Tasavvufta “yol kardeşliği” demek olan “ihvanlık” da; Allâh’a giden yolda yardımlaşmayı, dînî ve mânevî meselelerde birbirini desteklemeyi, kardeşinin eksikliğini telâfî etmeyi ve onun dert ortağı olmayı ifâde eder ki bu, İslâm kardeşliğinin çok ince ve derin bir hassâsiyetle yaşanmasıdır.
Zikir feyz ve rûhâniyetinden lâyıkıyla istifâde edebilmek için, kalben ve zihnen de zikre iştirâk etmemiz îcâb eder.
Üftâde Hazretleri, müridlerinin halini görmek için yaptığı sınavdan yalnız Aziz Mahmud Hüdayi başarılı çıktı.
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur: “Âdemoğulları bir bedenin âzâsı gibidirler. Çünkü yaratılışları bir mayadandır, aynı özden yaratılmışlardır. Günün birinde vücuttaki âzâlardan biri ağrırsa, öteki âzâları da rahatsız olur. Başkalarının dert ve acılarıyla muzdarip olmazsan, sen «insan» diye adlanmaya lâyık değilsin.”
Kalbe ârız olan mânevî hastalıkların en önemlilerinden biri de gaflettir. Gaflet, kalbi ihâta ederek insanı mânevî yönelişlerden alıkoyar.
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur: “Allâh’ın sana lûtuf ve ihsanda bulunmasını istiyorsan, o Allâh’ın kullarına iyilik et.”
İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının başlıca sebebi; harama, şüpheli şeylere ve kul hakkına yeterince dikkat etmemeleridir.
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, talebelik yıllarında ciddî bir ilim tahsili yanında tasavvufî bir alâka ile gönül âlemini de az-çok yoğurmuştu. Gayret ve çalışkanlığı sebebiyle de medresede kendisiyle husûsî bir şekilde ilgilenen hocası Nâzırzâde’nin muîdi olmuştu. Sonraki yıllarda hocası Nâzırzâde ile birlikte muhtelif kadılık vazifelerinde bulundu. Son olarak da Bursa’ya tâyin edildiler. Hocası başkadı, kendisi de Ferhâdiye medresesinde müderrisliğin yanında Câmi-i Atîk mahkemesinde kadı nâibi oldu.
İnsan, eline altın gibi kıymetli bir mal geçtiğinde, onu miligramına kadar sahiplenir. Bir miligramını bile israf etmez. Alan da satan da onu en hassas terazilerde tartar.
Cimrilik edip infaktan uzak durmak, âhiret hayâtını tehlikeye atmaktır.