2025’in Jeopolitik Enkazı: Çöken Düzen, Kalıcı Savaşlar ve 2026’ya Kalan Kaos

2025’te Gazze’den Sudan’a uzanan krizler, ABD hegemonyasının neden düzen üretemediğini mi gösterdi? Dünya 2026’ya girerken daha istikrarlı bir sisteme mi, yoksa kalıcı bir kaosa mı sürükleniyor?

Yıl bitince geriye dönüp bakmak âdettir; biz de yılın bu ilk ayında 2025’in jeopolitik muhasebesini yapmayı istedik. Ancak 2025’in bilançosu, sıradan bir yıl sonu değerlendirmesinin çok ötesinde. Bu yıl, küresel siyasetin geçici krizlerle değil, kalıcı kırılmalarla şekillendiğini açık biçimde gösterdi. Güç dengeleri sertleşti, diplomasi geriledi, savaş ise biçim değiştirerek gündelik siyasetin merkezine yerleşti.

Peki bu tablo 2026’ya ne söylüyor? Açıkçası daha barış dolu bir dünya ihtimali zayıf görünüyor. Aksine, önümüzde daha karmaşık, daha kırılgan ve daha tehlikeli bir jeopolitik dönem var. Bu yazıda 2025’i değerlendirirken, 2026’ya uzanan temel eğilimleri ve muhtemel senaryoları da ele alacağız.

SOYKIRIM, YAYILMACILIK VE KALICI KAOS

Yakın coğrafyamızdan başlayalım. ABD’nin himayesi altındaki işgal devleti İsrail’in Gazze’de mesiyanik saplantılarla yürüttüğü soykırım savaşı ve tüm bölgeyi tehdit eden yayılmacı politikaları Orta Doğu gündemini belirlemeye devam etti. Bu politika Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran hattına kadar tüm bölgeyi kalıcı bir istikrarsızlık sarmalına sürükledi.

“Güvenlik” ve “barış” kamuflajıyla yürütülen bu politikalar, fiiliyatta hukukun askıya alındığı, gücün kutsandığı ve zorbalık yoluyla düzen tesis edilmeye çalışıldığı yeni bir küresel tahakküm biçimini açığa çıkardı.

"2025 yılı itibarıyla işgal rejimi, “Hamas’ın tasfiyesi” maskesini tamamen düşürerek Gazze’de doğrudan Filistin halkını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir soykırım makinesine dönüştü. BM raporları; açlığın ve kuşatmanın bilinçli birer 'toplu imha silahı' olarak kullanıldığını delilleriyle haykırırken, uluslararası sistem bu sistematik vahşeti izlemekten ve kınamaktan öteye geçemedi.

Ekim 2025’te Mısır, Katar, Türkiye ve ABD arabuluculuğunda imzalanan Şarm’uş Şeyh Ateşkesi, Filistin-İsrail çatışmasının en kanlı safhasına geçici bir ara verdi. Ancak ateşkes sahada gerçek bir ateşkese dönüşmedi. Siyonist yönetim, “güvenlik tehdidi”, “hedefli operasyon” ve “meşru müdafaa” gerekçeleriyle saldırılarını sürdürdü. Hava bombardımanları, insansız hava araçlarıyla yapılan suikastlar ve kara ihlalleri ateşkesi fiilen işlevsiz hâle getirdi. Böylece ateşkes, çatışmayı durduran bir mekanizma olmaktan çok, İsrail’e askeri ve siyasi manevra alanı kazandıran geçici bir perdeye dönüştü.

Ancak işgal devleti, askeri üstünlüğüne rağmen yine de Hamas'ı yok edemedi. Ağır kayıplara rağmen Hamas, sadece Gazze’de değil Filistin halkının nezdinde toplumsal tabanı olan siyasi bir aktör olarak kalmayı başardı.

Haziran 2025'te İran ve İsrail arasındaki 12 Gün Savaşı bölgede konvansiyonel savaşın sınırlarını test etti ve caydırıcılık kavramını "savaşı önlemek"ten "maliyetini yönetmek" seviyesine indirdi. İlk kez taraflar, vekiller üzerinden değil doğrudan karşı karşıya geldi. Bu savaş şunu gösterdi; Gerilim artık “kontrollü” değil. Bölgesel savaş riski kalıcı hale geldi.

MESİYANİK SİYASETİN YENİ HEDEFİ TÜRKİYE

2025 itibarıyla işgal devletinin siyaseti, güvenlik merkezli bir söylem olmaktan çıkıp açık bir teo-politik hatta savruldu. “Büyük İsrail” artık stratejik bir hedef değildi; tarihsel ve sözde ilahi bir hak olarak pazarlanmaya başlandı. Netanyahu ve faşist ortaklarının mesiyanik hezeyanları giderek pervasızlaşırken, İsrail kendisini bilinçli biçimde medeniyetler arası çatışma anlatısının merkezine yerleştirdi. Bu ideolojik savrulma, savaşın sınırlarını fiilen genişletti. İsrail iç kamuoyunda Türkiye’nin “gelecek cephe” olarak tartışılması, çatışmanın yalnızca Filistin’le sınırlı kalmayacağının açık bir göstergesi hâline geldi. Türkiye artık İsrail’in iç tartışmalarında potansiyel bir düşman hattı, yeni bir savaş alanı olarak anılmaya başlandı.

ASKERÎ GÜÇ – SİYASİ YALNIZLIK DENKLEMİ

-İsrail 2025’te askeri olarak güçlüydü, ancak siyasi olarak ise yalnızlaştı. Bu çelişki, 2026’ya devreden en kritik miraslardan biri oldu. ABD ve Avrupa başkentleri hâlâ işgal devletine askeri ve diplomatik destek vermeye devam ediyor. Fakat bu destek artık şartsız değil; daha savunmacı ve kamuoyu baskısı altında. Bir başka ifadeyle İsrail, sahada güçlü; ama anlatıda zorlanıyor. Gazze görüntüleri, Batı toplumlarında derin bir ahlaki sorgulamayı beraberinde getirdi.

ABD’DEKİ SİYONİZM KARŞITI TOPLUMSAL KIRILMA

2025, ABD’nin İsrail politikasında ve toplumsal algısında gerçek bir paradigma kırılmasına sahne oldu. On yıllar boyunca Amerikan siyasetinin dokunulmaz alanı sayılan Siyonizm desteği, Gazze’deki soykırım görüntüleri ve İsrail’in açıkça aşırı sağa savrulan politikaları nedeniyle ilk kez geniş kitlelerce sorgulanmaya başlandı. Bu kırılma yalnızca Demokrat tabanla sınırlı kalmadı; Trump’ın aşırı sağcı MAGA tabanı içinde dahi, İsrail’in ABD’yi sürüklediği maliyetli savaşlar, “önce Amerika” söylemiyle çelişen sınırsız destek politikaları ve Netanyahu hükümetinin pervasızlığı ciddi rahatsızlık üretti. Böylece İsrail, ilk kez Amerikan iç siyasetinde kutsal bir müttefik değil, yük ve risk kaynağı olarak tartışılır hâle geldi.

KÜRESEL DÜZENİN SONU: HEGEMONYA VAR, DÜZEN YOK

2025 yılı, Soğuk Savaş sonrası kurulan küresel mimarinin fiilen çöktüğü yıl olarak kayda geçti. ABD askerî olarak hâlâ en güçlü aktör konumunda; ancak siyasi, ahlaki ve ilkesel liderliğini büyük ölçüde yitirdi. Trump’ın sert, pazarlıkçı ve tehditkâr dış politikası, müttefik–rakip ayrımını belirsizleştirdi. Avrupa kendisini güvenlik şemsiyesi olmadan yakaladı; Ortadoğu ise yeni bir yüzyılın çatışma laboratuvarına dönüştü. “Amerika Önce” yaklaşımı, Washington’ın artık küresel düzen kurucu değil, çıkar dayatıcı bir aktör gibi algılanmasına yol açtı. Bu tablo, Çin ve Rusya’ya alan açtı ancak net bir alternatif düzen de ortaya çıkmadı. Ortaya çıkan şey, çok kutupluluk değil; çok başlı bir kaos oldu.

ESED SONRASI SURİYE: TOPARLANMA ARAYIŞI VE SABOTAJLAR

2025, Suriye açısından yalnızca Beşar Esed rejiminin devrilmesinin ardından geçen ilk yıl değil; aynı zamanda ülkenin yeniden birleşip birleşemeyeceğinin test edildiği kritik bir eşik oldu. Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni Şam yönetimi, iç savaşın miras bıraktığı parçalanmışlığı aşmak için askeri zafer söylemi yerine temkinli bir bütünleşme siyaseti izledi. Kurumların kademeli olarak yeniden inşası, intikamcı tasfiyelerden kaçınılması ve “ulusal ordu–üniter devlet” vurgusu, Şara yönetiminin Suriye’yi yeniden bir arada tutma iradesini ortaya koydu. ABD’nin Caesar yaptırımlarını kaldırması ve Trump yönetiminin Şam’la doğrudan temas kurması, bu çabanın uluslararası alanda da karşılık bulduğunu gösterdi. Washington’un, parçalanmış değil “kontrol edilebilir ama işlevsel” bir Suriye’ye yeşil ışık yakması, ABD–İsrail hattında Suriye dosyasında belirgin bir ayrışmanın da zeminini oluşturdu.

