Aksa Tufanı’ndan İki Yıl Sonra: Kim Kazandı, Kim Kaybetti?
Aksa Tufanı stratejik bir hata mıydı, yoksa kaçınılmaz bir tepki miydi? Trump’ın ateşkesi gerçekten barışı mı, yoksa yeni bir dayatmayı mı getiriyor?
7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı operasyonu sonrası Siyonist işgal devletinin başlattığı soykırım savaşı, iki yılın ardından 13 Ekim 2025’te ABD Başkanı Donald Trump ve sekiz İslam ülkesi liderinin mutabakatıyla varılan ateşkes kararı ile yeni bir döneme girdi.
AKSA TUFANI’NDAN İKİ YIL SONRA: KİM KAZANDI, KİM KAYBETTİ?
Savaşın bittiğini söylemek ne yazık ki mümkün değil. Zira İsrail’in soykırım savaşına geri döneceğine ilişkin derin kuşkular varlığını koruyor. Bu yeni dönemin neler getireceği kadar, geride kalan iki yılın muhasebesi de yapılıyor kuşkusuz: Kim ne kazandı, kim ne kaybetti? Siyonist yönetim, “Hamas'ı yok etme” ve “esirleri güç kullanarak geri alma” gibi stratejik hedeflerinin hiçbirine ulaşamadı.
Peki ya Hamas ne kazandı ne kaybetti? Aksa Tufanı kararını alan Hamas’ın askeri lider kadrosu, Gazze’nin tamamen yıkılmasına ve yüz binlerce şehit verilmesine neden olan bu sonuçları öngöremedi mi? Yoksa Aksa Tufanı stratejik bir hata mıydı?
Bu dosyamızda, Aksa Tufanı ve sonrasında başlayan soykırım savaşının Ortadoğu’yu nasıl dönüştürdüğüne odaklanacak ve bu büyük kırılmanın ardından akıllara gelen temel soruların cevaplarını arayacağız.
Görünmeyen Soykırımın Kırılma Noktası: 7 Ekim
Öncelikle şunun altını bir kez daha çizelim, Gazze ve Filistin halkının yaşadığı soykırım ve etnik temizlik süreci 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonu ile başlamadı. Bu tarih, yalnızca uzun yıllar boyunca örülen bir zulüm zincirinin küresel ölçekte kırıldığı gün oldu. Bu gerçek, bugün hâlâ görmezden gelinen en temel hakikattir.
Gazze halkı, 2006’den beri dünyanın en uzun süreli açık hava hapishanesinde hayatta kalma mücadelesi vermekteydi. İsrail yönetimi, 18 yıldır Gazze’ye yönelik sürdürdüğü abluka ile kara, deniz ve hava sınırlarını kapatarak bölgeyi adeta nefessiz bıraktı; yakıt, ilaç, gıda ve inşaat malzemelerinin girişini yasakladı. BM raporlarına göre, 7 Ekim öncesinde dahi Gazzeli çocukların %96'sı yetersiz besleniyordu. Ablukanın askeri bir gereklilikten ziyade sivil halkı hedef alan bir politika olduğu, uluslararası raporlara defalarca yansıdı.
İsrail, 2008, 2012, 2014 ve 2021 yıllarında gerçekleştirdiği saldırılarla her defasında alt yapıyı hedef aldı: hastaneler, okullar, enerji santralleri ve su tesislerini bombaladı. 7 Ekim 2023'ten önce, dünyanın en önemli iki insan hakları örgütü olan Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), İsrail'in Filistinlilere karşı apartheid/ırk ayrımcılığı suçu işlediğini belgeleyen kapsamlı raporlar yayınlamıştı.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te İsrail'in yasadışı yerleşim birimlerini genişletmesi, uluslararası hukukun açık bir ihlali olarak kabul edildi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, yerleşimci şiddetinin 7 Ekim 2023 öncesinde rekor seviyelere ulaştığını rapor etti; 2023'ün ilk dokuz ayında günde ortalama üç yerleşimci saldırısı kaydedildi.
Tüm bunlar yaşanırken dünya kamuoyu, 18 yıldır Gazze’de süren bu insanlık dışı durumu görmezden geldi. Batılı devletler, İsrail’in her ihlalini “meşru müdafaa” etiketiyle akladı. Oysa 2007’den 7 Ekim 2023’e gelinceye dek 40 binden fazla Filistinli Siyonistlerce şehit edilmiş, binlerce ev yerle bir edilmişti. Arap dünyasının önemli bir bölümü ise Gazze’deki bu zulmü durdurması için İsrail’e baskı yapmak şöyle dursun, onunla ilişkileri normalleştirme kuyruğuna girmişti.
