Jeopolitik Kırılma: 2026’nın Sert Şafağı ve Çöken İttifaklar

Suriye'deki garnizon devlet projesi neden 48 saatte çöktü? Trump'ın 'Barış Kurulu' Gazze için bir çözüm mü yoksa işgal reçetesi mi? Maskelerin düştüğü 2026 jeopolitiğinde Türkiye’nin yeri neresi?

Geçen ay 2025’in jeopolitik gündemini değerlendirirken, 2026’nın çok daha büyük gerilimlere gebe olduğunu vurgulamıştık. Yılın henüz ilk ayında yaşananlar, bu öngörünün abartı olmadığını gösterdi.

-ABD Başkanı Donald Trump’ın, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu eşiyle birlikte “hukuki meşruiyetten yoksun” yöntemlerle ülkesinden kaçırması, kurallara dayalı uluslararası sistemin fiilen çöktüğünü tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.

-İran’da ise ekonomik taleplerle başlayıp hızla rejim karşıtı bir isyana dönüşen protestolar yine kanlı biçimde bastırıldı. Rejim şimdilik ayakta görünse de artık mesele “değişir mi?” değil, “bu yükle ne kadar daha yürüyebilir?” sorusuna evrildi.

-Körfez’de uzun süredir “stratejik uyum” söylemiyle örtülen Suudi Arabistan–BAE ortaklığı açık bir güç mücadelesine dönüştü. BAE’nin İsrail ve Hindistan merkezli yeni denklemi bölgesel tehdit algısını büyütürken, Riyad; Türkiye ve Pakistan’la bağlarını güçlendirdi, İran’la rekabeti dondurdu. Bölgedeki ittifak haritası yeniden çizilmeye başlandı.

-Transatlantik ittifak ise tarihinin en derin krizini yaşıyor. Trump’ın Grönland ve Kanada’ya yönelik söylemleri artık birer fantezi değil, Avrupa’da ciddi bir güvenlik tehdidi olarak algılanıyor. Batı medyasında bugün açıkça şu soru soruluyor: “Batı, kendi içinde bir savaşa mı sürükleniyor?”

-Hiç kuşkusuz geçtiğimiz ayın en sarsıcı gelişmesi, Suriye’de tanıklık ettiğimiz 'İkinci Devrim' oldu. ABD yönetimlerinin yıllardır milyarlarca dolarlık bütçelerle inşa ettiği ve üzerine titrediği 'garnizon devlet' projesi, adeta kumdan bir kale gibi 48 saat içinde yerle bir oldu. 'Rojava' makyajıyla Batı emperyalizminin pazarladığı sözde özerk yapı, birkaç gün içinde tarihin tozlu raflarına gömüldü. Yıllardır PKK/YPG hattında palazlanan terör odakları, sığındıkları güçlerin desteği buharlaşınca sahada tamamen savunmasız kaldı. Kanlı Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye halkı, ülke bütünlüğüne kasteden bu tehdit odağını da tasfiye ederek devrimlerini ikinci bir zaferle taçlandırdı. Bu noktada Suriye’nin ikinci devrimine giden sürece geniş bir parantez açalım.

ABD NEDEN SDG’Yİ GÖZDEN ÇIKARDI?

ABD, yıllar boyunca Suriye’de DAİŞ’e karşı “kara gücüm” diyerek palazlandırdığı, tırlar dolusu silah sevk ettiği Suriye PKK’sı YPG ve onun şemsiye örgütü SDG’yi neden bir gecede gözden çıkardı?

Biraz geriye giderek başlayalım bu soruyu cevaplamaya. ABD, Esed rejimi döneminde PKK'nın Suriye kolu YPG'yi IŞİD'e karşı etkili kara gücü olarak konumlandırarak güçlendirdi; bu destek 2014 Ayn’el Arap (Kobani) kuşatmasıyla başladı ve yıllarca siyasi gerekçelerle meşrulaştırıldı. Bu süreçte sağlanan askeri yardımlar, eğitim ve hava desteğiyle YPG/SDG yapısını kurumsallaştırdı.

ABD, YPG'yi “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) ismi altında kurumsallaştırma sürecini; askeri, siyasi ve idari olmak üzere üç temel ayak üzerine inşa etti. Bu süreç, örgütün hem uluslararası meşruiyet kazanmasını hem de bölgede devlet benzeri bir yapıya bürünmesini sağladı. ABD'nin bu süreci nasıl yönettiğine dair en çarpıcı itiraf, dönemin ABD Özel Kuvvetler Komutanı General Raymond Thomas'tan gelmişti. Thomas, YPG'nin PKK ile olan bağlarının Türkiye ile ilişkilerde neden olan sorunu aşmak için örgüte bizzat "markanızı değiştirin" dediğini açıklamıştır. YPG, sadece bir gün içinde ismini "Suriye Demokratik Güçleri" (SDG) olarak değiştirdi. Thomas, ismin içine "Demokratik" kelimesinin eklenmesini "dahiyane bir hamle" olarak nitelendirmiş, bu sayede örgüte diplomatik görüşmelerde bir yer açılmaya çalışılmıştı.

-Etnik çeşitlilik kılıfı ile SDG ismi altında örgütün sadece Kürtlerden oluşmadığı, Araplar, Süryaniler ve Türkmenleri de kapsayan çok etnikli bir yapı olduğu imajı verilmeye de çalışıldı. Kimi Arap aşiret güçleri kâğıt üzerinde SDG çatısı altına alındı, ancak komuta-kontrol kademesi büyük oranda Kandil kadrolarıyla bağlantılı YPG unsurlarında kaldı. Bu yapı sayesinde ABD, "sahadaki ortaklarımız sadece bir etnik grup değil, Suriye'nin geneline hitap eden bir koalisyon" diyerek askeri yardımlarını hukuki bir zemine oturtmaya çalıştı.

- Askeri yapının ötesinde, özerk yönetim ile bu güce siyasi bir çatı ve idari bir kimlik kazandırıldı. CENTCOM, SDG'yi basit bir milis gücünden ziyade düzenli bir ordu gibi eğitti ve donattı. IŞID ile mücadele bahanesiyle binlerce tır mühimmat, ağır silah ve lojistik ekipman sağlandı. Bölgedeki petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının kontrolü SDG'ye bırakılarak, yapının kendi kendini finanse edebilmesi amaçlandı. Bu kaynaklar yetmemiş olacak ki RAND Corporation raporlarına yansıdığı gibi ABD’nin SDG’ye sağladığı desteğinin maliyeti yıllık 800 milyon doları aştı.

IŞİD tehdidi büyük ölçüde ortadan kalkmasına rağmen SDG’nin korunmaya devam edilmesi, bu yapının terörle mücadele amacıyla değil; Suriye’yi parçalama ve Türkiye’yi çevreleme projesinin bir aparatı olduğunu açıkça ortaya koydu.

KIRILMA NOKTASI: ESED’İN DÜŞÜŞÜ

-Peki ne oldu da milyarlarca yatırım yapılan bu proje, 'vazgeçilmez müttefik' diye parlatılan SDG, hamisi Washington’ın stratejik kumarında 'feda edilen taş' haline geldi?

Aralık 2024’de Esed rejiminin düşüşü ABD’nin Suriye politikasındaki asıl kırılma noktası oldu denebilir.  Muhalif güçlerin Şam'a girmesiyle 54 yıllık Baas rejimi çöktü. Bu durum, ABD'nin SDG'ye ihtiyaç duyduğu rejim ve İran'a karşı bir tampon "denge unsuru" rolünü önemli oranda boşa çıkardı. Ocak 2025'te göreve başlayan Trump yönetimi, Suriye politikasını tamamen "realist ve pragmatik" bir zemine oturttu. Ahmed el-Şara liderliğinde kurulan Suriye yönetiminin kapsayıcı bir geçiş hükümeti vaat etmesi, Washington'da karşılık buldu. ABD, Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni yönetimi "terör listesinden" çıkararak resmen muhatap kabul etti. Trump, Şara’yı Beyaz Saray'da ağırladı. Bu görüşmede ABD, "bölünmüş bir Suriye yerine birleşik bir devletle çalışma" kararı aldı. Ocak 2026’da ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, SDG'nin askeri rolünün bittiğini ve artık devlet kurumlarına entegre olmaları gerektiğini resmen açıklaması ABD açısından örgütün raf ömrünün son bulduğunun ilanı oldu.

TÜRKİYE’NİN GÜCÜ MASAYI DEĞİŞTİRDİ

-Trump yönetiminin bölgedeki önceliklerini radikal biçimde değiştirmesini stratejik bir saf değiştirme olarak okumak mümkün. Vekâlet aparatlar üzerine inşa edilen düzen sürdürülebilir değildi. ABD’nin, çıkarları değiştiğinde müttefiklerini yüzüstü bırakma geleneği bu kez Suriye’de tekrar etti. Trump, bir terör yapılanmasını ayakta tutmanın siyasi ve ekonomik maliyetinin, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerle kurulacak yeni dengeden daha ağır olduğunu gördü. SDG’ye verilen desteğin Türkiye ile ilişkileri zehirlemesi, ABD’yi net bir tercihe zorladı: Washington, sahada "taşeron" yapılar yerine, bölgesel istikrarın anahtarı olan Türkiye ile yeniden denge kurmayı seçti.

Arap dünyasıyla kurulacak yeni ekonomik ve siyasi köprülerde SDG, artık stratejik bir "ayak bağı" olarak görülmeye başlandı. Arap aşiretlerinin kopuşuyla askeri gücü 100 binlerden 10 bine gerileyen bu yapının meşruiyet iddiası, Washington nezdinde inandırıcılığını yitirdi. Velhasıl SDG; stratejik bir enstrümandan, sürdürülemez bir yüke evrildi.

KAMUFLAJ DÜŞTÜ, GERİYE PKK KALDI

Belki de en kritik nokta, SDG içindeki Arap bileşenlerin Ahmet Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetimine ideolojik bir düşmanlık beslememesiydi. Arap aşiretler, PYD/YPG ile hiçbir zaman gerçek bir kader birliği bilinci geliştirmedi. SDG içinde kalmalarını sağlayan ana motivasyonları; ABD koruması, kişi başı yaklaşık 400 dolarlık maaş, yerel çıkar dengeleri ve yeniden güçlü bir Suriye devletinin kurulamayacağı algısıydı.

ABD’ye ve soykırımcı Siyonist yapının desteğine güvenen SDG, Şam’la eşitler arası pazarlık yapabileceği yanılgısına kapılarak entegrasyon müzakerelerinde maksimalist ve oyalayıcı bir tutum benimsedi. Ancak ABD desteği çekilip Siyonist yapı da sessizliğe bürününce, SDG’nin elinde ne uluslararası meşruiyet ne hava gücü ne de diplomatik baskı aracı kaldı. Bu aşamada seçenekleri ikiye indi: Sunulan entegrasyonu kabul etmek ya da tamamen tasfiye olmak.

Velhasıl SDG hayal kurdu ama devletleşemedi. Kamuflaj tamamen düştüğünde geriye, Arap unsurları vitrin olarak kullanan fakat özü itibarıyla PKK’dan ibaret bir yapı kaldı. Ne “Suriye” iddiası, ne “demokratiklik”, ne de “güç” söylemi ayakta kaldı. ABD’nin çekilmesiyle SDG’nin siyasi ve askeri zemini çöktü.

TRUMP’IN BARIŞ KURULU; GAZZE İÇİN ÇÖZÜM MÜ, YENİ NESİL İŞGAL REÇETESİ Mİ?

Gündemin bir diğer kritik başlığı, Gazze’deki sözde ateşkesin ikinci aşamasına geçildiğinin açıklanmasının ardından duyurulan “Barış Kurulu” ve bu yapının üstleneceği rol oldu. ABD Başkanı Donald Trump, Ocak 2026’da Gazze Şeridi’ndeki barış ve yeniden imar sürecini yönetmek üzere bu kurulu resmen ilan etti. Trump’ın 20 maddelik Gazze Barış Planı’nın uygulanmasını denetleyecek kurul, ateşkes sonrası geçiş sürecini koordine edecek. Yapının tüzüğü Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda imzalandı.

Trump, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kurucu üye olarak davet etse de konseyin asıl yürütme kadrosu, Gazze’de yaşanan soykırımı inkâr eden ve Siyonist rejime sınırsız destekleriyle bilinen isimlerden oluşuyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump’ın damadı Jared Kushner, Siyonist yerleşimlerin savunucusu Steve Witkoff ve Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek eylemlerini yasaklatan finansör Mark Rowan, Gazze’nin geleceğinde söz sahibi yapılmak isteniyor.

Orta Doğu’yu kan gölüne çeviren Irak işgalinin mimarlarından eski İngiltere Başbakanı Tony Blair ise konseyde bölgeyi tanıyan (!) tek isim olarak yer alıyor. Ancak Blair, İngiltere’de dahi meşruiyet üretebilmiş değil. İngiliz dışişleri bürokrasisi, Blair’in İngiliz devletini temsil etmediğini açıklayarak Trump’ın bu girişimiyle arasına mesafe koydu.

Trump’ın planına göre konseyin altında bir de “Gazze Yürütme Kurulu” bulunuyor. Bu yapıda Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katarlı Bakan Ali Al Thawadi ve Mısır İstihbarat Başkanı Hassan Reşhad gibi bölgeyi bilen aktörler yer alıyor. Ancak birçok analist, bu isimlerin gerçek karar verici olan Trump’ın çekirdek ekibine meşruiyet sağlamak için vitrinde tutulduğunu vurguluyor.

Bu nedenle Trump’ın “Barış Kurulu” adı altında kurduğu yapının, barıştan çok işgali kalıcılaştırmayı ve Filistin direnişini tasfiye etmeyi hedefleyen bir “sömürge koruma kalkanı” olduğu yorumları öne çıkıyor.

Trump yönetiminin bu hamlesi, yalnızca Gazze’nin değil, dünyanın nasıl yönetileceğine dair daha büyük bir tartışmayı da tetikliyor. Uluslararası hukuk ve kurumların yerini, açık biçimde para ve siyasi gücün aldığı yeni bir döneme girildiği mesajı veriliyor. Artık kurallar değil, “güçlü olanın dediği” belirleyici. Bu nedenle Barış Kurulu, yeni bir yönetim modeli olarak sunulsa da Filistin’de kalıcı ve adil bir çözüm üretme ihtimali son derece zayıf görülüyor.

ATLANTİK BİTTİ, MASKELER DÜŞTÜ

Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yılki zirvesinde konuşulanlar ne serbest piyasa ne iklim krizi ne de yapay zekâydı. Davos’un gerçek gündemi, temelleri çatırdayan Atlantik ilişkilerinin geleceği oldu. Washington’un ‘sert ve hoyrat diplomasi’ anlayışı gölgesinde, Avrupa ile ABD arasındaki “Büyük Boşanma” senaryoları zirvenin asıl manşetine dönüştü.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland üzerinden Avrupa’ya yönelttiği aşağılayıcı dil, Batı dünyasında bir dönemin kapandığını ilan etti. Danimarka toprağı Grönland’a “satın alma” teklifinin ötesinde verilen mesaj açıktı: Amerika artık müttefik değil, mülk istiyor. Bu dil, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığını ve sömürge reflekslerinin geri döndüğünü dünyaya ilan etti. Belçika Başbakanı’nın “sefil bir köle” benzetmesi ise Avrupa’nın içine sürüklendiği acziyetin itirafıydı.

Zirveye asıl damgayı ise Kanada Başbakanı Mark Carney vurdu. Carney, dünyada bir “geçiş” değil, açık bir “kırılma” yaşandığını ve Trump öncesi düzene dönüşün mümkün olmadığını söyledi. Ancak konuşmasını tarihsel kılan, Batı’nın kutsadığı “kurallara dayalı düzen”e dair yaptığı itiraflardı:

“Bu düzenin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Uluslararası hukukun sanığın ve mağdurun kimliğine göre uygulandığını biliyorduk. Ama bu kurgu faydalıydı; Amerikan hegemonyasının sağladığı nimetler vardı. Bu yüzden tabelayı vitrine koyduk, ritüellere katıldık ve söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu görmezden geldik.”

Bu sözler, Batılı bir liderin ağzından dökülen en açık iki yüzlülük itirafı olarak kayda geçti. Yıllardır Batı dışı dünyanın dile getirdiği “çifte standart” eleştirisi, bu kez sistemin merkezinden teyit edilmiş oldu.

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480

İslam ve İhsan

2025’İN JEOPOLİTİK ENKAZI: ÇÖKEN DÜZEN, KALICI SAVAŞLAR VE 2026’YA KALAN KAOS

2025’in Jeopolitik Enkazı: Çöken Düzen, Kalıcı Savaşlar ve 2026’ya Kalan Kaos

AKSA TUFANI’NDAN İKİ YIL SONRA: KİM KAZANDI, KİM KAYBETTİ?

Aksa Tufanı’ndan İki Yıl Sonra: Kim Kazandı, Kim Kaybetti?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.