Ancak bu toparlanma arayışı, iki temel istikrarsızlaştırıcı faktörle sürekli sınandı ve hala da sınanıyor. İşgal devleti İsrail, Suriye’nin güçlenmesini ve merkezi bir yapıya kavuşmasını kendi “operasyon özgürlüğü” açısından tehdit olarak gördü; hava saldırıları, kara baskınları ve etnik-mezhepsel fay hatlarını kaşıyan provokasyonlarla Şam’ı zayıf tutma stratejisini sürdürdü.

Diğer yandan Suriye PKK’sı SDG, entegrasyon mutabakatına rağmen zamana oynayan, adem-i merkeziyet dayatmasını koruyan bir tutum benimsedi. DEAŞ tehdidini sürekli diri tutan söylem, hem ABD desteğini muhafaza etmenin hem de fiilî hâkimiyet alanlarını korumanın aracı hâline geldi.

Bu tabloya ek olarak Türkiye’nin muhtemel askerî müdahalesi, denklemin en kritik değişkenlerinden biri olarak öne çıktı. Türkiye, stratejik sabrının sınırına yaklaşırken, SDG’nin oyalayıcı tutumu sahadaki askerî seçeneği yeniden gündemde tutuyor. Böyle bir müdahale, Suriye’nin merkezi yapıya kavuşması açısından bir hızlandırıcı olabileceği gibi, işgal devletinin provokasyonlarıyla yeni fay hatlarını tetikleyebilecek bir risk barındırıyor.

TRANSATLANTİK GERİLİMLER VE TÜRKİYE'NİN ARTAN JEOPOLİTİK DEĞERİ

2025 yılı, Transatlantik ilişkilerde derin bir "güven bunalımı" yılı oldu. Donald Trump'ın "önce Amerika" politikası Avrupa'nın güvenlik mimarisini sarstı. Avrupa, kendisini doğuda Rusya'nın askeri tehdidi, güneyde istikrarsızlık ve batıda ise öngörülemez bir ABD müttefiki arasında sıkışmış buldu. ABD’nin, Avrupa’yı artık “korunup kollanan istikrarlı bir alan” olarak görmeyip, Çin’le rekabet için askeri ve ekonomik kaynaklarını Asya’ya kaydırmak istemesi, Avrupa başkentlerinde ciddi bir endişeye neden oldu.

Avrupa ülkeleri, 2025 yılında Ukrayna'ya verilen desteğin maliyetini kendi iç politikalarında hissetmeye başladı. Artan enerji fiyatları, enflasyon ve mülteci krizi, aşırı sağın yükselişini tetiklerken; Avrupa'nın Rusya ile ABD arasında jeopolitik bir "parya" haline gelme korkusu tavan yaptı. Bu gerilim, ironik bir şekilde Türkiye'nin hem NATO içindeki hem de bölgesel dengelerdeki değerini tarihin en yüksek seviyelerinden birine çıkarttı.

Avrupa ülkeleri, askeri kapasitelerinin yetersizliği ve savunma sanayindeki Amerikan bağımlılığı nedeniyle, Rusya ile muhtemel bir doğrudan çatışmada Türkiye'nin askeri gücüne ve stratejik konumuna her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaya başladı.

ABD'NİN "HAYDUT DEVLET" MİSYONU VE VENEZUELA

2025 yılında ABD dış politikası, özellikle Latin Amerika'da "haydut devlet" yöntemlerini anımsatan, uluslararası hukuk normlarını hiçe sayan bir saldırganlık sergiledi. Donald Trump yönetiminin Venezuela'ya yönelik tutumu, bir demokrasi vaadinden ziyade açık bir "enerji kaynaklarına çökme" planı olarak uluslararası kamuoyunda yoğun eleştirilere neden oldu.

Washington’un Venezuela’ya dayattığı bu saldırgan çizgi, ABD’nin artık düzen kuran bir aktörden ziyade, gücünü fırsatçı biçimde kullanan ve zayıf gördüğü devletleri baskı altına alan bir aktöre dönüştüğü tespitini pekiştirdi. 2025, bu anlamda ABD’nin “demokrasi ihracı” söyleminin çöktüğü, yerine çıkar odaklı ve hukuk tanımaz bir dış politikanın ikame edildiği yıl olarak kayda geçti.

