Allah Sevgisi Kalbi Nasıl Kemale Erdirir?

Allah sevgisi, mecazî aşktan hakikî aşka uzanan yol ve Allah’a muhabbetin gönülde meydana getirdiği değişimler.

İnsan, bu imtihan âleminde muhabbet duyduğu varlığın buna liyâkati nisbetinde bir netice elde eder. Onun içindir ki, sonsuz bir iştihâ kâbiliyeti ile yaratılmış olan insan kalbi, fıtrî olan sevme temâyül ve vasfını ancak Cenâb-ı Hakk’a yönelttiği takdirde muhabbette kemâle ulaşabilir. Aksi hâlde süflî ve boş gâyeler peşinde koşmaktan kurtulamaz. Ömür, hüsran çalkantıları içinde nihayet bulur. Yani insanoğlu, tabiî ve fıtrî olan sevme meylini Cenâb-ı Hakkʼa ve O’nun sevdiklerine hasrettiği nisbette ve rûhâniyetinin şiddeti derecesinde mânen yükselme imkânına sahiptir.

İYİLİK VE KÖTÜLÜK ARASINDA İNSAN NEFSİNİ NASIL KORUR?

Nitekim insanın tâbî tutulduğu ilâhî imtihanlar, bir nevî muhabbeti nasıl kullandığı ile alâkalıdır. Bunun için Allah Teâlâ, insanın yapısına müsbet temâyüllerin yanında menfî husûsiyetler de vermiştir. Bu istikâmette Cenâb-ı Hak, mutlak varlık, mutlak güzellik ve mutlak hayır gibi üç büyük sıfatından insana nasip bahşetmiş ve onu, bunların zıtları olan mutlak yokluk, mutlak çirkinlik ve mutlak şer ile de mâlul kılmıştır. Âyette buyrulur:

 “(Allah,) ona (yani insana) iyilikleri de kötülükleri de ilhâm etmiştir.” (eş-Şems, 8)

İşte insanın bir ömür, câzibesine kapıldığı biri menfî, diğeri müsbet iki sonsuz zıt kutup!

Ancak bilinmelidir ki, insan için asıl ve büyük iptilâ, menfî kutba yöneliştir. Zira bu kutba meyledenler, öyle bir körlük yaşarlar ki, sırf kendilerini ve yaptıklarını beğenirler. Bu ise, beşerî aczi fark ettirmeyen büyük bir gaflet ve zaaftır. Hattâ ruh hastalıklarının en zararlısıdır. Bu, ilâhî kudrete yabancı kalıp kendinde kudret vehmiyle “ben” diyerek kibirlenmek ve gururlanmaktır.

Bu itibarla:

“Ölmeden evvel ölünüz!” hitâbının yüklendiği hakîkî mânâ, insandaki menfî kutba ait kötü sıfatların tuzağına düşmemeyi ve nefsin girdaplarından kurtulmayı ifâde eder. Lâkin bunun için takip edilecek metot; nefsi öldürmek değil, ona hâkim olmaktır.

ALLAH SEVGİSİNE ULAŞMANIN ÖLÇÜSÜ NEDİR?

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Şayet su, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat geminin içine girerse, onu helâk eder.”

Aynı hâli, gemiyi yürüten ateşe de tatbik edebiliriz. Kazandaki ateş, gemiyi yürütür. O ateş, kazandan taşıp güverteye yayılır ise, gemiyi yakar.

O hâlde kul, menfî sıfatları ne ölçüde asgarîye indirebilirse, o ölçüde Rabbine yakınlaşmış olur. Buna muvaffakıyet için de yegâne âmil, hiç şüphesiz muhabbeti, kalbin istîdâdı nisbetinde yalnız Allâh’a yöneltmektir.

Hz. Mûsâ’nın (a.s.) Allah Sevgisindeki İbretli Hâli

Ancak muhabbetin birdenbire Cenâb-ı Hakk’a yöneltilmesinde beşer için birçok tehlike mevcuttur. Kalp, bir an gelir, yüksek voltaja tutulmuşçasına yanmaya başlar. Bu ise, beşerî hayatı ve onun îcaplarını alt-üst eder. Mûsâ -aleyhisselâm-’daki tecellî, bu hâle güzel bir misaldir:

Mûsâ -aleyhisselâm-, Tûr-i Sînâ’da Cenâb-ı Hakk’ın “kelâm” sıfatına muhâtap oldu. Rabbiyle beşer idrâkinin ötesinde, harfsiz, kelimesiz, değişik bir hâl ile konuştu. Bu hâlin mânevî câzibesi içinde büyük bir aşk ve muhabbetle kendini kaybetti.

