İçimizde farklı sesler dolaşır; aklın sesi, nefsin sesi, şeytanın fısıltısı, vicdanın sesi ve gönlün sesi gibi. Çoğu zaman bu iç gürültü, insanı huzursuz eder, kararsız bırakır ve hatta strese sokar. İstişâre, doğruyu bulma noktasında önemli bir yardımdır. Ancak burada da ehliyle istişâre son derece mühimdir. Fakat öyle zaman olur ki, istişâre de gönlü dindirmeye yetmez. İşte o zaman bir şey daha yapılmalı, gönlün sesini duymaya çalışmalıdır.
Tarih boyunca zaman zaman zahirî ilim erbâbı ile gönül terbiyecileri olan irfân ehli arasında bazı konularda anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. Ancak tasavvufî terbiyede kemâl noktasına ermiş gerçek ârifler ile ilmin hakikatine vâkıf olmuş hakiki âlimler arasında bir çekişme olmamıştır. Çekişme ve didişmeler çoğu kez kendini âlim zanneden câhillerle, kendini sûfî zanneden kaba softalar arasında olmuştur.
Gençleri hizmetin içine sokmak ve onları hizmette sebatkâr kılmak, yaptıklarını görmek ve takdir etmekle olur. “Yapıyorsa kendine yapıyor” anlayışı ile onlara ilgisiz kalmak, hayrı da çoğaltmaz, adam da yetiştirmez. Özellikle öncülere düşen vazife, her müspet hareketi takdir etmek ve büyütmek olmalıdır. Bazen sadece “tebrik ve teşekkür” bile büyük katkıdır. Mâhir hocanın yaptığı ise artık tam bir ustalıktır.
İnsanı iknâ ile ve empatik bir yaklaşımla terbiye etmek, hem fıtrî, hem insânî, hem de medenî bir terbiye yoludur. Muhatabı daha dinlemeden ve konuşturmadan, kızarak, bağırarak hatta ayıplayarak kötülükten alıkoymaya çalışmak, onu kötülüğün kucağına itmektir. Kaba kuvvete başvurmak, çoğu zaman fikrî ve duygu zafiyetinden ileri gelir. İnsanın duyguları bazen aklını örtebilir. Ona yardımcı olup aklının hâkimiyetine vesile olabilmelidir.
Terbiyenin kişiye göre değişen sayısız yolları vardır. Birisi de ve belki en güzeli de muhatabı şoke edecek bir davranış güzelliği ile onun vicdanının sesini duymasına vesile olabilmektir. Ancak kimileri vicdanını o kadar kapatmıştır ki, bu sesi duyması imkânsız gibidir. Böylelerine ceza neyi gerektiriyorsa verilmek durumundadır. Bazen suçluya merhamet, daha büyük günahların ve zulümlerin teşvikine dönüşür. Mü’min, firâsetiyle kime nasıl davranılması gerekeceğini sezebilecek bir gönül kıvamına erişmelidir. Bunun da yolu takvâyı[2] artırmaktır.
Allah’ın kuluna lütfettiği ömrün, hizmetle birlikte devam ederek “Hizmet ömrü”ne dönüşmesi, Hakk’ın kuluna ne büyük bir lütfudur. Nefes alıp verdikçe, dîn-i mübîni İslâm’a ve tüm mahlûkâta hizmet edebilme düşünce ve gayreti, ne ulvî bir ufuk ve ne bereketli bir niyettir. Böylelerinin ecirleri, ömürleri kadar değil, kıyâmete kadardır. Zira hizmetten emekli olmayı düşünmediklerinden, nihâyetsiz niyetleri, nihâyetsiz ecre vesile olmuştur.
Muhammed İkbal, seherlerde geçirdiği o lâhutî saatlere pek çok kıymet verirdi. Ona göre seherlerde kalbe doğan feyiz ve ilham, her ilim, fikir ve sanat adamının kalbi, ruhu ve hayatı demektir.
Merhamet, bütün büyüklerin müşterek vasfıdır. Rahmân ve Rahîm olan Mevlâya kurbiyyetin (yakınlığın) derecesi, gönüldeki merhametle doğru orantılıdır. Nitekim Habibullah olan Peygamberimizin cihanşümul vasfı “rahmetenlilâlemîn” (bütün âlemlere rahmet) oluşudur. Öyleyse merhametimiz kadar insanız.
Hak dostlarının gönül dergâhı bir şifâhânedir. Mânen yaralanan, bir felâkete sürüklenen nice kimseler, onların şefkat ellerinde yeniden hayat bulurlar.
“Tartışmanın galibi yoktur” denilir. Özellikle hakikatin ortaya çıkması ya da hâkim olmasından ziyade, kişilerin galibiyetinin hedeflendiği münazara ortamları, nefislerin meydan savaşına döner ki, kazananı da kaybedeni de zarar görür. İşte İmâm-ı Azam hazretlerinin dikkat çektiği incelik buradadır. Özleri henüz olgunlaşmamış kimselerin özellikle iman-küfür meseleleri üzerinde tartışmaları tehlikeli sonuçlara götürebilir.