Arş'ı Titreten Bağ: Aile Yuvasının İlahi Sırları ve Sorumlulukları
Huzurlu bir toplumun temeli olan âile müessesesini, nikâhın mânevî hikmetlerini ve eşler arası muhabbetin esaslarını ayet ve hadisler ışığında inceleyin.
Cenâb-ı Hak vahdâniyeti kendisine münhasır kılmış, bütün mahlûkâtı çift olarak halketmiştir. Aralarına da cezb ve incizâb kanunu koyarak maddî ve mânevî kemâli, birbirleriyle bütünleşmelerine bağlamıştır.
ÂİLE YUVASI: NİKÂHIN KIYMETİ, MUHABBET VE SORUMLULUK
Hiç şüphesiz ki, eşref-i mahlûkât olan insanın fıtratında bulunan muhabbet temâyülü, ilâhî aşka yükselmenin ilk kademesini teşkil eder. Bu itibarla Allah Teâlâ, vermiş olduğu bu ulvî mertebenin muhafaza edilmesi ve insan neslinin temiz ve mübârek bir şekilde devamı için, âile hayatını zarurî kılmış ve nikâhı emretmiştir.
Nikâh ki, ahsen-i takvîm üzere yaratılan insana, insanlık şeref ve haysiyetini korumak hususunda mânevî ve ictimâî bir mahfaza vazifesi yapmaktadır. Bu vazife dolayısıyla nikâh, âile kurmanın en esaslı şartı, yani âile çatısının ana direğidir.
Kadın için nikâh; kadınlık duygu, istîdat ve meziyetlerinin yalnızca kocasına tahsîs edilmesidir. Bu da hanımın, hanımlık vakar ve haysiyetinin ilâhî bir muhafaza altına alınmasıdır. Erkek içinse nikâh, onu nefsin pek çok tuzağına dûçâr olmaktan kurtaran ve ona şerefli bir âile hayatı yaşatan ulvî bir mecrâdır.
Nikâh, rûhun sükûn ve huzuru yanında, bedenin nizâmını da temin eden yegâne müessirdir. Ahlâkın güzelliği onun sayesindedir. Âile saâdeti, toplumun refah ve terakkîsi, yine nikâhla gerçekleşir.
Kadın; kucağına aldığı yavru ile merhamet ve şefkat duygularının inkişâfına mazhar olur. Bir mürebbiyelik imtihanı yaşar.
Erkek ise; mes’ûliyet duygusunun gelişip kuvvetlenmesi yanında, âile reisi sıfatıyla, olgunluk basamaklarını tırmanmaya başlar. Çünkü âile, toplum bünyesi içinde en küçük, fakat en temel idârî ünitedir. Toplumlar, yapı taşları mevkiinde bulunan âilelerin sağlamlığı ile terakkî ederler.
İşte bundan dolayıdır ki, insanlığa rehber olan -genç yaşta semâya ref edilen Hazret-i Îsâ dışında- bütün peygamberlerin başından nikâh geçmiştir. Onları takip eden büyük ve mübârek şahsiyetlerin hayatları da böyledir.
Mü’min bir erkeğin, takvâdan sonra sahip olabileceği en kıymetli varlığı, sâliha bir hanımdır. Sâliha hanımlar, saâdet bahçelerinin en kıymetli tezyinâtıdır.
İnsanların bir erkek ve dişiden yaratılması gerçeğine mebnî olarak kurulan âile yuvasındaki hikmetler, Allâh’ın pek yüce âyetlerindendir. İdrak sahipleri için nikâhtaki ibretler hakkında âyet-i celîlede şöyle buyrulur:
“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda muhabbet ve merhamet tesis etmesi, O’nun âyetlerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir toplum için muhakkak ki ibretler vardır.” (er-Rûm, 21)
Bu âyet-i kerîme, birtakım hikmetleriyle birlikte izdivaçtaki en büyük gâyeyi göstermektedir: Hakkʼın rızâsına nâil olmak için muhabbet ve merhamet sahibi olmak...
