İnsan niye kıymetli bir gözyaşından değil de, necâset hükmündeki değersiz bir sudan yaratıldı? Öldükten sonra niye kokuşup çürüyerek toprağa dönüşmekte? Bununla bize ilâhî bir mesaj veriliyor: Öncesi nutfe, sonu cife olan bir varlığın kibirlenip böbürlenmeye hakkı olmadığına işaret ediliyor.
Sohbet eden kişide, benlik ve iddiâ, yerini muhabbet ve tevâzûya terk etmelidir. Zira tevâzû, sözü müessir kılan bir özelliktir.
Yaratıklar içinde sadece insanlara ait olan ahlâk, İslâm’da dinin ana bölümlerinden biridir. Bizzat sevgili Peygamberimiz “ahlâkî üstünlükleri tamamlamak için gönderildiğini’1 bildirmiştir. Yüce Kitabımız da, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i «en üstün ahlâka sahip»2 olarak tanıtmıştır.
Namaz; dînin direği, mü’minin mîrâcıdır. Vazgeçilmez bir kulluk vazifesidir. Düşmanla muhârebe esnâsında dahî terk edilemez.
Şeytanın ilk ameli kibir sâikıyla Haktan yüz çevirmesiydi. Unutmayın ki bununla paralel düşenler de şeytan gibi merdûd (reddolunmuş) ve makhûr (kahrolunmuş) olmaktan kurtulamazlar.
Başkalarını hor görerek kendini beğenmek kadar, insanı mânen helâk eden başka bir felâket yoktur. Bunun içindir ki Mevlânâ Hazretleri, birçok mânevî tehlikeden selâmetin; tevâzuya bürünmekle mümkün olacağını ifade sadedinde şu teşbihte bulunmuştur: “Kılıç, boynu olanın boynunu keser!.. Gölge, yerlere döşenmiş olduğundan, hiçbir kılıç darbesi onu yaralamaya muvaffak olamaz.”
Ashâb-ı kirâm, İslâm ahlâkıyla yüceldikçe, tevâzûda da erişilmez bir zirve hâline geldiler.
Yüzakı Dergisinin 139. sayısı çıktı.
Dünyada 16. asra “Türk Asrı” denilmiştir. Bunun sebebi, sadece bu asrı dolduran askeri ve siyasi başarıların şa’şaa ve debdebesi değildir. Bilâkis onlarla birlikte ilimde ve güzel sanatların bütün şubelerinde aynı seviyede bir yükselişin gerçekleşmiş olmasıdır.