’ın yalnız zaruret halinde mut’ayı caiz gördüğü rivayet edilir. Ancak onun daha sonra bu görüşünden döndüğü de nakledilir. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbas’tan şunu nakleder: “Sübhanallah! Ben neye fetva vermişim. Mut’a nikâhı, murdar ölmüş hayvan eti gibi yalnız darda kalan için helâl olur. Şiîlere gelince, onlar bunu genişlettiler, hükmü zarûret olana olmayana, mukîm veya yolcu herkese teşmil et­tiler.”[10]

İbn Abbas’a (r.a.) göre, aşağıdaki ayetin inişiyle mut’a nikâhı yasağı süreklilik kazanmıştır:

“O mü’minler ırzlarını koruyanlardır. Ancak nikâhlı eşleri ve sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri bundan müstesnadır.”[11] İbn Abbas şöyle demiştir: “Bu ikisi dışında kalan her cinsel temas haramdır.”[12]

Ümmet, ihtiyaç duyulmasına rağmen mut’a’yı menetmiştir. el-Hattâbî’ye göre Şiîler bu konuda Hz. Ali’ye de muhalefet etmişlerdir. Çünkü Hz. Ali mut’a ruhsatının neshedildiğini söylemiştir.[13]

Şâfiî, Mâliki ve Hanbeli mezheplerine göre geçici nikah ile mut’a nikâhı aynı nitelikte olup her ikisi de bâtıldır. Ancak kimi kaynaklarda bâtıl yerine fâsit terimi kullanılarak nikâh şüphesi yüzünden tarafların doğrudan zina töhmetine karşı korundukları görülür.

Nitekim Mâlikî fakihlerinden İbn Rüşd (ö.520/1126)’e göre mut’a nikâhı şahitlerin önünde, mehir belirlenerek ve veli aracılığı ile, belli bir süre için yapılır. Akit süreli olduğu için fâsit olur. Bu yüzden boşama gerekmeksizin feshedilir. Böyle bir evliliğe cür’et eden erkek ve kadına ise ta’zîr cezası (İslâm devleti’nin belirleyeceği bir ceza türü) uygulanır. Bununla, doğacak çocuğun nesebi sabit olur ve kadına iddet gerekir. Ancak mut’a evliliği cinsel temastan önce feshedilmiş olursa mehir vermek gerekmez. Cinsel temastan sonra feshedilirse, tercih edilen görüşe göre, miktarı belirlenmiş olsun veya olmasın mehir gerekli olur.

İbn Rüşd daha sonra mut’a nikâhının Hz. Peygamber tarafından haram kılınmış olduğunu bildiren haberlerin tevatür derecesine ulaştığını, ashab-ı kiramın çoğunluğunun ve ensar fakihlerinin tamamının da bu haramlığı benimsediğini belirtir. Son yasaklamanın ne zaman yapıldığı konusundaki görüş ayrılığını şöyle açıklar: Yasaklamanın Hayber gününde, Mekke Fethi veya Tebük Gazvesi yahut Veda Haccı veyahut Kaza Umresi yahut da Evtas vak’ası sırasında yapıldığına dair rivayetler vardır.[14]

Diğer yandan Hz. Ömer (ö.23/643)’in Devlet başkanlığı sırasında minbere çıkarak mut’a’nın haram olduğunu ilan etmek ihtiyacını duyduğu dikkate alınırsa, ashab-ı kiramın bu konuda o güne kadar görüş birliği içinde olmadığı anlaşılır.[15] Konuyu şu şekilde değerlendirmek daha uygundur:

Aslında yasak devam ederken Hz. Ömer yasağı ihlal edenleri dikkate alarak son noktayı koymuştur.

Sonuç olarak mü’min, kitap ve sünnette esasları belirlenen meşrû evlilik yolunu tercih etmelidir. Mut’a’ya Allâh’ın Rasûlü bazı zarûret durumlarında ruhsat vermişse de, daha sonra bunun yasaklandığı anlaşılmaktadır. Diğer yandan Hz. Peygamberin evlenemeyen gençlerden, zinaya karşı nafile oruç tutarak korunmalarını istediği dikkate alınırsa, İslâm’ın ömür boyu süren sıcak aile yuvası müessesesini korumayı hedeflediği sonucuna varılır.

Dipnotlar:

[1] bk. H.A.K. mad, 52-58; Akgündüz, Osmanlı Hukuk Külliyatı, D.Ü.H.F. Yayını Diyarbakır, 1986, s. 324, 325; Halil Cin, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Konya, 1988, s.303, 304; Cin - Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Konya, 1989, s. 80-81. [2] bk. Kâsânî, age, II, 272, 273; Meydânî, el-Lübâb, İstanbul t.y., tıpkı basım, neşr. Dersaadet, III, 20, 21; Bilmen, age, II, 25. [3] Nisâ, 4/24. [4] Nisâ, 4/25. [5] Ahzâb, 33/50. [6] Müslim, Nikâh, 22; İbn Mâce, Nikâh, 44; Darimî, Nikâh, 16; İbn Hanbel, III, 406. [7] Müslim, Nikâh, 18; A.b. Hanbel, I, 142, IV 55. [8] Buhârî, Megâzî, 38; A.b. Hanbel, I, 79, III, 404, 405. [9] Müslim, Nikâh, 25-30, 32, Sayd, 23; Şevkânî, age, VI, 20; Zeylâî, age, III, 177. [10] Zühaylî, age, VII, 67, 68. [11] Mü’minûn, 23/5, 6. [12] Tirmizî, Nikâh, 28; Şevkânî, age, VI, 135. [13] Kâsânî, age, II, 273; Sâbûnî, age, 2. baskı. Dımaşk 1977, I, 457; Zühaylî, age, VII, 68. [14] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 49-50; Bilmen, age, II, 26. [15] Sâbûnî, age, I, 273.

Kaynak: Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, Erkam Yayınları

MUTEBERLİK BAKIMINDAN EVLİLİGİN ÇEŞİTLERİ

Muteberlik Bakımından Evliliğin Çeşitleri

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.