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisiyle evlenilecek bir hanımın vasıfları ve tercih sebebi hususunda:
“Kadın dört şey, yani malı, güzelliği, soy-sopu ve dindeki kemâli için nikâhlanır. Siz dindar olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!..” buyurmuşlardır. (Buhârî, Nikâh, 15; Müslim, Radâ, 53)
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:
“Kişinin yüceliği dîninde, mürüvvet ve şerefi aklında, soy-sop güzelliği de (nikâhla korunan) ahlâkında gizlidir.” (Ahmed, II, 365)
Toplum ahlâkını muhafazada en müessir âmil, nikâh olduğu içindir ki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz onun zorlaştırılmaması hususunda ümmetini îkâz ederek:
“Nikâhın hayırlısı, külfetsiz olandır.” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 32)
Zira nikâhın zorlaştırılması, toplumda zinâ ve fuhşiyâtın artmasına sebebiyet verir ki, bu da bütün bir cemiyetin intiharı olur. Böyle bir çöküşten korunmanın yegâne çâresi, nikâh müessesesine ehemmiyet verip imkânı olmayan gençlere imkân sağlamaktır.
Tarihimizde bu amel-i sâlihe çok ehemmiyet verilmiş, tahakkuku için birçok vakıf te’sis edilmiştir. Hattâ Kösem Sultan’ın, dullara ve yetimlere yönelik evlendirme vakfı meşhurdur.
Muhyiddîn İbnüʼl-Arabî Hazretleri, nikâha teşvik edip evlenenlere yardımcı olmanın fazîleti hakkında şöyle buyurur:
“En üstün sadaka-i câriye, evliliğe vesîle olmaktır. Zira onların neslinden gelen kimselerin yaptıkları her iyilikten, vesîle olana da bir ecir vardır.”
EVLİLİKTE ÖLÇÜ: İSRAFTAN KAÇINMAK VE YUVANIN KUTSALLIĞI
Diğer taraftan, âile yuvasının kurulması yolunda yapılan merâsimlerde gâyet mütevâzı davranmak ve israftan kaçınmak zarurîdir. Ayrıca gayr-i şer’î birtakım yanlış hareketler ve âdetlerle bu mübârek teşebbüse kötü bir başlangıç yapmak da, hüsran kapısını aralamaktır. Ancak yüce Allâh’ın hükümlerine bağlı ve ahlâk kâidelerine uygun nikâh meclisleri mübârektir ve duâların makbûl olduğu mekânlardan biridir.
Hâsılı evlilik, İslâm’ın, üzerinde çok hassas bir şekilde durduğu, maddî ve mânevî yönleri bulunan ulvî bir müessesedir. Dolayısıyla bu ulvî müessesenin te’sisi hususunda son derece ciddiyet ve dikkat sahibi olmak zarurîdir. Aksi hâlde izdivâcı basit bir beraberlikten ibâret zannederek oluşturulan âile yuvaları, Arş-ı Âlâʼyı titreten hâdiseler olarak ifâde edilen yersiz boşanmalarla neticelenmektedir.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Evleniniz, boşanmayınız!.. Zira boşanma dolayısıyla Arş titrer...” (Ali el-Müttakî, IX, 1161/27874)
Hele zevk ve eğlence için boşanmak, hesap ve azâbı son derece çetin bir cürüm ve ağır bir zulüm olup merduttur. Bu da, Cenâb-ı Hakk’ın aslâ affetmeyeceği kul hakkını yüklenip helâk ve hüsrâna doğru gaflet dolu adımlarla yürümektir.
KARI-KOCA HAKLARI
İnsanın gerçek şahsiyet ve kimliği, en bâriz bir şekilde âile yuvasında ortaya çıkar. Bu yuva içinde “ihsan” duygusunun tezâhürü olan hâl ve davranışlar sergilenirse, âile mânevî bir seviye ve rûhâniyet kazanır. Peygamberler ve velîlerin âile hayatından hisseler alınır.
Âile saâdeti, iki tarafın, karşılıklı haklarını iyi kullanmasına bağlıdır.
Âile reisi erkektir. Âile riyâsetini düzgün yürütmek, daha ziyâde erkeğe bağlıdır. Âyette:
“Erkekler, kadınlar üzerinde idarecidirler...” (en-Nisâ, 34) buyrulmaktadır.
Bu üstünlük, zulüm ve tahakküm için değil, âile nizâmını sağlamak ve izdivaç hayatını korumak içindir. Âile reisliğinin erkeğe verilmesi, kadınların aşırı hissîliğinden dolayıdır. Kadın da ev içine âit hususlarda âmirdir. Bilhassa neslin korunması, ancak yüksek şefkat duyguları ile mümkündür.
Erkeğin; nafaka, mesken, muhârebe, namazda imamlık, liderlik gibi mükellefiyetleri üzerine alması; onun, itaatin kutbu olduğunu göstermektedir. Bu hâl, kadınlardan peygamber gelmemesinin de en mühim delillerindendir.
Önce Âdem -aleyhisselâm-’ın yaratılması, sonra Havvâ Vâlidemiz’in bir filiz gibi ondan neş’et etmesi, erkeğin öncülüğünü gösteren açık bir hakîkattir. Hazret-i Âdem’in sol kaburga kemiğinden yaratılan Hazret-i Havvâ’nın, tek candan kopan ikinci bir parça olduğu gerçeği, aynı zamanda kadın ile erkeğin, yakınlık ve kaynaşmasına en güzel bir îzahtır. Zira bütün mahlûkâtın var oluş sebeplerinin temel sâiklerinden biri de:
“Ben bir gizli hazine idim. Mârifetime muhabbet ettim de mahlûkâtı yarattım.”[1] beyânında ifâde edildiği üzere “muhabbet”tir. Bu da ilâhî aşka bir merhaledir. Zira ilâhî aşk, varlığın sebebi olduğu gibi, aynı zamanda gâyesidir de.
Bunun için, ilâhî aşka bir basamak olan sevme meyli, bütün canlılara ve bilhassa insana fıtrî olarak verilmiştir. Lâkin bu fıtrî temâyülün gerçekleşmesi, muayyen bir mecrâda olmalıdır. İşte bu mecrâ, nikâhtır. Bunun içindir ki İslâm âile hayatının temeli; muhabbet, ahlâk, fazîlet, dînî metânet, hüsn-i muâmele, merhamet, sadâkat, sabır, mukâvemet ve sulh u selâmet gibi mânevî cevherlerle tezyîn olunmuştur.
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ve Hazret-i Havvâ Vâlidemiz’le Cennetʼte başlayan âile hayatı, Allâh’ın takdîr ettiği izdivaç kanunu ile Âdemoğullarına intikâl etmiş, İslâm dîni ile ebedîleşmiştir. Gerçekten İslâm dîni, koyduğu kâidelerle âile hayatına Cennet huzuru ve dâimî bir baharın rahmet semâsı olmuştur. Bu saâdete nâil olabilmek için, nikâh ve izdivaç kanunu ile, birer Âdem ve Havvâ manzarası sergilemek, onlar gibi Allah muhabbeti ve takvâ yolunda kaynaşmak ve âdeta tek can ve tek nabız hâline gelebilmek zarurîdir.
Âile saâdetinin te’sisi hususunda âyet-i celîlelerdeki “ittekū” ifâdelerinin ihtivâ ettiği “takvâ” pınarından nasîb alabilmek çok mühimdir. Zira tarih boyunca şu dünya, zevc ve zevcenin birbirlerine karşı haklarına riâyetin bereketiyle âdeta cennet, riâyetsizliğin kötü âkıbetiyle de bir nevî cehennem hâline dönüşmüştür.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kadın hakları hususunda Vedâ Hutbesiʼnin bir bölümünde şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allâhʼın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!” (Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84; Ahmed, V, 30)
Bu itibarla hanımların, ev tanzîmi ve sâlih bir nesil yetiştirmek yolunda evlâtlarının ahlâkî yapıları ile meşgûl olmaları yerine, hanımlıklarına ve müstesnâ fıtratlarına zıt işlere yönlendirilmeleri; ne îmâna, ne de akıl, mantık ve iz’âna sığar. Çünkü âiledeki huzur ve saâdet, kadındaki ve erkekteki istîdatların yerli yerince kullanılması ve korunmasıyla elde edilebilir.
Kadınlığın kemâli, Allâh’ın verdiği güzel kâbiliyetleri muhafaza ile tahakkuk eder. Şayet kadın, husûsiyetlerini ilâhî tâyine ters bir sûrette yönlendirir ve kendi hakîkatine vedâ ederse, kıymetini mahveder; huzursuz ve bedbaht olur. Âile ocağını kurutur. Böylece toplum hayatı çoraklaşır.
Çağımızda kadınlarla erkekler arasında sun’î bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Yaratılıştaki husûsiyetlere zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik meziyetlerini zaafa uğratmakta ve âileyi yaralamaktadır.
Diğer taraftan, zamanımızdaki çocuk aldırma hâdiseleri, câhiliye devrindeki kız çocuklarını diri diri gömmenin modernleşmiş bir şekli olup asrın cinayetidir. Bu asrın yorgun ve bitik kadını ile câhiliye devrinin kadını arasında sadece bir kıyafet farkı kalmıştır. Bu ise, ruhsuz materyalist eğitimin meydana getirdiği bir toplum cinayetidir.
Nitekim Allah Teâlâ, bu cinayetlerdeki iğrenç hâlin ve merhamet mahrumluğunun acı âkıbetini, duyan ve hisseden gönüllere;
“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda...”[2] âyetlerindeki dehşet dolu tehditle beyân etmektedir.
Çocuk istememek; ilâhî lûtfa karşı nankörlüktür. Nikâhın ciddî gâyesine aykırılıktır. Ferdî, ictimâî, ahlâkî kıymet ve lezzetlere karşı duygusuzluktur.
Cenâb-ı Hak, her varlığı ve o varlığın her cüz’ünü, bir maksat için yaratmış ve o maksatla yaratılış gâyesini gerçekleştirmeye müsâit bir biyolojik ve psikolojik yapı lûtfetmiştir. İşte bu realite sebebiyle İslâm, yaratılış husûsiyetindeki gerçeği esas alıp insanı ona göre istikâmetlendirmiş, kadınlık ve erkeklik istîdatlarını, gerektiği şekilde yönlendirmiştir.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cihan kadınlarının zirvesinde bulunan kızı Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya bütün ev işlerini düzenlemesini, dâmâdı Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a da dış işleri tanzim etmesini emir buyurmuş, böylece bir âilede olması gereken iş bölümünü, fıtrî husûsiyetler çerçevesinde te’sis etmişti.
Ancak mübârek kızı Hazret-i Fâtıma, ev işlerinin çokluğu, buna mukâbil bedeninin zayıflığı ve evlâtlarının küçük olması dolayısıyla bir gün kendisine gelip yardımcı istedi. O rahmet ve merhamet Peygamberi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mübârek kızının bu isteğini hoş görmeyip kabûl etmedi. (Bkz. Buhârî, Fedâilü’l-Ashâb, 9)
Bizzat Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz tarafından, hem de iki gözünün nûru mübârek kızının şahsında bütün ümmete sergilenen bu misal, çok ibretlidir. Bu hakîkat istikâmetinde bilinmelidir ki, hanımların ev işleri ve neslin eğitimi ile bizzat meşgul olmaları, onların şerefini müstesnâ bir şekilde artırır.
ÂİLEDE BABALAR, ANNELER VE KARDEŞLER: HAKLAR VE SORUMLULUKLAR
Baba; âile huzur ve saâdetinin nâzım otoritesidir. Âilenin âdeta kartvizitidir. Zira babayı hayat mücadelesi ve evin geçimi ile mükellef kılan Allah -celle celâlühû-, onu kadına göre bedenen daha kuvvetli, rûhen de daha metânetli kılmıştır.