Israrla Cenâb-ı Hakk’ı görmek istedi. Ancak “Ben’i aslâ göremezsin!..” (el-A‘râf, 143) hitâbına muhâtap oldu. Buna rağmen ısrar edince Cenâb-ı Hak, hicaplar arkasından dağa nazar edeceğini bildirdi. Dağ, Cenâb-ı Hakʼtan gelen zerre miktarı bir nur tecellîsi karşısında infilâk ile darmadağın oldu. Bu müthiş hâl karşısında Mûsâ -aleyhisselâm- bayıldı ve istiğfâr etti.

Ülü’l-azm bir peygamberin bile tâkatini eriten bu büyük ve ânî tecellî de gösteriyor ki, muhabbette kademeleşme zarurîdir. Kalbin ilâhî aşka kâbiliyet ve meylini artırıcı ve güçlendirici temrinler lâzımdır. Bu ise, nefsin sultasından uzaklaşarak Hak dostlarının rûhâniyetine sarılma ile tedricî bir mümâreseyi gerektirir.

Zira kalp, ancak böyle mümâreselerle kâbiliyet ve muhabbet temâyülünü artırır, menfîliklerden sıyrılıp berraklaşır, bütün fânî bağlantı ve nefsânî takıntılardan kurtulup seviye kazanır ve berrak bir ayna gibi ilâhî muhabbete mâkes olabilme yolunda tâkat kazanır.

DÜNYA SEVGİSİ İLÂHÎ AŞKA ENGEL OLUR MU?

Ana, baba, zevc, zevce ve evlât sevgileri, sahip olduğumuz maddî ve mânevî imkânlar ve benzeri dünya nîmetleri, Cenâb-ı Hakk’ın, kullarına büyük lûtuf ve ihsanlarıdır. Lâkin bütün bu sevgiler, Hak için ve Hak yolunda vâsıta olmalıdırlar. Bunlara ve benzerlerine gönlümüz esir olmamalıdır. Çünkü “Hüsn-i Mutlak”a (mutlak güzellik sahibi olan Allâh’a) âşık olanlar, cüzlere âşık olmazlar. Cüzlere gönül verenler de, bütünden mahrum kalırlar. Yani dünyaya gönül verenler, Mevlâ aşkına nâil olamazlar.

Hazret-i Mevlânâ, bu hâli şu beyti ile ne güzel ifâde eder:

“Dünyaya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir?”

“Nitekim budalanın biri, kuşun gölgesini sımsıkı yakalamak istedi. Ama dalın üzerindeki kuş bile buna şaştı kaldı.”

Âkıbetini düşünen her idrâk sahibi kolayca anlar ki, sonsuz isteklere, zevk u safâlara, gel-geç fânî sevdâlara bir sınır çizmek, muhabbetleri ilâhî maksada yönlendirmek, yaratılış gâyesinin zarûretidir.

Mutlak güzellik, Allâh’ın güzelliğidir. Hayran hayran seyrettiğimiz bütün güzellikler de, ancak cemâl-i ilâhîden akseden zerrelerdir.

Leylâ ve Mecnun Kıssasından İlâhî Aşka Ders

Leylâ ile Mecnun arasındaki muhabbet macerası, bu gerçeğin şâheser bir misâlidir. Eğer Mecnun’un gönlü, Leylâ’ya takılıp kalsaydı, o, kendisine put olacaktı. Lâkin Leylâ, Mecnun için geçici bir rol oynadı. Mecnun’un kalbini ilâhî aşka muhâtap olabilecek bir seviyeye yükselttikten sonra Leylâ gözden düştü. Mecnun, Leylâ’dan yola çıktığı hâlde orada karar kılmayıp kalbini Mevlâ’ya yöneltme iktidârını gösterdi.

Buna göre bütün muhabbetler, yöneldiği varlığın makbûliyeti nisbetinde meşrûdur. Yeter ki bu muhabbetler, kalp için bir mutlak karargâh, yani son durak olup da aldanış ve hüsranla neticelenmesin! Kalp, münbit bir toprak gibi o muhabbetlerden elde edeceği bereketle yoluna devam etsin!

Burada tehlikeli olan; muhabbete lâyık olmayana yakınlık ve iltifat göstermek, daha kötüsü ise onda takılıp kalmaktır. Eğer Mecnun, Leylâ’yı aşamayıp onun girdabında boğulup kalsaydı, bir değer ifâde etmezdi. Diğer sayısız meçhul mecnunlar gibi fânî ve izâfî sevdâlarda kaybolup giderdi.

