Algoritmalar Altında Hür Kalmak Mümkün mü?
Dijital dünyada algoritmaların kuşattığı nefsi, Nebevî terbiye ve tezkiye ile özgürleştirme rehberi: Dikkatimizi ve kalbimizi nasıl muhafaza edebiliriz?
Her dönemin imkânları da imtihanları da kendine mahsustur. Bugünün dünden bir farkı varsa o da her şeyin ortalığa saçılmış olmasıdır. Geçmişte nefsi kışkırtan unsurlar çoğunlukla kişinin iç dünyası veya yakın çevresi kaynaklıydı. Bugün ise algoritmalarla, dikkatleri çalmaya çalışan dev platformlar var. Veriyi artırmak için korku, öfke, kıskançlık ve statü arzusunu bilinçli biçimde manipüle eden bu mekanizma nefisleri hiç olmadığı kadar palazlandırıyor.
Dijital teknoloji, her türlü arzuya anında ulaşmayı mümkün kıldı. Bilgiye, alışverişe, eğlenceye ve hazza erişimin neredeyse zahmetsiz olması sabır, emek ve erteleme yeteneklerini köreltti. Haz artık bastırılması gereken bir dürtü değil, sürekli erişilmesi gereken bir hak gibi algılanıyor. “Görünürsen varsın” anlayışı insanı bitmeyen bir yarışa zorluyor. Bu düzen huzur değil şeytan mesleği olan kıyas ve kaygı üretiyor.
DİJİTAL KUŞATMA VE YENİ NESİL KÖLELİK
Aile, komşuluk ve cemaat gibi güçlü bağlar yerini geçici, çıkar temelli ve kolay kopan ağlara bırakıyor. Güven, sadakat ve sorumluluk gibi toplumu ayakta tutan değerler aşınıyor. Kariyer ve güç arayışı çağdaş putlar halini aldı. Kanaat önderleri yok artık, kanaatleri kendilerinden menkul “bireyler” var. “Benim hissettiğim benim gerçeğimdir” anlayışı yaygınlaşıyor. Ortak hakikat zeminini daraltan bu süreçte algoritmalar, insanları kendi yankı odalarına hapsediyor. İnsanlar kendi zanlarında mahpuslar.
Kimsenin gözünü kapayamayacağı ahlâkî bir erozyon ile karşı karşıyayız. Bunu genellikle inanç zayıflığı ya da maneviyat eksikliği gibi başlıklarla açıklamaya çalışsak da mesele, bundan daha vahim bir muhtevaya sahip. Aynı anda hem çok şey bilen hem de nasıl davranacağını bilemeyen, iyi niyetli olduğu hâlde kırıcı olan, dini vecibelerini yerine getirmeye çalıştığı halde hoyrat davrananlara dönüştük. Bu terbiye ve tezkiye ihtiyacının derinden hissedildiğinin göstergesidir.
ARINMANIN YOLU: TEZKİYE VE TERBİYE
Tezkiye, kelime anlamı olarak temizlemek, arındırmak pak hale getirmek demektir. Mânevî anlamda nefsi kötü huylardan, kirden ve günahtan arındırma işlemine verilen addır. Bir tarlayı ekime hazırlamak için oradaki taşları, dikenleri ve yabani otları temizlemeye benzer. Terbiye ise büyütmek, beslemek, ıslah etmek ve mükemmele ulaştırmak demektir. Bir anlamda arınan boşluğun güzel ahlâkla doldurulması sürecidir.
“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems, 9) ilahi buyruğu tezkiye ve terbiyenin hepimiz için hayat gayesi olması gerektiğine dair bir ihtardır. Ayet, arınmayı hayatın merkezine yerleştirmektedir. Kurtuluş, bilgi artışıyla, aidiyet iddiasıyla ya da iyi niyet beyanıyla değil nefis arındırmakla elde edilecektir. Bu da pasif bir hâl değil, süreklilik isteyen aktif bir mücadele gerektirir. Nefis kendi hâline bırakıldığında sapar ve saptırır. Tezkiye, nefsi tanımak, sınırlandırmak ve hakikate yönlendirmektir.