SUDAN TRAJEDİSİ VE KÜRESEL VİCDANIN SÜKÛTU

Afrika kıtası, 2025 yılında küresel jeopolitik rekabetin sahası olmaya devam ederken, Sudan'daki insani dram küresel vicdanın en büyük sınavı ve aynı zamanda en büyük başarısızlığı oldu. Sudan'da patlak veren iç savaş, 13 milyondan fazla insanı yerinden ederek dünyanın en büyük mülteci krizine neden olmasına rağmen, uluslararası toplumun bu krize karşı sergilediği hareketsizlik ibret vericiydi.

Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasındaki çatışma, 2025 yılı sonunda tam bir insani felakete dönüştü. Darfur ve El Faşer bölgelerinde yaşanan sistematik infazlar, cinsel şiddet ve açlığın bir savaş silahı olarak kullanılması, Gazze'deki durumla paralel bir "insanlığa karşı suç" tablosu çiziyordu.

Bu insani çöküşün derinleşmesinde, BAE’nin savaşın arka planında oynadığı yıkıcı rolü görmezden gelmek mümkün değil. Ayrılıkçı Hızlı Destek Kuvvetleri ile kurulan örtülü ilişkiler, finansal ve lojistik destek iddiaları, Sudan’daki iç savaşı uzatan en önemli nedenlerden biriydi. BAE, barış söylemi üretirken sahada çatışmayı besleyen aktörlerden biri olarak tarihe geçti.

Sudan'a karşı uluslararası medyanın etkisinin düşük olması, bu dramın küresel gündemde hak ettiği yeri almasını engelledi. Sudan örneği, küresel sistemin "seçici insancıllık" sorununu bir kez daha ortaya koydu.

2026’YA DAİR BEKLENTİLER VE MUHTEMEL KRİZ ALANLARI

2025’in geride bıraktığı tablo, küresel düzenin artık onarılamaz biçimde çöktüğünü gösterdi. Eski kurallar dağıldı, yenileri ise henüz yerleşmedi. Dünya, çok merkezli ama parçalı; istikrarlı değil, daha çatışmalı bir yapıya evrildi. 2026 yılı, bu kırılganlığın daha açık, daha sert ve daha tehlikeli biçimde hissedileceği bir eşik olarak karşımızda duruyor.

Karadeniz ve Ukrayna, dondurulmuş bir savaş ihtimaliyle 2026’nın en kritik başlıklarından biri olacak. Ankara’da yapılması beklenen NATO zirvesi, Avrupa güvenliğinin Türkiye’siz kurulamayacağını bir kez daha teyit edeceğini şimdiden söylemek mümkün. Ortadoğu’da ise Gazze’deki soykırımın maliyeti, İsrail’i askeri olarak güçlü ama siyasi olarak daha yalnız bir aktöre sürüklüyor. Lübnan ve Suriye sahalarındaki kırılgan denge ya sınırlı bir normalleşmeye ya da daha geniş bir kaosa kapı aralayacak.

ABD–Çin rekabeti, 2026’da teknoloji ve ticaret savaşları üzerinden sertleşirken; BRICS ülkeleri dolar merkezli sisteme alternatif kanalları daha görünür hâle getirebilecekler mi göreceğiz.

Bu çok cepheli kriz ortamında Türkiye, Transatlantik güvenlik ihtiyacı ile Avrasya dinamikleri arasında denge kurabilen; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan hatlarda stratejik ağırlığını koruyan ve Gazze’den Sudan’a mazlum coğrafyaların sesi olmayı sürdüren kilit aktörlerden biri olarak öne çıkıyor.

2026, bu stratejik direncin ve diplomatik aklın daha ağır sınavlardan geçeceği; ama aynı zamanda Türkiye’nin yeni dünya düzeninde rolünü daha net biçimde tahkim edeceği bir yıl olmaya aday gözüküyor.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478

İslam ve İhsan

AKSA TUFANI’NDAN İKİ YIL SONRA: KİM KAZANDI, KİM KAYBETTİ?

Aksa Tufanı’ndan İki Yıl Sonra: Kim Kazandı, Kim Kaybetti?

DÜNYA, GAZZE’DE YAŞANAN SOYKIRIMA NEDEN SESSİZ KALIYOR?

Dünya, Gazze’de Yaşanan Soykırıma Neden Sessiz Kalıyor?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.