Ağır Bir Vebâl Altında Olabiliriz
Müʼmin dâimâ, hayra anahtar, şerre kilit olmakla mükelleftir. Dolayısıyla, ilâhî emir ve yasaklar çiğnenirken hak ve hakikati tebliğ etmeyip susmak, İslâm şahsiyet ve karakterinden tâviz vermektir. Bu ise uhrevî bakımdan ağır bir vebâldir.
bn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“İnsanların ısrarla devam ettikleri kötülüklerden biri de Allâh’ın emir ve yasaklarına aykırı davrananlara yakınlık gösterip onları himâye etmeleridir.
Bunun yerine insanlar onların yüzlerine gülmeyip kızgın ve dargın davransalardı, bu durumda onlar belki de bu kötü hareketlerini bırakacaklardı.”
Yanlışa Duyulan Nefreti Münâsip Bir Lisanla İfade Etmenin Önemi
Yanlışa duyulan nefreti münâsip bir lisanla ifade etmek, o yanlışı işleyenlerin gönüllerinde, kurtuluş ve ıslahları yönünde müsbet bir iz bırakır. Bu müsbet tesirler çoğaldıkça, o kişinin de hatâsını anlayıp hakka ve hayra yönelmesi umulur.
Fakat Allâh’ın yasaklarının çiğnenmesine karşı lâkayd kalınırsa, üstelik bir de hoş görülürse, artık bunlara meyletmek, gâfil kimselere âdeta tatlı bir mûsikî nağmesi gibi, hoş ve tabiî gelmeye başlar.
Cenâb-ı Hak Fetih Sûresiʼnin son âyetinde, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin yanında bulunanların ilk vasfını “küffâra karşı çetin”[1] yani “zerre kadar tâvizsiz” olarak bildiriyor. Bu bakımdan İslâm’ı tebliğ ve temsil mevkiinde bulunan her müslümanın, vakur ve tâvizsiz olması elzemdir. Zira küfre, bâtıla, günahlara ve şerre tâviz vererek bunları hoş görmek, akâide zarar verir. Çünkü gerçek bir îman, lâyıkına muhabbet kadar, müstahakkına nefret duymayı; Allah için sevmek kadar, Allah için buğz etmeyi de gerekli kılar.
Ağır Bir Vebâl Altında Olabiliriz
Müʼmin dâimâ, hayra anahtar, şerre kilit olmakla mükelleftir. Dolayısıyla, ilâhî emir ve yasaklar çiğnenirken hak ve hakikati tebliğ etmeyip susmak, İslâm şahsiyet ve karakterinden tâviz vermektir. Bu ise uhrevî bakımdan ağır bir vebâldir.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-ʼın şu ifadeleri ne kadar ibretlidir:
“Biz, (ashâb-ı kirâm arasında şu hakikati) duyardık: Kıyâmet günü bir kişinin yanına, hiç tanımadığı biri gelir ve yakasına yapışır. Adam şaşırır ve:
«–Benden ne istiyorsun? Ben seni hiç tanımıyorum ki!» der.
Yakasına yapışan kişi ise:
«–Dünyada iken beni hatâ ve çirkin işler üzerinde görürdün de îkaz etmezdin, beni o kötülüklerden alıkoymazdın!» diyerek ondan dâvâcı olur.”[2]
İşte mahşer günü belki de en zor hesaplardan biri; zulüm ve haksızlıklara, bâtıl ve şerlere, günah ve isyanlara mânî olma imkânı varken sessiz kalmanın hesâbı olacaktır. Zira orada, dünyada iken yapıp ettiklerimizden hesâba çekileceğimiz gibi, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan da hesap vereceğiz.
Unutmayalım ki zulme rızâ, zulümdür. Şerre ve haksızlığa karşı çıkma imkânı varken pasif bir hâlde seyirci kalmak, o cürme ortaklıktır.
Bugün Gazze ve Batı Şeria başta olmak üzere birçok İslâm beldesinde mazlumların feryatları Arşʼa dayanmışken; eli kanlı zâlimleri protesto etmekten geri durmak, boykotu lüzumsuz görmek, mazlumlara sıkılacak kurşun olacağını bile bile soykırımcılara destek veren markalardan alışveriş etmeye, böylece onların zulüm çarkını döndüren değirmene su taşımaya devam etmek, çok büyük bir îman zaafıdır.
