Asr-ı saadet döneminde sahabeler Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) el-emîn ve es-sâdık sıfatlarından nasîb almışlardı. Müslümanların bu güzel ahlâkına düşmanları bile gıpta ile bakıyor ve îtimâd ediyorlardı.
Tefekkür insanı ya rûhânî bir uyanışa götürür ya da nefsânî bir körlüğe sürükler. Peki, düşüncelerimizin yönü kalbimize nasıl yansıyor?
Kalbimiz gerçekten uykuda mı, yoksa çoktan ölmüş mü? Gafletin tehlikesine karşı nasıl bir kalb uyanıklığına sahip olmalıyız?
Hazreti Mevlânâ Mesnevî: “Ah, tabiatı bize uymayan dostun verdiği ıztıraplardan!.. Âh, onların kalbimizde açtığı derin yaralardan! Ey ulu kişiler, ey büyük insanlar; aklınızı başınıza alın da kendinize iyi dostlar, uygun arkadaşlar arayınız!” (c.6, 2950) sözleriyle gerçek arkadaşımızı aramaya bizi çağırıyor.
Zikri ihmal etmenin mazereti var mı? Her an Allah’ı anmak neden bir müminin vazgeçilmezi olmalı?
Zikirle dirilen kalpler, gafletle kararır… Kalbiyle zikredemeyen bir mü’min, Hakk’a yakınlaşamaz. Peki, nefsin zincirlerinden sıyrılıp huşû ile zikre nasıl ulaşabiliriz?
Mevlânâ Hazretleri’nin Mesnevî’sinde geçen Mecnun ile devenin hikâyesi, ruhla nefsin bitmeyen mücadelesini gözler önüne seriyor… Peki, ebedî aşka giden yolda nefs engelini nasıl aşabiliriz?
İnsan başkalarını çokça affetmeli ki Allah da onu affetsin. Nitekim hepimizin, gerek Allâh’a, gerekse kullarına karşı işlenmiş, affedilmeyi bekleyen pek çok hatâsı vardır.
Hazreti Mevlânâ Mesnevî'de başımıza gelen belalardan sebep hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemeyi ifade sadedinde şöyle bir örnek veriyor.
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, İslamofobiye karşı yapmamız gerekenleri anlatıyor.