Azerbaycan’ın Şeki Bölge Müftüsü Hacı Selim Efendi Kimdir?

Azerbaycan Şeki Müftüsü Hacı Selim Efendi kimdir? Azerbaycan'da İslami faaliyetleri nasıl başlattı? Azerbaycan'da Komünist rejimin dağılmasından sonra bölgedeki Müslümanlar için ne gibi faaliyetlerde bulundu? Hizmet ehli, gönül insanı, Kur’ân âşığı Hacı Selim Efendi hakkında bilmemiz gerekenler...

Kardeş Azerbaycan’ın mânevî ikliminin mühim sîmâlarından, hizmet ehli, gönül insanı, Kur’ân âşığı Hacı Selim Efendi’yi rahmetle yâd ediyoruz.

Selim Efendi, Sovyet rejiminin yetmiş yılda yaptığı ağır mânevî tahribattan yüreği yanan, dertli bir mü’mindi. Yıkılıp yok edilen câmiler, toprağın altında kefensiz yatan din hâdimleri, onun yüreğini kanatmaktaydı. Yetmiş yıllık bir komünist rejimin ardından milletinin maddî açlığından ziyade mânevî açlığıyla dertlenen şuurlu bir müslümandı. Zira dinlerini öğrenmek ve öğretmek için ne bir medrese kalmıştı, ne muallim, ne de Kur’ân-ı Kerîm.

Kendisi kilometrelerce uzak bir yere gidip gelerek Kur’ân öğrendiğini, okuyacak Kur’ân-ı Kerîm bulamadıklarını, bir Kur’ân-ı Kerîm nüshasının ancak 600 kg şeker fiyatına alınabildiğini söylemişti.

TÜRKİYE'YE ZİYARETİ VE TALEPLERİ

Azerbaycan’ın istiklâline kavuştuğu ilk zamanlarda Selim Efendi, 1992 yılının soğuk ve karlı bir kış günü, bağrı yanık bir hâlde geldi. Kısa bir tanışma faslından sonra dedi ki:

“–Peygamber Efendimiz’in güzel bir hadîs-i şerîfi var: «Özü tok, komşusu aç yatan bizden değildir.»[1] Allâh’a şükürler olsun ki bizim midemiz toktur. Ama bizim rûhumuz aç, dînimize açız. Elimizde hiçbir imkân yok. Ben bir din hâdimiyim, ama ne hâlde olduğumuzu bir Allah bilir!” dedi. “Sizin bir Kur’ân kursu talebeniz bile bizlerden daha bilgilidir. Gusül abdesti bilmeyen sayısız gencimiz var. İçimizde Fâtiha’yı bilen insan bile yok kadar azaldı. Babamızın kabrinde bir Fâtiha okuyamıyoruz. Ne olur gelin, halkımıza İslâm’ı öğretin!..” dedi.

İşte Hacı Selim Efendi Türkiye’ye geldiği zaman böylesine yanık bir yürek getirmişti. O yanık yürek; bizim gönüllerimizi de aldı yanında götürdü. Demek ki asıl mesele, kalbi ümmetin dertleriyle dertlenen bir rahmet dergâhı hâline getirebilmek. Selim Efendi, o vaziyette geldi buraya. “Biz yanıyoruz!” dedi. Hattâ şu misâli verdi:

“–Azerbaycan gençliğinin mâneviyâtı, cayır cayır yanan bir bina gibi. Sizde ise itfaiye var. Gelip bu yangını söndürmezseniz, iki elim yakanızda!..” dedi.

İşte Kafkaslardan gelen bu yanık yürek, bizi Azerbaycan’ın Şeki şehrine davet etti. İlk fırsatta 6 kişilik bir heyetle Bakü’deydik. Selim Efendi -yollar kardan dolayı kapalı olmasına rağmen- geldi, bizi Bakü’de karşıladı.

Gece yarısı arkadaşlarımızla beraber Şeki’ye vardık. O geç vakitte halk bizi karanfillerle karşıladı. Zira daha evvel radyodan, “Türkiye’den âlimler gelecek” diye anonslar yapılmış. Civar şehirlerden genciyle-yaşlısıyla insanlar akın akın gelmişlerdi. Sanki evlâdını kaybetmiş bir anne-babanın, uzun bir ayrılıktan sonra yeniden kavuşması gibi duygu dolu bir manzara yaşandı. Onların o muhabbet, heyecan, samimiyet ve gayretleriyle Cenâb-ı Hak -elhamdülillâh- önümüze geniş ufuklar açtı. Azerbaycan’da bir dînî hizmet seferberliği başladı.

Vakfımızın katkılarıyla orada medreseler açıldı, buradan hocalar ve kitaplar gönderildi. Selim Efendi’nin dînî ilimlere öyle bir iştah ve iştiyâkı vardı ki buradan gönderilen ciltlerce fıkıh ansiklopedisini bile satır satır, başından sonuna kadar okuyup bitirmişti. Sanki onlarca senelik mahrumiyeti, bir an evvel telâfî edebilme gayret ve heyecanı içindeydi.

Azerbaycan’da yapılan dînî hizmetler, halk nezdinde büyük bir hüsn-i kabûle mazhar oldu. Zira insanlar, kaybettikleri kıymetli bir varlığı yeniden bulmuşçasına dinlerine büyük bir şevkle sarıldılar.