Allah için buğzun bir gereği olarak; sesimizin duyulduğu ve sözümüzün geçtiği her alanda bu zâlimlere ve destekçilerine karşı boykot ve protestoyu, mazlumların haklı dâvâsını savunmayı, aslâ terk etmeyelim. Bu hususta en ufak bir tâviz vermeyelim.
İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmanın, bir bakıma Hakk’a îmânın mihenk taşı mevkiinde olduğunu hatırlatan şu nebevî beyan da çok mühimdir:
“Sizden her kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin ki bu, îmânın en zayıf hâlidir.” (Müslim, Îmân, 78)
Bu itibarla, hatâ ve yanlışını gördüğümüz kimsenin yüzüne gülmeyip yanlış bir vaziyette bulunduğunu ona hissettirmeliyiz. Gerek ferdî gerekse toplum olarak gösterilecek bu nevî aksülamellerin, nice yanlışların düzelmesine vesîle olacağı muhakkaktır.
Bu gerçeği göz ardı ederek hak ve hakikatten tâviz vermek, “aramız bozulmasın, ticaretimiz zarar görmesin” gibi kaygılarla yanlışlara göz yummak; toplumda günahların yaygınlaşmasına, normalleşmesine ve pervâsızca işlenmesine zemin hazırlar.
Unutmayalım ki geçmiş kavimlerin helâk sebeplerinden biri de kötülükten sakındırma vazifelerini terk etmeleriydi.
Âyet-i kerîmede buyruluyor:
“(İsrâiloğulları lânetlendiler, çünkü) işledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları ne fenâ idi!” (el-Mâide, 79)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsir etmiştir:
“İsrâiloğulları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı:
Bir adam bir başka adama rastlar ve;
«–Bana baksana! Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şeyi terk et! Çünkü bu sana helâl değildir.» derdi.
Fakat ertesi gün, aynı işi yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve kendisini yaptığı kötü işten sakındırmadığı gibi, onunla yiyip içmekten ve yanında bulunmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalplerini birbirine benzetti.”
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hadîs-i şerîfin sonunda ümmetini şöyle îkaz buyurdu:
“Hayır, Allâh’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup zulmüne mânî olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; yahut da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir. Sonra da İsrâiloğullarıʼna lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvud, Melâhim, 17/4336; Tirmizî, Tefsir, 5/6, 7)
Bu hâlin en bâriz misali, “ashâb-ı sebt” idi. İsrâiloğullarıʼndan Dâvud -aleyhisselâm- zamanında yaşamış olan bu topluluğa, Cenâb-ı Hak cumartesi günleri avlanmayı yasaklamıştı.
Lâkin bazı fâsıklar, bu yasağı çiğnemeye başladılar. İnsanların kimisi onları îkaz ediyor, kimisi ise vurdumduymaz davranıyor ve tebliğ vazifesini terk ediyordu. Hattâ tebliğ edenlere;
“–Niye boşuna kendinizi yoruyorsunuz?” diyorlardı.
Onlar da:
“–Onları vazgeçirmek ve vazgeçmezlerse de Rabbimiz’e karşı vazifemizi yerine getirmiş olmak için...” diye cevap veriyorlardı.
Sonunda gazab-ı ilâhî tahakkuk etti. Azap indiğinde görüldü ki sadece yasağı çiğneyenler değil, onları îkaz etmeyenler de maymunlara dönüştürülmüş ve helâk olup gitmişlerdi.
Demek ki fânîlerin takdîrini kazanmak, yahut onların kınama ve dışlamasından kurtulmak için İslâmî ölçülerden tâviz vermek, îman şuuruyla bağdaşmaz.
Cenâb-ı Hak, bütün his, fikir ve davranışlarımızı, rızâsıyla te’lif eylesin. Ömrümüzün her ânını, rızâsına medâr olacak sâlih amellerle tezyîn edebilmeyi, cümlemize nasip ve müyesser kılsın.
Âmîn!..
Dipnotlar:
[1] Bkz. el-Fetih, 29.
[2] Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, Beyrut 1417, III, 164/3506.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Nisan, Sayı: 482













YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!