Babanın Mes’ûliyeti ve Annenin Ulvî Makamı
Âilede saâdetin sağlanması, hiç şüphe yok ki, iyi bir babanın olgun idaresine dayanır. Lâkin bir babadan, gücünün ve kazancının üstünde bir şeyler beklemek, anne ve çocuklar için hak değildir. Erkeğin vazifesi, israfa sapmamak ve lüzûmundan aşağı düşmemek şartı ile, ortalama bir gıda ve geçim temin etmektir.
Erkek, zengin dahî olsa, israftan korunmakla mükelleftir. Zira mülk, Allâh’a âit olduğu için insana sadece bir emanet olarak verilmiştir. İnsan bu şuur içinde hareket etmezse, israfın ağır mes’ûliyetini yüklenmiş olur. Burada insan karnının, bir tehlike kazanı olduğunu unutmamak gerekir. Onun infilâkı, maddî ve mânevî helâk sebebidir.
Misafirlere hâl ve şânına uygun bir sûrette ikramda bulunmak ise, âilenin mürüvvet vazifesidir.
Giyimde de îtidâli (dengeyi) muhafaza zarûreti vardır. Tefâhür, yani böbürlenmek ve çalım satmak gâyesiyle giyinme ve süslenmeler, dînen haramdır.
Allah Teâlâ buyurur:
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez!..” (Lokmân, 18)
Erkeğin âiledeki terbiyevî vazifesi, âile fertlerini dînî ve ahlâkî bakımdan olgunlaştırmaktır. Bir baba için evlâtlarının dünya ve âhiret saâdetini temine gayretten daha mühim bir vazife yoktur. Âile efrâdını ihmâli sebebiyle onları ebedî saâdetten mahrum eden bir babadan daha bedbaht bir kimse düşünülemez.
Baba ve anne, âile fertlerini, onların dînî duygularını ve ahlâkî güzelliklerini bozacak sohbetlerden, gayr-i İslâmî gezintilerden, menfî neşriyat, internet ve televizyon programlarının âfetlerinden korumak mecbûriyetindedir.
Nitekim Allah Teâlâ buyurur:
“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!..” (et-Tahrîm, 6)
Âile fertlerini muhafaza eden ve onların âhiret saâdetlerini hedefleyen fedakâr bir anne-baba, ne mübârek bir anne-babadır!.. Sâlih ve sâliha bir anne-babanın durumu, hadîs-i şerîfte ne güzel bildirilir:
“Allâh’ın rızâsı, ana ve babanın hoşnutluğunda; Allâh’ın gazabı ve azâbı da, ana ve babanın öfke ve kızgınlığında gizlidir.” (Tirmizî, Birr, 3)
Âilenin iç görüntüsünde ise, evi çekip çeviren, düzenleyen, toparlayıcı olan ve nesli yetiştiren unsurun anne olduğu gerçeği vardır. Bunun için anne; duygu derinliği, incelik, şefkat, merhamet, fedakârlık, çocuk bakımı ve neslin muhafazası gibi meziyetlerle teçhîz edilmiştir.
Anne, âilede babadan sonra gelen ikinci reistir. Bu bakımdan anneler, evlerin saâdet kaynağı, safâ ışığı ve nesil bereketidir.
Bizleri önce bir müddet karnında, sonra kollarında, ölünceye kadar da kalplerinde taşıyan annelerimize sevgi ve saygı hususunda onlara denk olacak bir varlık daha yaratılmamıştır. Kendisini âilesine hasreden vefâkâr ve fedakâr bir anne, engin bir sevgiye, yüksek bir saygıya, ömürlük bir teşekküre lâyıktır. Babanın yorgunluklarını, çocukların usandırıcı hırçınlık ve taşkınlıklarını eritecek fazîlet cevheri, ancak anne kalbinde bulunabilir. Bu ulvî kıymet dolayısıyladır ki Allah Teâlâ buyurur:
“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını vasiyet ettik! Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için;) «Önce Bana, sonra da ana-babana şükret!» diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.” (Lokmân, 14)
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Anne hakkına dikkat et! Onu başında taşı! Zira anneler, doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar dünyaya gelmeye yol bulamazlardı.”