Hacı Selim Efendi de bu gayretlerin en ön safında koştu. Harâbe hâldeki nice caminin yeniden inşası için olsun, Kur’ân eğitimine talebe toplamak için olsun, büyük fedakârlıklar sergiledi.

Vakfımız yüzlerce talebeyi Türkiye’ye getirip okuttu. Selim Efendi, kendi kızını da ilk talebe grubuyla İstanbul’a tahsil için gönderdi. Sonra da nice gencin ülkemizde tahsil görmesi için gayret gösterdi. Yetişen bu talebeler, memleketlerine döndüklerinde buranın mânevî iklimini oraya taşıdılar. Uzun yıllar boyunca birbirinden ayrı düşmüş iki kardeş halkın gönülleri arasında yeniden muhabbet köprüleri inşâ ettiler. Hattâ bu muhabbet o kadar büyüdü ki bugün de âdeta iki devlet bir millet olan kardeş halklar arasında büyük bir gönül sermayesi olarak devam etmektedir. Zaten dil olarak, örf ve âdet olarak, bilhassa Anadolu’nun doğu vilâyetleriyle büyük bir mizaç beraberliği de vardı. Yetişen bu talebelerle, kısa zamanda çok daha büyük bir inkişaf gerçekleşti. Azerbaycan’ın dînî hayatı, mühim bir gelişme kaydetti.

Tabi bütün bu gayretlere himâyedarlık yapan Kafkas Müslümanları İdaresi Başkanı Muhterem Şeyhülislâm Allahşükür Paşazâde’ye de pek kıymetli yardımları dolayısıyla minnettarlığımızı ifade etmeyi bir vefâ borcu biliriz.

Azerbaycan’a ilk gittiğimizde oradaki insanları hakîkaten çok muzdarip ve tükenmiş bir hâlde bulmuştuk. Komünist rejim yıllarca sömürmüş, iyice perişan etmişti insanları. Alkol fiyatını iyice düşürmüş ki, herkes kolayca satın alıp tüketebilsin, millet sarhoş olsun, alkolik olsun, hiçbir zaman milletinin istiklâli ve mânevî değerleri hususunda bir şey düşünemesin. Böyle perişan hâle getirilmiş bir toplumla karşı karşıya idik. Ama iç dünyaları, aynen bizim Anadolu insanı gibi, tertemiz, pırıl pırıl insanlardı.

Azerbaycan halkının büyük bir kısmı Şiî, diğer kısmı Sünnî idi. Hattâ bana bir mecliste;

“–Siz Şiî misiniz, Sünnî misiniz? Size göre Şia nedir, Sünnîlik nedir?” diye sorulmuştu.

Cevâben dedim ki:

“–Gelin bizler Câfer-i Sâdık Hazretleri ile Ebû Hanîfe dönemine bakalım. Câfer-i Sâdık Hazretleri ile Ebû Hanîfe, hoca-talebe idi. İkisi birbirinin ayrılmaz bir parçasıydı. Biz o zamanki gönül birliği içinde, bugün İslâm kardeşliğini yaşayalım. Siyâsî mücadelelerin neticesi olan sun’î ihtilâf ve ayrılıkları bir kenara bırakalım. Her müslüman; Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbeti ve O’nun izinden gitmek mânâsında Sünnî’dir, Ehl-i Beyt muhabbeti ve onların mânevî değerlerine sahip çıkmak mânâsında Şiî’dir. Biz hâdiseye böyle bakalım. Bizler buraya İslâm kardeşliğini yaşamak, îman bağıyla kaynaşmak için geldik…”

Elhamdülillâh, öyle bir kardeşlik tesis edildi ki, bilhassa ümmeti bölmek isteyen yabancıların tahrik ettiği birçok ihtilâfın önüne geçilmiş oldu.

Velhâsıl ilk temelleri Selim Efendi vâsıtasıyla Şeki’de atılan mânevî gayretler, kısa zamanda Azerbaycan’ın bütün şehirlerine yayıldı. Ömrünü îman ve Kur’ân hizmetine adayan Hacı Selim Efendi, Azerbaycan’da genç nesillerin Kur’ân’la tanışmasında ve sayısız hâfızın yetişmesinde, böylesine mühim bir vazife icrâ etti. Onun vesîlesiyle birçok cami yapıldı, insanlar kendi dinlerini yeniden öğrenme imkânı buldu. Yani büyük bir hayır kapısının anahtarı oldu. Rabbimiz bu mübârek kapıdan feyz alan her mü’min vesîlesiyle ona ecirler ihsân eylesin.

15 Ağustos 2019’da ebediyete uğurlanan Hacı Selim Efendi’ye Allah’tan rahmet niyâz ediyoruz. Cenâb-ı Hak, Selim Efendi gibi din ve îman hâdimlerinin yerini boş bırakmasın. Onların hizmet aşkını gönülden gönüle taşıyacak gayret-i dîniyye sahibi, fedakâr Kur’ân hâdimlerinin adedini çoğaltsın. Âmîn!..

Dipnot: [1] Bkz. Hâkim, II, 15; Heysemî, VIII, 167.

HACI SELİM EFENDİ

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.