Hayatta en zor şey îmânın bedelini tam olarak ödeyebilmektir. Zira bunun belli bir ölçüsü yoktur. Bu sebeple bütün imkânlarla Allah yolunda gayret göstermek gerekmektedir. Bir Müslüman, malından, canından ve sahip olduğu her türlü nîmetten fedâkarlıkta bulunmalıdır. Hizmet ve fedâkârlığın, kâmil bir îmânın en büyük alâmeti olduğunu bilmelidir.
Kâmil bir imanın ilk meyvesi, Yaratan’dan ötürü yaratılanlara gösterilen şefkat ve merhamettir. Şefkat ve merhametin en güzel tezâhürü de mahlûkâta hizmettir.
Tasavvuf, kâmil insan yetiştirme sanatıdır. Bu sebeple sabır ve sebâta en fazla ihtiyaç duyulan bir yoldur. Tahammülsüzlük, şikâyet ve bezginliğin başladığı yerde tasavvuf biter.
İçinde bulunduğumuz imtihan âleminde, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesi neticesinde süfliyattan kurtulup kemâle ermek ve ulvî mertebelere ulaşmak için mânevî eğitime girmek şarttır. Sohbet eden kişi de, işte bu mânevî eğitimle meşgul olan bir gönül mütehassısı, ruhlara ebedî hayat aşısı yapan bir gönül doktorudur.
Mesnevî’nin ilk onsekiz beyti, Mevlânâ’daki fikrî incelik, maharet ve mânâ enginliğini gösteren sırlar deryâsıdır. Onun için Mesnevî’nin bu giriş bölümü, beyit-beyit, kelime-kelime, hatta harf-harf açıklanmış ve nice zengin şerhler yapılmıştır.
Hazret-i Mevlânâ, Hak yolunda aşk ateşiyle yanan, susuzluğu devamlı şiddetlenen, kanmayan, her ân vuslat iştiyâkı ile çırpınan ve coşan, mest ve meclûb bir gönüldür.
Mevlânâ’nın eserlerinde geçen ney, aslında “insan-ı kâmil”i temsil etmektedir. Sazlıktaki bir kamışın ney hâline gelene kadar geçirdiği devreler, insanın olgunlaşmasını, yani “nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye” basamaklarını ifade eder.
Ahlâk; huylar, beşerî davranışlar demek. İnsanın yaratılıştan gelen veya sonradan eğitimle kazandığı ruh halleri demek. Güzel ahlâk ise, mezmûm olan huy ve davranışları terbiye ile izâle ederek övülenleri kuşanmak demek…
«Şems Mevlânâ’ya ne verdi? Ne öğretti?» sorularının cevabı esas mevzudur. Bu da Şems’in ona aklın esâretinden kurtulmanın yollarını öğretmesidir. Çünkü aklın hududu muayyendir. Arkası cinnettir. Gönlün hududu ise, sonsuzdur. Teskin noktası da «fenâ-fillah»tır.
Mûsâ Efendi Hazretleri, mânevî terbiyenin temeline Kur’ân ve Sünnet’i yerleştirmişti. Zira ona göre bu iki kaynağa dayanmayan terbiye sistemleri, insanı ıslah değil, ifsâd eder. Hattâ mânevî yolun varlık sebebi de, insanı bu iki kaynakla kâmil mânâda buluşturmaktan ibârettir.