Hz. Yûsuf’un (a.s.) Güzelliğinde İlâhî Aşkı Görememek

Hazret-i Yusuf, kardeşleri tarafından kuyuya atılınca, Allah -celle celâlühû-, onu orada helâk etmedi. Çok susamış bir yolcu, su çıkarma ümidiyle kuyuya bir kova saldı, ipe tutunan Hazret-i Yusuf, kova ile birlikte yukarı çıkınca, yolcu, susuzluğunu unutuverdi. Karşısında akıllara durgunluk veren bir güzellik görerek hayret ve dehşetler içinde kaldı. Ancak gâfil yolcu, bu güzelliğin mânevî tarafını göremedi. Onun maddesine takıldı ve gâfilâne bir şekilde, az bir dünyevî ücretle onu elinden çıkardı. Aynen Leylâlara takılıp ilâhî vuslata eremeyenler gibi...

Hâlbuki “bir kova su bulurum” ümit ve sevdâsı ile ipini kuyuya salan adamın, karşısında Hazret-i Yusuf’un güzelliğini görünce suyu da, kuyuyu da unutması, ona büyük bir fırsattı. Bu fırsatta onun, güzelliğin vurgunu olması, aşk-ı ilâhînin tecellîsinde -Güneş altındaki bir mercek gibi- bütün izâfî ve fânî takıntıları yakıp kül etmesi îcâb ederdi. Yazık ki o aklı kıt adam, Hazret-i Yusuf’tan elde edeceği dünyevî menfaate aldandı. Eline geçen büyük imkânı hebâ etti.

Burada ifâde etmeye çalıştığımız, muhabbet ve aşkta âzamî faydaya ulaşmanın ideal olan rotasıdır. Muhabbet merhalelerini, hiç takılmadan aşabilme durumu, kitlelerin büyük çoğunluğunun nasîbinin üzerindedir. Fakat kemâle erenler, zâhirde kendi irâdeleriyle, bâtında kaderin sevkiyle bu nihâî gâyeye yönelmiş kimselerdir. Bunlar, fânî varlığı tüketerek Hakkʼa ulaşmanın, nefesler sayısınca çok olan yollarında ve nâil oldukları himmet nisbetinde, az-çok bir merhaleye ulaşırlar. Nihayeti, Rabbe dönüş, yani bir nehrin denize vâsıl olduktan sonra onun içinde kendi vücudundan bir şey kalmayıp kaybolması gibi “fenâ fillâh” ve bunun da neticesi olan “bekā billâh”tır.

Bilinmelidir ki aklın hududu muayyendir. Ötesi cinnettir. Gönlün hududu ise, sonsuzdur. Teskin noktası da, “fenâ fillâh” ve “bekā billâh”tır.

Hazret-i Mevlânâ, “fenâ fillâh” ve “bekā billâh” hâlinde ilâhî aşkla kavruluşunu ve rûhunda yanan bu ateşin ölümle bile sönmeyeceğini ne güzel ifâde eder:

“Vefatımdan sonra benim kabrimi aç ve içimin ateşi sebebiyle kefenimden nasıl dumanlar yükseldiğini gör! Ölümü korkutucu kılan, şu ten kafesidir. Teni bir sedef gibi aşkla kırdığın zaman, ölümün bir inciye benzediğini sen de göreceksin!..”

Allah dostlarının en önemli husûsiyetlerinden biri de, ilâhî aşkla kavrulmaktır. Yine Hazret-i Mevlânâ, yukarıdaki sözlerinin işaret ettiği aşk hâli içinde, ömür boyu hep bu şekilde yanan gerçek âşıkları aramıştır. Bu arzusunu şu şekilde ifâde eder:

“Bana öyle bir âşık gerek ki, içindeki alevden kıyâmetler kopmalı, gönlünün harareti ile ateşleri bile kül etmeli!..”

MECAZÎ AŞKTAN HAKİKÎ AŞKA NASIL ULAŞILIR?

İki türlü aşk vardır: Mecâzî ve hakîkî...

Kâinatta mâsivâdan herhangi bir varlığa duyulan sevgi, iptilâ ve düşkünlüğün yaygın hâline “mecâzî aşk”; cemâli kemâl, kemâli cemâl kutbundan olan Kâinâtın Rabbiʼne duyulan derin muhabbet ve kalbî alâkaya da “hakîkî aşk” denir.

