İbadetlerde ihmalkâr davranmak, insanı âhirette zor durumda bırakacağı gibi, aşırı heyecana kapılıp hırsla hareket etmek de bir müddet sonra yorgunluk, bıkkınlık ve yanlışlıklara sebep olabilir. O hâlde orta yolu tutmak ve devamlılığı esas almak gerekir.
İlim, irfan ve mânevî olgunluk neticesinde kula Rabbi tarafından lûtfedilen hikmet; söz, karar ve davranışlarda isâbet edebilme meziyetini de beraberinde getirir.
Kurʼân-ı Kerîm, kâinattaki bütün sır, hikmet ve hakîkatlerin kâmil bir manzûmesidir. Bütün gerçekler, onda birer nüve/öz hâlinde mevcuttur. O, mânâ derinliği nihâyetsiz bir kitaptır. Derinliğine inildikçe define çıkan kadîm ve bereketli bir toprak gibidir.
Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de kendisini en çok “Rahman” ve “Rahîm” sıfatlarıyla tanıtmaktadır. Sevgili Rasûlʼünü de “âlemlere rahmet” olarak gönderdiğini bildirmektedir. Dolayısıyla, ilâhî ve nebevî ahlâk ile ahlâklanan bir müʼminin; merhamet, şefkat ve bunların fiilî tezâhürü olan “infak, fedakârlık ve hizmet”ten uzak bir hayat yaşaması düşünülemez.
Peygamber Efendimiz, eldeki zamanın kıymetini bilip hayırda yarışmayı teşvik eder ve ashâbına tavsiyelerde bulunurdu.
Ölüm gelmeden evvel, fırsat eldeyken, bütün gayretimizle bol bol amel-i sâlih işlemeye çalışmalıyız.
Ömür, bir defaya mahsus olarak lûtfedilmiş, ne zaman biteceği meçhul, sınırlı bir sermayedir.
Firâset sahibi müʼminler, geride bıraktıkları sadaka-i câriyelerle, vefatlarından sonra bile amel defterlerinin açık kalmasına gayret ederler.
Makbul bir kulluk hayatı için îmandan ihsâna yolculuk zarurîdir.
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri halk içinde Hakk'a kulluk düstûrunu, “halvet der-encümen” yani “halk içinde Hak ile olmak” şeklinde hülâsa etmiştir. Diğer bir ifâdeyle “kesrette vahdet”, yani kalabalıklar arasında ve hayatın binbir telâşı içindeyken bile kalbin Allah ile beraber olması, mü’minin ömrü boyunca riâyet etmesi gereken bir kulluk edebidir.