Hayat; med-cezirlerle, yani kâh sevinç, kâh elem tecellîleriyle doludur. Bunların hepsi ilâhî imtihanlardır.
Şerrin Allah’tan olması meselesine gelince, hiçbir şer O’nun murâdı ile değildir. Ancak Cenâb-ı Hak, -râzı olmasa da- imtihan îcâbı olarak, şerrin de vukû bulmasına izin vermiştir.
Unutmayalım ki âhirette hiç kimse; “dünyada az yaşadım, çok yaşadım” derdinde olmayacak. Geçen hayatının ne kadar hayırla veya şerle dolu olduğunun derdinde olacak…
İslami sanatların başında gelen 'Hat sanatı'nın tarihî gelişimi nasıl gerçekleşti?
Allâh’ın irâdesi, bütün oluşlarda mevcuttur. O’nun irâde ve kudretinin dâhil olmadığı hiçbir şey gerçekleşemez. Bir toz bile yerinden kalkamaz ve küçük bir sineğin kanadı bile kıpırdayamaz.
Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur: «Allah, kiminin rızkını daraltır, kiminin genişletir.»
Âhiret inancı, mes’ûliyet şuurunu kuvvetlendirir, vazifeye bağlı, hak ve hukuka hürmetkâr olmayı temin eder. Bu sûretle gayet sağlam bir ahlâk anlayışına, çok mükemmel bir nizam kavramına ve pek ulvî bir hakşinaslığa vesîle olur.
Hayatına 365 muhteşem eser sığdıran Mimar Sinan, sadece eserleriyle ilgilenmekle kalmamış, kurdurduğu vakıfla da ihtiyaç sahibi birçok kimsenin derdine derman olmuştur.
Mü’min gönüller, kendisinden malca daha aşağıda olanların kendi malına ilâhî bir hükümle, yani mülkün sahibinin tâlimâtı çerçevesinde «bir hak» ile ortak olduğunun idrâki içinde olmalıdır. Hiçbir emânetçi, elindeki emânetin gerçek sahibinin onu değerlendirme noktasındaki tâlimâtına karşı; «Bunlar benim, hepsini ben kazandım; ister veririm ister vermem!» diyemez. Eğer demeye cür’et ederse Kārun’da olduğu gibi Allah onu hazineleriyle beraber yerin dibine geçirir.
İslâm’ın gelişiyle hanımlara âit bir hukuk tesis edildi. Kadın, toplumda iffet ve fazîlet timsâli oldu. Annelik müessesesi, şeref buldu. Peygamber Efendimiz’in; “Cennet (sâliha) annelerin ayakları altındadır!”[1] hadîs-i şerîfi ile kadın, lâyık olduğu değere kavuştu.