Gönüllerini Cenâb-ı Hakkʼın hakîkî aşkı ile nurlandırmış olanlar, her an oraya bir başka güzelliğin aksettiğini görürler, her an Cenâb-ı Hakk’ın sayısız kudret akışından birine şâhid olurlar. Yani kendilerinde meknuz olan “ahsen-i takvîm” hakîkatini keşfederler. Çünkü onlar için bizim güzelliklerine sarıldığımız mecâzî renkler ve kokular yoktur. Onlar, dünyevî renk ve kokuları aşmışlardır. Zira onlar, mârifetullâhʼa ermişlerdir. Dünya ilimlerinin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, hakîkate ulaşmışlar ve oradan ilâhî sonsuzluğu seyretmektedirler.

Allah ile Kul Arasındaki Gaflet Perdesi Nedir?

Allah -celle celâlühû- ile kul arasına gerilmiş büyük perde, yani mânîler; yerler ve gökler gibi maddî mesafeler değildir. Bu perde daha çok, nefsin, kendisini Hâlık’ından uzak bir varlık olarak hissetmesidir.

Bunun için Cenâb-ı Hak;

“...Rûhumdan üfürdüğüm zaman...” (el-Hicr, 29) buyurmakta ve insana kendinden verdiği ulvî cevheri hatırlatmaktadır.

Ârifler sultânı Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin Hak katından mânen işittiği bildirilen; “Ben insanın sırrıyım...”[1] ifâdesi de bu nükte çerçevesinde bir beyandır.

Buna göre diyebiliriz ki, ilâhî hazineler ve sırlar, insana ithâf ediliyor. Allah -celle celâlühû-, yüce ilâhî varlığını, insanın kudsî yapısında tanıtmak istiyor. Hem de “insanın sırrıyım” buyurmakla, kendisini bulmayı, insanın vasfında müjdeliyor. Şayet bu ulvî cevher ve müjde, mü’mini aşk ve muhabbet neticesinde kemâle eriştirebilirse, o zaman kalp, ilâhî esrâr âlemine doğru merhale almaya başlar. İlâhî âlemin sırları, eşyanın hakîkati, insan ve kâinat denilen sır, ortaya çıkar. Kul, kalb-i selîm tecellîlerine mazhar olur.

Allah’a Vuslat: Gönlün Hakikî Tesellisi

Kul, bu olgunluğa eriştiğinde Allah ile arasındaki gaflet perdesi aralanmaya başlar; “ölmeden evvel ölmek” sırrından nasîb alır. Dünya ve onun fânî sevgisi, bütün geçici ve gösterişli güzelliği, gözünden düşer ve gönlünden çıkar. Böylece ruh, Hâlık’ına yaklaşmaktaki tarifsiz lezzete nâil olur. Dilden Yunus’un şu ifâdeleri dökülür:

Sûfîlere sohbet gerek,

Ahîlere ahret gerek,

Mecnunlara Leylî gerek

Bana Seni gerek Seni!..

Bu makamda gönlün, Hakkʼa vuslattan başka tesellîsi yoktur. Evliyâullâh’ın büyüklerinden Hüdâyî Hazretleri’nin şu ifâdeleri de bu hâli aksettiren aşk-ı ilâhî terennümleridir:

Tecellî-i cemâl ister,

Gönül eğlenmez, eğlenmez!

Tesellî-i visâl ister,

Gönül eğlenmez, eğlenmez!

Şu can kim buldu Cânân’ı,

Nider mülk-i Süleymân’ı?

Kodu hayrette aşk ânı,

Gönül eğlenmez, eğlenmez!

Ne halvette ne celvette,

Ne kesrette ne vahdette,

Ne Tûbâ’da ne Cennetʼte,

Gönül eğlenmez, eğlenmez!

Eğer dünyâ eğer ukbâ,

Visâlinsiz kuru sevdâ,

Hüdâyî nitsün ey Mevlâ?

Gönül eğlenmez, eğlenmez!

Bu hâl ve ifâdeler, Allah aşkının yüceliği ve bunun gönülleri kuşatması ile kulun her şeyden vazgeçip gittikçe artan bir muhabbetle Rabbine yönelmesi ve bu yönelişi her şeyin üzerinde tutması hususunda ulvî tezâhürlerdir. Kısaca:

“…(Olgun) mü’minler, Allâh’ı çok şiddetli bir muhabbetle severler...” (el-Bakara, 165) âyetinin tecellîleridir.

Dipnot:

[1] Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, I, 48.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

ALLAH’A MUHABBET NASIL OLUR?

Allah’a Muhabbet Nasıl Olur?

ALLAH’A MUHABBETLE İLGİLİ ÖRNEKLER

Allah’a Muhabbetle İlgili Örnekler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle