Asr-ı Saâdet, en ideal zamandır. İslâm tarihinin, dâimâ hasret ve hayranlıkla yâd edilecek en müstesnâ dönemidir. İnsanlığı zulmetten nûra çıkaran İslâm’ın eşsiz güzelliklerini, bilhassa incelik ve zarâfetini yakından tanıyabilmek, ancak Asr-ı Saâdet’in gönül iklîmine girebilmekle mümkündür.
Medîne’de kurulan ve yaklaşık dört yüz âileden müteşekkil küçük İslâmî site devletinin hudutları, on senede Irak’a ve Filistin’e ulaştı.
Sahâbî, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den ne almıştı?
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) insanlığa getirdiği ilâhî ahlâk ile câhiliye toplumunu, çok kısa bir sürede insanlık tarihinin hâlâ gıpta ettiği “sahâbe” hüviyetine getirdi. Bu yüzden asr-ı saadet insanı onun en büyük mucizesiydi.
Câhiliye döneminde insanlık koyu bir karanlığa gömülmüştü. Cehâlet katranlaşmış, sapıklık ve azgınlık çıldırmış, fitne ve fesat hortlamış, kan dâvâları sebebiyle çöller âdeta kan gölüne dönmüştü.
Îmânın en büyük meyvesi merhamet, onun neticesi ise “hizmet”tir. Merhamet etmek/acıyabilmek, Allâh’ın büyük bir lûtfudur. Zira yalnızca acıyabilen insan için, kalp, iz’ân ve vicdandan söz edilebilir.
Bir müʼminin, muhtaca infâk edecek hiçbir imkânı yoksa, en azından onu tesellî etmelidir. Zira Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede "قَوْلاً مَيْسُوراً" buyuruyor. Yani hiçbir şey veremiyorsan, hiç olmazsa tatlı bir dille, gönül alacak, tesellî edecek birkaç söz söylemeyi emrediyor. (Bkz. el-İsrâ, 28)
Asr-ı Saâdet toplumunun en mühim husûsiyeti, akraba ve kabile asabiyetinin kaldırılıp yerine din kardeşliği şuurunun ikâme edilmesi ve toplumda muazzam bir birlik ve beraberlik hâlinin yaşanmasıdır. Bu beraberlik hâlinin günlük hayattaki en bâriz tezâhürü ise cemaatle kılınan namazlardır.