Mevlânâ hazretleri aşağıdaki beytinde “Habîbullâh” olan Rasulullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e aklını da, canını da kurban etmek sûretiyle muhabbetullâha ulaşabildiğini söylüyor.
Cenâb-ı Hakk el-Mü’min’dir. Rabbimiz bu sıfatını kendisine îmân etmiş kullarına da lâyık görmek sûretiyle, kullarının da bu ilâhî ahlâkı -istîdatları nisbetinde- yaşamalarını arzu buyurmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) «Ben mizah yaparım, ancak dâimâ doğruyu söylerim!» buyuruyor. Şakalaşmak, latîfe yapmak sünnettir, fakat gönül kırmadan, bilâkis gönül alarak yapıldığında.
Dînî makamlar üçtür: İslâm, îman ve ihsan…
Asr-ı Saâdet toplumu, kadın-erkek ihtilâtından sakınma husûsunda da çok dikkatli ve hassas idi. Yani yabancı erkek ve kadınlar, ölçü ve sınırları zorlayacak şekilde beraber ve karışık bulunmazlardı. Sosyal hayatta kadınla erkeğin arasında dâimâ bir mesafe bulunur ve birbirleriyle münâsebetleri belli bir ölçü ve disiplin dâhilinde olurdu.
İnsan, ancak nefs engelini aştıktan sonra, iptilâ ve meşakkatlere lâyıkıyla sabır gösterebilecek ve onları gönderene karşı râzı olabilecek bir dirâyete erişir. Bunlar, mâneviyat yolundaki med-cezirlerin cilveleridir.
Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, Ku'ân-ı Kerîm'in sır ve hikmetlerinin nasıl anlaşılacağını anlatıyor.
Hakk’ı seven bir mü’min, hakîkatte hiçbir şeye mâlik olmadığının idrâk ve şuurunda olmalıdır. Zîrâ sevdiğine her şeyini teslîm etmesi îcâb eder. Muhabbet, fedâkârlık gerektirdiği için mâlikiyet ile imtizâc etmez.
Ne zaman olursa olsun, kalp ve beden âhengi içinde icrâ edilen bütün ibadetler, Cenâb-ı Hak ile beraberlik anlarıdır. Mârifetullâhʼa vesîle olan ilim, irfan, zikir ve sohbet meclisleri de gönlün ilâhî huzur ile dolduğu anlardır.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- din kardeşlerinden birini üç gün göremezse, onu sorardı. Uzaktaysa onun için dua eder, evindeyse ziyaret eder, hasta ise şifâ dilemeye giderdi.[1] Asr-ı Saâdet’te yaşayan mü’minler aynı ahlak üzereydiler. Öyle ki kardeşlikte dillere destan oldular.