Şefkat ve merhamet, en güzel bir şekilde anaların gönlünde yerini bulur. İnsandaki analık husûsiyeti, hiçbir mahlûkâtın analık mefhumuyla mukâyese edilemeyecek derecede üstündür. Çünkü insan yavrusunun yalnız fizikî varlığına değil, aynı zamanda rûhuna sunulacak ilk gıda da, anada tezâhür eder. O ana ki, Kâinâtın Rabbine en yakın olmak istîdâdıyla mücehhez olan insanı doğurmaktadır. Peygamberlerden en âciz fertlere kadar, beşer olan her varlık, hem fizikî, hem de mânevî olarak ilk gıdasını anadan alır. Analar, Yaratıcıʼnın ilâhî merhametinden en fazla nasîb almış varlıklardır.
Ancak analık mefhumu, tek başına numarasız bir gözlük gibidir. Bir akrep bile yavrularını sırtında taşırken, doğurduğu çocuğunu herhangi bir sâikle götürüp yol kenarına bırakan, vicdanını yitirmiş ana da anadır; buna mukâbil sakat doğmuş bir evlâdını yaşadığı müddetçe şefkat ve merhametiyle kuşatıp üzerine titreyerek koruyan ana da anadır!
Onun için, hanımların saâdet saltanatı, fazîletli birer anne olmaları ile başlamaktadır. Bilhassa:
“Cennet, annelerin ayakları altındadır!..”[3] hadîs-i şerîfi, sâliha anneler hakkında en yüksek bir şehâdet-i Muhammediyye’dir.
Anne, ilâhî kudretle genişletilmiş bir rahmet kucağıdır. Anneler, Rabbin Rahmân ve Rahîm esmâsının dünyadaki müstesnâ ve mûtenâ bir tecellîgâhıdır.
Mesnevî şârihi Tâhirü’l-Mevlevî, doğum esnâsında ikizleri ile beraber vefat eden bir annenin dramından çok duygulanır. Akrabalarını araştırır, buldurur:
“–Ben bu üç mevtâya tâziye olarak bir kabir taşı kitâbesi yazmak istiyorum!” der ve anne yüreğinin şefkat ve merhametini, şu dörtlüğü ile çok içli bir şekilde ifâdelendirir:
Bir Kitâbe-i Seng-i Mezar
Dünyada der-âğûşa ecel vermedi imkân,
Etti beni hem-makber iki yavrucuğumla.
Artık tutarak dest-i yetîmânelerinden,
Geldim Sana Rabbim, iki öksüz çocuğumla...
“Ecel, beni iki yavrucuğumla kabir yolcusu eyleyerek şu dünya hayatında (onları doya doya) kucaklamaya imkân vermedi. Ey Rabbim! Ben de yetim ellerinden tutup o iki öksüz çocuğumla Sana geldim...”
Evlât Nîmeti ve Terbiyesinin Ehemmiyeti
Evlâtlar, kalbî âhenk, vicdânî incelik ve ahlâkî düzeni bozulmamış âilelerde muhabbet bağlarını takviye ederek saâdete vesîle olan müstesnâ nîmetlerdir.
Hadîs-i şerîfte buyrulduğu vechile; çocuklar gönül meyvesidir.[4]
Yetiştirilen sâlih çocuklar, âhirette anne-babaları için Cehennemʼe karşı perde olacaklardır. Hadîs-i şerîfler, hayırlı evlât yetiştirenleri müjdeler. Hayırlı evlâdın, sadaka-i câriye olduğunu beyan buyurur. Bilhassa kız çocuklarına daha ayrı bir îtinâ göstermek zarurîdir. Çünkü onlar, yarınki âile yuvalarının temel taşıdır.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:
“Her kim, üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himâye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lûtuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse Cennetliktir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121/5147; Tirmizî, Birr, 13/1912; Ahmed, III, 97)
Bu müjdelere kulak ve gönül vermeyen ana-babalar; dünyanın zevk u safâsından vazgeçmeyen, çocuk sevgisindeki ince zevk-ı selîme eremeyen, evlenmenin ulvî gâyesinden bîhaber olan, nefsânî lezzetlerin hududunu aşamayan, tembel, hodgâm ve gâfil kişilerdir.
Nefsânî sebeplerle çocuk istemeyen eşler şunu düşünmelidirler ki, şayet kendi anne ve babaları da onları istememiş olsalardı, onlar bugün var olmayacaklar ve hayat nîmetinden mahrum kalacaklardı. Onlara, ibret almaları ve kendi insanlık seviyelerini ölçmeleri için, yavrularına ihtimam gösteren hayvanlara bir nazar atfetmeleri bile kâfîdir.
Âile İçi Hiyerarşi, Evlât Mükellefiyeti ve İtaat Ölçüsü
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tesis ettiği huzurlu âile çatısı altında çocuklar başıboş bırakılmamıştır. İslâm, onları, Allâh’ın rızâsının anne-babanın hoşnutluğunda olduğunu ve Cennetʼin annelerin ayakları altında bulunduğunu beyân ederek istikâmetlendirmiş, âileye ulvî birer bağ ile bağlamıştır.
Husûsiyle üzerinde durulan anne ve baba hakkı da, evlâtları yönlendiren en tesirli bir sâiktir. Cenâb-ı Hak buyurur:
“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine «Üf!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle!
Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve; «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi Sen onlara (öyle) rahmet et!» diyerek duâ et!” (el-İsrâ, 23-24)
Ana-baba hakkına riâyetten sonra, kardeşler arasında da, silsile-i merâtib vardır. Huzurlu bir âile çatısı altında bulunan ağabeylik, ablalık ve kardeşlikler, hep hak ve vazifeler dengesi içinde muhabbetle yerini alır. Ancak bu muhabbetin dışına çıkılır ve rızâ-yı ilâhîye mugâyir tarzda hareket edilirse, buradaki ölçü değişir. Şayet büyük ağabey, kendisine verilen mevkii adâletle muhafaza etmez de küçüklerine zulmederse, kardeşlerinin onu baba yerinde sayıp itaat etmeleri gerekmez. Böyle durumlarda “Allâh’a isyan hususunda mahlûka itaat yoktur.” kâidesine riâyet edilmelidir. Nitekim anne ve baba bile evlâdı yanlış yola sevk ederlerse, onlara dahî itaat edilmeyeceğini, sadece iyi muâmele ile iktifâ edilmesinin gerektiğini Cenâb-ı Hak şöyle beyân eder:
“Eğer onlar (ana ve baban), seni Bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu hususta senin için bir ilim (gerekçe, delil, zarûret, vs.) yoktur, (yani annelik ve babalık hakkı bir mecbûriyet ifâde etmeyeceği gibi, şirk koşmanı gerektirecek bir durumun mevzubahis olması mümkün değildir. Dolayısıyla) sakın onlara itaat etme! (Yine de) onlarla dünyada iyi geçin; (fakat) Bana yönelenlerin yoluna tâbî ol! (Çünkü) sonunda dönüşünüz ancak Banadır...” (Lokmân, 15)
Ancak böyle bir durum olmadığı, yani bütün âile fertlerinin îman ve İslâm çizgisinde olduğu âile yuvasında ise, bilhassa küçükten büyüğe doğru bir rızâ kazanma gayreti bulunmalıdır. Çocuklar, ana ve babanın rızâsını; ana, çocuklarla birlikte babanın rızâsını; baba ise, hepsi ile birlikte Allâh’ın rızâsını kazanma yolunda gayretle mükelleftir. Bu da hayatın gâyeli ve bereketli bir şekilde değerlendirilmesi demektir.
Âile Yuvası ve Huzur
Bütün bu söylenenler, ferdî ve ictimâî huzur, saâdet ve selâmetin en mühim temel taşının âile olduğunu göstermektedir. Bundan dolayıdır ki:
“Kişinin Cennetʼi, evidir!..” denilmiştir.
Bu demektir ki, -Allah muhafaza buyursun- onda Cehennem olma istîdâdı da vardır.
Dipnotlar:
[1] Bkz. İ. Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 132.
[2] et-Tekvîr, 8-9.
[3] Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125.
[4] Bkz. Tirmizî, Cenâiz, 36/1021.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!