Terbiye ve tezkiye ihtiyacı hep vardır ama nefsin zemini değiştikçe bu vecibenin de pratiği değişmek zorundadır. Bugün mücadele, sadece iradenin zayıflığını gidermek değil, profesyonelce tasarlanmış dikkat çekme ve bağımlılık oluşturma mühendisliğine karşı koymaktır. Salihler ve sadıklardan müteşekkil bir muhit ihtiyacı, sadece kendimizi muhafaza etmek için değil, hakikat sonrası girdapta ortak anlamı muhafaza edebilmek ve her şeyi sanallaştıran dünyada hakiki rabıtalar inşa edebilmek için hayatidir.
Özgürlük ve sınırsızlık kisvesi altında hepimizi tahakküm altına almaya çalışan yeni bir kölelik biçimi var; bunu fark etmeliyiz. Hürriyetimizi kaptırmamak için kalbimizi sanal virüslerden, zihnimizi dikkat hırsızlarından korumaya mecburuz. Artık mesele yalnızca “nefsine hâkim ol” demekle çözülecek kadar sade değildir. Çünkü nefis, ilk defa bu ölçekte, bu hızda ve bu kadar profesyonel biçimde kışkırtılmaya tabi tutuluyor. Terbiye ve tezkiye süreci, iç disiplinimizi korumak kadar; onu kuşatan dijital ve sosyal mimariyi tanıyabilme bilinci de kazandırmak zorundadır.
Bugün sadece ahlâkî sınırlar öğretmekle kalmamalı, bir dikkat terbiyesi de inşa etmeliyiz. Ne izlediğini, neyi tekrar tekrar tükettiğini, hangi duygularının sistematik biçimde kaşındığını fark edemeyen bir insanın nefsini yönetmesi mümkün değildir. Nebevî terbiyedeki malayaniden iraz yani bizi alakadar etmeyen şeylerden uzak durma vurgusu bugün, ekran süresi, içerik seçimi, görünürlük arzusu ve sürekli karşılaştırma kültürü karşısında yeniden yorumlanmalıdır. Sınır, artık yalnızca haram-helal çizgisi değil; zihnin ve kalbin neye, ne kadar maruz kaldığıyla da ilgilidir.
Kalbimizi yalnızca günahlardan değil; dağınıklıktan, aceleden ve gösterişten de arındırmayı hedeflemeliyiz. Bugünün riyası, dünkü riyadan daha sessizdir. Beğeni, takip ve onay ekonomisi içinde insan, farkında olmadan niyetini vitrine çıkarıyor. Bu nedenle niyeti görünürlükten, değeri hız ve hazdan ayırabilme cesareti kazandırmadıkça arınmada derinleşemeyiz. Kalp, ancak sürekli sergilenme baskısından kurtulduğunda sahici bir sükûna erişebilir.
Daha mühimi ise bu behrede ferdi gayretlerin sınırlı kalışını fark etmektir. Terbiye ve tezkiyenin sürdürülebilirliği, kalbi aynı frekansta atan, gözü aynı yere bakan insanların birlikteliğine muhtaçtır. Aile, okul, cemaat ve diğer sivil yapılar; sadece bilgi aktaran değil, dikkati ve ilişkiyi birlikte koruyan yapılar hâline gelmek zorundadır. Ortak ritimler, yüz yüze temas, susabilme becerisi ve birlikte yavaşlayabilme imkânları yeniden üretilmedikçe ferdi arınma çabaları, sürekli hızlanan bu sistem içinde tutunacak dal bulamaz.
DİJİTAL GÜRÜLTÜDE NEBEVÎ PUSULA
Tam bu noktada Nebevî model, sadece tarihsel bir örnek değil, bugünün dijital gürültüsü içinde yolumuzu bulmamızı sağlayacak bir pusula olarak devreye girer. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in inşa ettiği model, kalbi davranıştan, kişiyi toplumdan koparmayan muazzam bir bütünlüğe sahiptir. O’nun terbiyesi, insanı sadece kurallara hapseden bir disiplin değil; kişinin kendini, nefsinin hilelerini ve içinde bulunduğu ortamı tanımasını sağlayan derin bir farkındalık sürecidir.
