Ashâb-ı kirâm, dinlerini muhafaza edebilmek ve Mekke müşriklerinin zulmünden kurtulmak için vatanlarını, evlâtlarını ve mallarını terk ederek uzak diyarlara hicret ettiler.
Hazreti Mevlânâ Mesnevî'de “Muhabbet, bulanık suları berraklaştırır. Gerçek muhabbet, ölü kalbleri diriltir; pâdişâhları bile kul-köle eyler!..” (c.2, 1530-1531) diyor. Mevlânâ’nın muhabbet için, “Bulanık suları berraklaştırır.” buyurması, aşk ve muhabbetin, insan hayatındaki feyizli neticelerine işarettir.
Secdeyle İslam dini kemale erer; cehaletten arınmakla, ahiretin farkına bu dünyada varılır. Secde, bize ahireti bu dünyada yaşatır.
Ramazân-ı şerîf, âdeta yoğunlaştırılmış bir mânevî tekâmül mektebi... Öyle ki; gönülleri zenginleştiren, kalplere seviye kazandıran; oruç, iftar, sahur, terâvih, mukābele, duâ-zikir, fitre-zekât, îtikâf, bin aydan hayırlı Kadir Gecesi ve bayram, bu mektebin temel dersleri... Bütün bu dersleri lâyıkıyla idrâk edip imtihanlarından yüksek not alabilmek ise, ilâhî af bayramına ererek ebedî kurtuluş berâtını alabilmenin en güzel yolu…
İnsanlık için bir iş yaparken yatırımını yaptığımız eksen kendi eksenimizdir. Bir fakiri ihya etmek kendimizi ihya etmektir. Bir hastaya yardım etmek kendimize yardım etmektir. Ümmet olarak bulunduğumuz her yerde bir kişi olsak da, gerçekte bir kişi değiliz; ümmetimizin parçasıyız. Orada bulunmamız ümmetimize yatırımdır.
Bizleri ilk başta, örneksiz ve tek bir hücremiz bile yokken var eden Allâh’ın gücü, biz ölüp gittikten, çürüyüp toz olduktan sonra da yaratmaya yeter. Gâfil insan ise hem dirilişi inkâr ediyor, hem de Allâh’ın yaratmasını...
Fetih süreci, tövbe ile başlayan, Hakka yönelişle devam eden, itaat ve takvâ ile başarıya ulaşan bir süreçtir. Rabbimiz, kendini arıtma ve arındırma ameliyesine soyunanların kurtuluşa ereceklerini ve fakat böyle bir yola girmeyip de nefsini kendi haline terkedenlerin ise kaybedeceklerini haber verir.
Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla büyük bir servete sahip olan Allah dostunun zengin Müslümanlara örnek olacak hizmetleri...
Allah dostlarının hepsi, gerek abdal, gerek evtâd ve gerek ricalu’l-ğayb olsun, her grup kendi yol arkadaşlarını tanırlar, birbirlerine mahrem olduklarını da bilirler. Ancak güvenilir olarak tabir edilen grup birbirinden gizlenir, ikisi bir yerde karşılaşsa ikisi de birbirini insanların avâmı zannedermiş.
Materyalist bakış açısıyla ve filozofik yaklaşımlarla kâinata depolanmış bilgileri okuyup anlayabilmek mümkün olsaydı, bizler şimdi geçmiş filozofların izinden hayranlıkla gidip huzur bulan insanlar olurduk. Yıllarca bu kadar akıl almaz hâdiseleri, cansız bir “tabiat ana” felsefesiyle ya da uyduruk, kasıtlı “evrim teorisi”yle okuduk da ne oldu? Mutlak hakikat değişti mi?