Velhasıl, 7 Ekim 2023, Siyonist rejimin soykırım ve etnik temizlik politikalarının ani bir başlangıcı değil; Netanyahu ve faşist çevresinin yıllardır sürdürdüğü bu politikanın küresel ölçekte görünür hale geldiği tarih oldu.
Soykırımın Bedeli: İsrail’in Stratejik ve Ahlaki Çöküşü
Soykırım ve etnik temizlikle geçen iki yılın ardından Siyonist yönetim ne kazandı ne kaybetti? İsrail, sahada taktiksel bazı başarılar elde etse de askeri üstünlüğünü net bir siyasi sonuca dönüştüremedi. Askeri anlamda bir muharebe kazandı ama dünyayı kaybetti. İsrailli gazeteci Ben Dror Yemini, Yedioth Ahronoth gazetesindeki yazısında durumu, "İsrail savaşı kazandı ama barışı kaybetti" diyerek özetledi.
İsrail'in on yıllardır üzerine inşa ettiği ve her tehdidi ezici bir güçle karşılama esasına dayanan meşhur "caydırıcılık doktrini" kökünden sarsıldı. ABD'nin sınırsız desteğine rağmen, İsrail'in caydırıcılık gücü artık kendi kapasitesinden çok ABD ile ittifakına bağımlı hale geldi. İsrail, büyük askeri ve teknolojik üstünlüğüne rağmen Hamas'ı yok etme gibi temel bir hedefe ulaşamadı. Bu durum hem bölgede hem de dünyada "yenilmez güç” imajını ciddi şekilde zedeledi. İsrailli analist Gideon Khogi'nin belirttiği gibi, "7 Ekim'den önce Hamas, İsrail'in en zayıf düşmanıydı; savaş sırasında ise en sorunlu olanı haline geldi."
-Soykırım savaşının ilk döneminde Batı medyasının İsrail anlatısını benimsemesine rağmen, zamanla Filistin anlatısı küresel medyada ön plana çıktı. İsrail, sahadaki askeri üstünlüğüne rağmen imaj savaşını kaybetti. Amerikan kamuoyunda bile İsrail'e verilen destek, tarihinin en düşük seviyelerine geriledi. Savaşın neden olduğu insanlık dramı, ABD gençlerinin %60'ı ve Avrupa'daki halklar arasında Filistinlilerin topraklarında adalet ve hak sahibi olması yönünde büyük bir gelişmeye yol açtı.
- 7 Ekim şoku, İsrail toplumunda derin bir bölünmeye ve kurumlara karşı büyük bir güven kaybına neden oldu. İsrail’in iki yıllık savaştan kaynaklanan ekonomik ve sosyal kayıplarının, stratejik kazanımlarından çok daha büyük olmuştur.
Siyonistler Kaybetti, Peki Ya Hamas!
"Aksa Tufanı" operasyonunun Hamas açısından stratejik bir hata olup olmadığı konusunda Ortadoğu siyasi arenasında ve medyasında iki ana argüman öne çıkıyor. 7 Ekim’i stratejik bir hata olarak görenler; operasyonun Filistin halkı için getirdiği yıkıcı maliyete odaklanıyor. Yüz binlerce insanın şehit olması, yaralanması veya kaybolması, iki milyondan fazla insanın evsiz kalması ve Gazze'nin yaşanamaz bir yere dönüşmesi, bu felaketin delili olarak sunuluyor. Ayrıca Direniş, "Aksa Tufanı" operasyonu için ilan ettiği hedeflerin tamamını gerçekleştirememesinin, savaşın direniş için getirdiği maliyetin çok yüksek olduğunun altı çiziliyor.
Bu argümanlar genellikle, direnişi ve Hamas'ı daha önce de eleştiren Arap aydınlar ve analistler tarafından dile getiriliyor. Bu görüşe göre Hamas, kendi gücünü abartırken, İsrail'in yıkıcı kapasitesini ve arkasındaki sınırsız Amerikan desteğini hafife aldı. Bu gruptaki kimi yazarlar, Hamas'ın stratejik tercihlerini sorgulamanın direnişin meşruiyetini sorgulamak anlamına gelmediğini, asıl kurbanın Filistin halkı olduğunu ve bu nedenle liderliğin aldığı kararların sonuçlarının eleştirilebilmesi gerektiğini savunuyorlar.
“Asıl Hata Direniş Değil, Zulmün Kendisidir”
-“Aksa Tufanı stratejik bir hata değildi” diyenler ise operasyonun askeri sonuçlarından çok, ortaya çıkardığı siyasi ve stratejik dönüşüme odaklanmakta. Bu görüşe göre; “direniş başarı/başarısızlık denklemi ya da mutlak askeri veya siyasi kazanımlarla ölçülmemeli.” Ayrıca “Direnişin yenilmesi, ancak direniş sona erdiğinde, beyaz bayraklar çekildiğinde veya teslimiyet anlaşmaları imzalandığında gerçekleşir. Direniş, özünde bir fikir olduğu için, işgal ve adaletsizlik olduğu sürece var olmaya devam edecektir.”
Aksa Tufanı hata değildi diyenler unutulmaya yüz tutmuş Filistin davasını yeniden küresel vicdanın ve siyasetin merkezine taşınmasını son derece önemli bir başarı olarak nitelendiriyor. Bu sayede İsrail'in işlediği suçların ve Filistin anlatısının dünya çapında daha fazla görünürlük kazandığına dikkat çekiyor.
Belki de bu noktada en çarpıcı değerlendirmelerden biri, Dr. Edward Said gibi isimlerle birlikte Filistin Ulusal Girişimi partisini kuran Dr. Mustafa Bargusi'ye ait:
"Asıl hata direniş değil, zulmün kendisidir," diyen Bargusi şu tespitlerde bulunuyor: "‘7 Ekim bir hata mıydı?’ Bu soruyu soranlar, asıl ahlaki çöküşün nerede yattığını görmezden geliyor. Direnişi eleştirmek, tecavüze uğrayan bir kadına dönüp 'neden kendini savundun?' diye sormaktır. Bu, zalimin değil, kurbanın ahlakını sorgulayan sapkın bir zihniyettir. Biz, işgale ve soykırıma uğrayan bir halkı, haykırdığı için suçlayan bu ahlaksızlığı kökten reddediyoruz.”
"7 Ekim, bir başlangıç değil, bir patlamaydı" diyen Bargusi haklı olarak soruyor:
“Aksa Tufanı, yıllardır biriken acının, zulmün ve aşağılanmanın kaçınılmaz bir sonucuydu. Tarih, Roma'ya başkaldıran köle Spartaküs'ü, Fransız sömürgeciliğine direnen Cezayir'i, Apartheid'a isyan eden Güney Afrika'yı ve İngiliz işgaline karşı duran Gandhi'yi alkışlamadı mı? Peki, 100 yıldır varlığına ve onuruna kasteden bir işgale karşı ayaklanan Filistin halkı neden kınanıyor? Bizim isyanımız neden bir 'hata', onlarınki neden bir 'kahramanlık destanı' oluyor?”
Bargusi’nin dediği gibi, asıl hata vatanlarını işgale karşı direnen halklara sergilenen çifte standart olmuştur. Asıl hata, bir halkın onurunu ve hayatta kalma iradesini hiçe saymaktı. 7 Ekim, bu hataya verilmiş kaçınılmaz bir karşılıktı aslında. Zira Gazze, 18 yıldır dünyanın en büyük açık hava hapishanesinde boğuluyordu. Bu bir hayat değil, yavaşlatılmış bir ölümdü. Daha 7 Ekim gelmeden birkaç hafta önce Batı Şeria'da, 40'ı çocuk olmak üzere 240 Filistinli katledilmişti. Siyonistlerin Mescid-i Aksa’ya yönelik tahrikleri artık rutin haline gelmişti. Elektriksiz, susuz ve işsiz bırakılmış bir halkın toprakları tarihte eşi görülmemiş bir hızla gasp ediliyor ve Filistin halkına direnmekten başka bir yol bırakılmıyordu.
Şarm eş-Şeyh Zirvesi: Barışa Giden Yol mu, Yeni Bir Dayatma mı?
İki yıl süren yıkımın, binlerce can kaybının ardından Gazze’de ateşkes ilan edilse de savaş tam anlamıyla bitmiş değildir. Sadece toplu imha savaşı durmuş gibi gözükse de Siyonistlerin kaldıkları yerden devam etmelerinin önünde hiçbir engel gözükmüyor.
Dünyanın vicdanını sarsan bir etnik temizlik sürecinin ardından Mısır’ın Şarm eş-Şeyh şehrinde düzenlenen uluslararası zirvede onaylanan planın kâğıt üzerinde “barış”ı hedeflediği iddia ediliyor. Ancak bu planın Filistinlilere barış mı getireceği yoksa yeni bir siyasi vesayet döneminin başlangıcı mı olacağı son derece kuşkuludur.
ABD Başkanı Donald Trump’a göre bu süreç, Gazze savaşını bitirip bölgeyi “kalkınma, yatırım ve istikrar eksenine” taşımayı amaçlıyor. Ancak Şarm eş-Şeyh anlaşması bir barış planından çok, İsrail’in bölgesel hegemonyasını ve ABD’nin çıkarlarını merkeze alan bir proje gibi durmaktadır. Nitekim anlaşmanın Filistinlilere adil bir çözüm sunmak yerine, İsrail’in uluslararası alanda yıpranan imajını “yeniden parlatma” ve soykırım suçlamaları sonrası onu diplomatik izolasyondan kurtarma amacı taşıdığını yönündeki değerlendirmelerin bir hayli fazla olduğu gözlemlenmektedir. Zirvenin asıl hedefinin, Filistin sorununun “bittiği” mesajını vererek boykotları durdurmak ve işgal devleti ile normalleşme kapılarının yeniden açılmasını sağlamak olduğu anlaşılıyor. Filistinli analist Sari Urabi bunu; “Washington, Gazzelilerin kanını İbrahimi normalleşmenin mürekkebine dönüştürüyor” sözleriyle özetliyor.
Trump ve Netenyahu’nun “Filistin’siz Ortadoğu” Vizyonu
Trump ve Netanyahu’nun vizyonları, yöntemleri farklı olsa da “Filistin’siz bir Ortadoğu” hedefinde birleşiyor. Trump’ın yaklaşımı, ahlaki bir barıştan çok “iş insanı mantığına” dayanıyor. “Gazze’nin yeniden inşası” söylemi, Amerikan şirketleri için milyarlarca dolarlık bir rant kapısı olarak görülüyor. Yani Netenyahu’nun soykırım ortağı ABD’nin başkanı Trump, Filistin’in özgürlük talebini “yatırım fırsatına” indirgiyor.
Netanyahu için ateşkes yalnızca “taktik bir nefes alma” anlamına geliyor. Gerçek hedefi, askeri operasyonu diplomatik zemine taşıyarak Filistin devletinin kurulma ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak ve “barış” görüntüsü altında Arap ülkeleriyle normalleşmeyi, Filistin’in tasfiyesiyle paralel yürütmek.
En tartışmalı nokta ise direnişi “aşırılıkla mücadele” bahanesiyle kriminalize eden ve Gazze'ye yeni bir vesayet rejimi dayatan yaklaşım. Plan, Hamas’ın silahsızlanmasını şart koşarken, İsrail’in çekilmesi konusunda hiçbir taahhüt içermiyor. Bu nedenle birçok analiste göre hedef, savaşın değil, direnişin bitirilmesini hedefliyor. Gazze’nin yönetiminin “teknokratlar” veya uluslararası bir güç tarafından devralınması fikri, bölgenin egemenliğini fiilen ortadan kaldırıyor. Bu model, “barış var ama egemenlik yok” anlayışıyla Bosna örneğine benzetiliyor. Nitekim birçok gözlemciye göre “teknokrat” ifadesi, Amerika için çalışan yeni bir vesayet sınıfının kod adı olarak görülüyor.
Sonuç olarak, Aksa Tufanı operasyonu ve ardından gelen iki yıllık soykırım savaşı, Ortadoğu'nun siyasi haritasını önemli oranda değiştirmiştir. İşgal devleti, askeri hedeflerine ulaşamazken stratejik caydırıcılığını ve ahlaki üstünlüğünü yitirmiş, uluslararası alanda benzeri görülmemiş bir izolasyonla karşı karşıya kalmıştır. Buna mukabil evet, unutulmaya yüz tutan Filistin davası, küresel vicdanın merkezine yeniden yerleşmiştir ancak soykırım savaşının direniş ve Gazze halkı için getirdiği maliyet çok yüksek olmuştur. Şarm eş-Şeyh Zirvesi gibi girişimler ise adil bir barıştan çok, bölgeyi ABD ve İsrail ekseninde yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir dayatma olarak görülmektedir. Gelinen noktada Ortadoğu, Filistin'in egemenliğini ulusal güvenliğinin bir parçası olarak görenler ile ekonomik çıkarları önceleyerek normalleşmeyi savunanlar arasında net bir şekilde ikiye bölünmüştür. Bu kırılmanın gelecekteki yansımaları, bölgenin istikrarını ve geleceğini belirleyecektir.
Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!