Peygamber Efendimiz, sadece sözüyle değil, tüm varlığıyla muhatabına odaklanır, ruhu sükûnete erdiren tam bir yöneliş sergilerdi. Bugünün ekranlar arasına sıkışmış, dikkati bölünmüş insanı için yan bakışı olmayan bu tam muhataplık, nefsi yumuşatan ve kişiye kalabalık yalnızlığında asıl değerini hatırlatan ilk büyük tezkiye adımıdır.
Canımız Efendimiz, insanın hatalarını birer yıkım sebebi değil, olgunlaşma vesilesi olarak görürdü. Yanlışı ezip geçmek yerine kökündeki ihtiyacı fark ederek ıslah ederdi. Herkesin mizacına ve kapasitesine göre ayrı bir dil kurması, terbiyenin bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz kişiye özel ve sahici dokunuşunu temsil eder. Birine sabrı, birine sükûneti, bir diğerine öfkelenmemesini tavsiye ederken aslında her bir sahabenin kendi yankı odasından çıkıp hakikatine uyanmasını sağlardı.
Nebevî tezkiye süreci, nefsi sertçe kırmak yerine onu tedricen terbiye ederek istikamete sokmayı esas alırdı. Hataları ifşa edip insanı toplum önünde küçük düşürmek yerine, görme kusurunu kendine izafe eden “bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum” ya da şahsı değil fiili hedef alan “bazılarına ne oluyor ki” üslubu bugün sosyal medyanın "linç ve ifşa" kültürüne karşı en güçlü ahlâkî kalkandır. Bu usul, nefsi savunmaya geçirmek yerine onu kendi öz mahcubiyeti ile arındırır, ezmeden dönüştürür.
O En Güzel İnsan, temsil etmediği hiçbir şeyi teklif etmedi. Terbiye ve tezkiyeyi bir yük olmaktan çıkarıp yaşanabilir bir estetiğe dönüştürdü. Affı anlatırken bizzat bağışladı. Sabrı öğütlerken sabrın en güzelini gösterdi. Terbiyeyi bir bilgi değil bir hâl olarak sundu. O’nun rehberliğinde tezkiye, insanın kendi iç dünyasındaki dağınıklığı toplaması, niyetini vitrinlerden çekip asıl sahibine yöneltmesi demektir. Bu model, bugün bizi kuşatan profesyonel kışkırtmalara karşı ahlâkî bir sınır çizer. Kalbimizi sahte onaylardan, zihnimizi malayani gürültülerden çekip alır ve bize asıl hürriyetimizi geri verir.
Modern dünyanın her şeyi, hemen şimdi mümkün gören kışkırtıcı fısıltılarına karşı bize lâzım olan nebevî usulün sabrı, tedriciliği ve edebi merkeze alan sükûnetidir. Bu, hayattan ve teknolojiden kopmak değildir. Dijital gürültünün ortasında bile insan kalmak, kalbimizin ritmini koruyabilmektir. Kendi iç dünyamızda kuracağımız bu mukavemet hattı, bizi göstermek ve görünmek köleliğinden kurtaracak ve kulluk hürriyetine taşıyacak yegâne yoldur.
Tek başımıza algoritmaların devasa gücüyle baş etmekte zorlandığımız bu çağda, “sadıklarla beraber olma” düsturu yeni bir anlam kazanıyor. Bu birliktelik sadece fiziksel bir yan yana geliş değil; dikkati koruyan, hızı yavaşlatan ve sahici teması diri tutan, Sevr ve Hira misali mağaralar inşa etmektir. Aileden sivil toplum kuruluşlarına kadar her yapı, bilgiden ziyade hâl aktaran, insanı sadece bir tüketici veya kullanıcı değil, şahsiyet ve mükerrem insan olarak gören birer terbiye ocağına dönüşmelidir.
Terbiye ve tezkiye hayatımızın merkezine oturtulması gereken, nesilden nesle aktarılacak bir istikamet mücadelesidir. İnsanın teknolojiyle, toplumla ve kendi nefsiyle kurduğu ilişkinin merkezine nebevî örneklik yerleştirildiğinde, hoyratlık yerini nezakete, dağınıklık yerini tefekküre ve kaygı yerini emniyete bırakacaktır. Bugünün insanı için kurtuluş; dağılmadan derinleşebilmekte, hızlanmadan yol alabilmekte ve kalbi dünyadan kaçırmadan dünyaya rağmen muhafaza edebilmektedir.
Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!