KULUN YAŞADIĞI ÇİLE VE SIKINTILARIN HİKMETİ NEDİR?

Hayat; med-cezirlerle, yani kâh sevinç, kâh elem tecellîleriyle doludur. Bunların hepsi ilâhî imtihanlardır.

Bizler, Rabbimizʼin bizim hakkımızdaki takdîrine râzı olacağız ki Cenâb-ı Hak da bizden râzı olsun.

Nitekim Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- kendisine:

“–Neyi seversin?” diye soranlara:

“–Benim sevincim, yalnız mukadderâttır. Ben Allah Teâlâ’nın hükmünü severim...” derdi.

TASAVVUF'UN BAŞLICA GÂYESİ

Tasavvufun başlıca gâyesi, ham insanı ihlâs ile tezyîn ederek kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır. Çünkü insan, kendisini Rabb’ine vâsıl edecek kudret akışları ve Rabbânî sırlarla techîz edilmiş olan şu kâinâta, ebediyyet âlemine hazırlanmak için gelmiş ve bu maksada binâen muhtelif imtihânlara tâbî kılınmıştır. Onun, ebedî âlemde kendisi için hazırlanmış olan nîmetlere nâil olabilmesi de, bu imtihânları kazanarak bir kalb-i selîm elde edebilmesine bağlıdır.

ÇİLE VE SIKINTILARIN SÂDIK MÜ'MİNLERİ ORTAYA ÇIKARIR

Bu nükte dolayısıyladır ki insanlar, îmân ve fazîlet dâvâsında çile, sıkıntı, ızdırap ve elemle dolu binbir merhalelerden geçirilirler. Böylece Hakk yolunda ilâhî dâvânın sâdıkları ile fâsıkları birbirinden ayırd edilir. Bunun içindir ki, sadece îmân etmek kâfî değildir. Onu amel-i sâlihle süsleyerek ilâhî imtihânlarda muvaffak olabilecek bir

seviyeye yükseltmek zarûreti vardır.

ÎMÂN VE İMTİHÂN İÇİÇEDİR

Allâh Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:

“Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar yalnız «inandık» demekle hiç imtihân edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?”

“Şânım hakkı için onlardan öncekileri de imtihân ettik. Elbette Allâh, (dîn ve îmân dâvâsında) sâdık olanlarla yalancıları bilmektedir.” (el-Ankebût, 1-3) buyurarak îmân ve imtihânın âdetâ içiçe olduğunu beyân eylemiştir.

CENÂB-I HAK KULDAN NE İSTİYOR?

Buna göre; îmân bir lutuf, imtihân da onun miyârı, kuldan istenilen sabır ve teslîmiyyetle îmânı muhâfaza ise, bir bedel mesâbesindedir. Yâni Hakk Teâlâ, verdiği lutfunun yüceliğini ve değerini idrâk ettirmek için kullarına takdîr buyurduğu imtihânlarla -onların iktidarları nisbetinde- âdetâ bir bedel taleb etmektedir.

Âyet-i kerîmedeki:

“Allâh mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111) ifâdesi de, bu hakîkatin bir tezâhürüdür. Dolayısıyla, rızâ-yı ilâhîyi kazanmak için, Hakk’ın istediği bedelleri (can, mal-mülk, vesâireyi) seve seve O’nun yolunda fedâ etmek, îmânın kemâline vesîledir. Mü’minlerin şu imtihân dünyâsındaki ibtilâ, mihnet ve meşakkatlerinin âhıret kazancına bir bedel olarak kaydedildiği şüphesizdir.

Hazret-i Hüdâyî ne güzel söylemiş:

Cân terkini urmadan,

Cânân eline girmez!

Zünnârını kırmadan,

Îmân eline girmez!

Olmadan esîr-i derd

Dermân eline girmez!

Su gibi erinmezsen,

Yerlere sürünmezsen,

Taşlarla örünmezsen,

Ummân eline girmez!

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle